Fikriye Şakrakses / Ayşe operetinin bilhassa büyük hâtıra taşıyan tarafı, benim için yapılmış olması

0

Fikriye Şakrakses, 1930’larda ilk Türk operetlerinin yıldızıydı. Muhlis Sabahattin’in kendisine ithaf ettiği eserlerle hafızalara kazınmıştı. Türkiye’de sesi plağa kaydedilen ilk sanatçıydı. 20 yıl içinde neredeyse unutuldu. İstanbul’un Moda semtinde varlıklı bir ailede başlayan hayatı trajediye dönüştü. 1952’de, 49 yaşındayken kapısını çalan gazeteciye “Yarınımın kıymetini bilmediğim için unutuldum” diyor.

Bugünün üç, dört sanatkarının şöhretini bir araya toplayın. İşte ancak o zamanın Fikriye Şakrakses’ine eşit olabilir. Bu hükmü, 1910’dan önce doğan, Türk müziğine aşina herkesin onu hatırlarken; “Ah!” çektiğini çok gördüğüm için çıkarıyorum.
Onu yakından tanıyanlardan, inanılmaz şöhretini öyle dinledim ki…
Bir kaç sene içinde, o zamanın, 60 bin lirasını (bugünün tahminen, 400 – 500 bin lirası) kazanıp, o parayı olduğu gibi, arkadaşları ve zevki uğruna yiyen bir kadındır. Bulunduğu meclislerin çoğu göz kamaştırıcıdır. Hayatı, aşk maceralarıyla dolu olan bu ses sanatkarı, uzun yıllar geçtiği hâlde, şöhretini hâlâ devam ettirmekte. Onun bir aşk macerası uğruna adadaki villasını nasıl hiçe saydığını, bir dost hatırı için, mühim bir yekûn teşkil eden parasını nasıl harcadığını bilir misiniz?
Bugün, o şöhretli ses sanatkârından, ne o serveti ne o saltanatlı çağını ne de bahar âlemlerine benzeyen göz kamaştırıcı hayatından eser kalmıştır. Fakat, hemen, şunu söyleyeyim ki, ömrünün ilk baharını çok gerilerde bırakan Fikriye Şakrakses bugün bülbül sesini hâlâ muhafaza etmekte. Zaman geçer, yıllar gider, insanın çağı, bir saltanat devri gibi, belki de çöker. Fakat onun ilahi sesi, onu sevenlerin kulaklarında daima yaşayacaktır. Çoksesli musikiyi memleketin her köşesine götürmek için içindeki sanat ateşinden bitmez bir iman alan rahmetli Muhlis Sabahattin operetlerinin hemen hepsinde Fikriye Şakrakses’e en önemli rolü ayırır, turneye onsuz çıkmazdı. Bilhassa, meşhur “Ayşe” operetini, Fikriye’siz sahneye koymazdı.

Fransızlar benimle yakından ilgilenmişti

Onu, köklü bir ailenin girişimiyle tanıdım. Sanatkarı evinde ziyaretle, bugünün, bütün ses sanatkarlarına nasihat dolu sözleriyle, hayatını da anlatarak, onlara ve bizlere çok şeyler öğreteceğime inandım… Şimdi, onu dinleyelim:
— Yakın aile dostumuz merhum Muhlis Sabahattin bana sık sık şarkılar okutur “bu çocuğun sesi güzel olacak” derdi. O zaman altı yaşındaydım. Aradan birkaç yıl geçmişti. Çocuk şarkıları, talebe derslerine intikal etmişti. Musiki ile meşguliyetim, bu tarihten başlar.
Sahne hayatına ne zaman atıldınız?
— O zaman eşim olan Vedat Örfi Bengü’nün “Kont dö Lüksemburg” ve “Balo Kaçakçıları” operetleriyle sahne hayatına atıldım. Hocam Muhlis Sabahattin, sahnedeki başarımı görünce benimle daha fazla meşgul olmağa başladı. Bu sırada, memleketimize bir Fransız heyeti gelmişti. Onlara bir kaç temsil vermiştik. O zaman, Fransızlar, benimle çok yakından ilgilendi… Bundan sonra, hocamın, iki, eserini plâğa okumuştum. “Gel okşa beni” ve “Titriyorken Dudaklarımda Adın”… İşte bu iki eser, sanat hayatımda yeni bir merhale oldu. Kısa zaman sonra, Sahibinin Sesi baş kadın solist olarak benimle anlaşma imzaladı. Hem sahne hem de ses sanatkârlığına böylece atılmıştım.
Şimdiye kadar kaç plâk okudunuz?
– Saymadım ama bir hayli. Bunların çoğu operet.

Muhlis Sabahattin pastoral güzelliklere meraklıydı

En çok hangi operetleri seviyorsunuz?
— Hocamın bütün operetlerini severim. En fazla sevdiğim “Ayşe”. O, üç bakımdan tam bir eser. Ayşe operetinin bilhassa büyük hâtıra taşıyan tarafı, benim için yapılmış olması. Rahmetli hocam, Muhlis Sabahattin bana, kâh Fikriye, kâh Ayşe derdi… Muhlis Sabahattin, Ayşe, Fatma, Çoban Kızı gibi isimlere bayılırdı. Bu isimler, bütün pastoral güzellikleriyle hocanın gönlünü almıştı. Onun için, bana bu ismi vermişti. Ve böyle bir operet yapacağını sık sık söylerdi.
Sizce eser mi halka inmeli, halk mı eserin seviyesine yükselmeli?
— Kanaatimce, hakiki bir eser, böyle bir dâva gütmez. Ve böyle bir dâvet beklemez. Meselâ, halk arasından çıkmış öyle melodiler var ki, her sınıftan dinleyiciyi asırlarca peşine takmış ve takacak.
Bir misâl verir misiniz?
Sevimli sanatkâr, gülerek:
— Meselâ, dedi. Size oyun havalarından iki misâl vereyim. Harman dalı ve Tava Zeybeği… Bunlar, bir iki kupleye sığdırılmış ölmez melodiler.
Sonra, esprili bir tavırla:
— Atom enerjisi gibi, dedi.
Türk klâsiklerinden hangi eserleri seversiniz?
— Hamamizade İsmail Dede Efendi, Üçüncü Selim, Sadullah Ağa, Mustafa Çavuş’un eserlerini çok severim… Üçüncü Selim’in “Âbutâbiyle bu şeb haneme cânan geliyor” hicaz hümayunu ile Dede Efendi’nin Millî Segâh bestesini çok severim.
İster misiniz size biraz piyano çalayım mı, dedi.
– Lütfedersiniz, dedim. Fikriye Şakrakses, meğer piyanoda da üstatmış.
Önce, “Ayşe”den bir parça rica ettim. Çok seri olarak parmakları tuşlarda dolaştı ve “Ayşe”den çok güzel bir parça okudu.
Hacı Arif Bey’in Milli Segâh peşrevinin son hanesini üstatkâne bir tarzda çaldıktan sonra, o davudi tatlı sesiyle, sık sık radyoda dinlediğimiz ”Yar misâlini” diye başlayan besteye girdi.

Muhlis Sabahatin çalıştığı herkeste nizam, intizam, ölçü arardı

Şâşaalı günlerini anlatırken, gözlerinin dolduğunu, hâttâ ağlamak ihtiyacını hissettiğini anlıyordum. Kahvelerimizi içerken, o yine çok sevdiği hocası Muhlis Sabahattin’den bahsetmeye başladı.
— Hocam çok titiz tabiatta yaratılmış, fakat o nispette iyi kalpli bir insandı. En çok, ölçüsüzlüğe, alâkasızlığa sinirlenirdi. Yanında çalıştığı baş artistten, figüranına kadar, herkesten intizam, nizam, ölçü arar, çok defa bunu göremediği için “mahvoldum monşer!..” diye etrafındakilere dert yanardı. Herkesten ölçü arayan, nizam bekleyen zavallı hocam! O ölçüyü, kendi hayatında biraz olsun, görememiştir. Hayatı, o kadar dağınık ve perişan geçmiştir ki, bilhassa sevgili kızı öldükten sonra, o yarım bir insan olarak yaşamaya başlamıştı. Zaten, bunu, o da pekiyi hissetmiş, kendi yarım hayatına, kızını da ortak etmiştir.
Onu, her zaman “Bitmemiş senfonim” diye ağlayarak yâd ederdi. Hassas baba, buna ne kadar tahammül edebilirdi. Biliyorsunuz ki, o da aynı dertten çöküp gitti ve sevgili “Bitmemiş senfoni”sine ebediyen kavuştu.
Fikriye, bunları söylerken gözleri yaşarmış, sesi kısılmıştı. Başka mevzular bulmak lâzımdı.
Hayatınızda, çok sevinç duyduğunuz bir hâtıranızı anlatır mısınız?
Dolan gözleriyle gülmeye çalıştı. Şöyle anlattı:
— Rahmetli Atatürk’ün huzurunda ”Ayşe” operetini oynadığımız gece, en çok neşelendiğim, unutulmaz bir gün olmuştur. O zamanlar, Süreyya Paşa’nın delâletiyle, hocamın idaresinde Süreyya Opereti teşekkül etmişti. Muvaffakiyetli temsilleriyle, her tarafta takdir ediliyordu. Bir gün, Muhlis Sabahattin, sevinçli ve heyecanlı bir hâlde geldi:
— Gazi hazretleri, Dolmabahçe’de, yarın akşam bizden “Ayşe”yi istiyor. Ona göre hazırlanın, dedi…
O gece duyduğum heyecanı hiç unutamayacağım. Ayşe’yi, ben oynuyordum. Yani, başrol bendeydi… Bilhassa:
Gel okşa beni,
Hep sev sen Ayşeni…
Mısralarını okurken, göz ucu ile Atatürk’e baktım. Fakat heyecandan az daha şaşıracaktım. Temsil bittikten sonra, Atatürk, şahadet parmaklarıyla beni işaret ederek:
—- Ayşe; gel bakalım buraya…
İltifat ettiler. İşte, sanat hayatımda, parlak bir hâtıra olarak daima yaşayacak en sevinç duyduğum an!.. Bir sürü muvaffakiyetlerle dolu temsil hayatımızdan sonra, bir müddet sahneden ve sanattan uzak yaşadım. Geçen yılların yorgunluğunu giderdim, başımı dinlendirdim… Çok yorulmuş bir insan için, inziva öyle güzel şeymiş ki!..
Konuşmalarımız, yaş bahsine gelmişti. Kapalı şekilde. Fikriye Şakrakses’e yaşını sordum, Atatürk’ten dinlediği hikâyeyi nakletti:
— Yalova’da, bir konser veriliyordu. Ben de iştirak ediyordum. O zamanlar, saz olarak, Demir Ali, İsmail Şençalar, Bigalı Hafız Mehmet iştirak ediyordu. Konserden evvel Atatürk’ün huzurunda, Ata’nın bir arkadaşı, bana yaşımı sordu. Ben, tam söyleyecektim. Atatürk, bana:
— Kadın göründüğü gibidir. Göründüğü yaşı yaşar, öyle değil mi?
Dedi.
Siz o zaman, yaşınızı söylemediniz mi?
Fikriye gülerek:
— Atatürk, öyle güzel konuşur da, ben yaşımı nasıl söylerdim?
Cevabını verdi.

Bizim zamanımızda sahneye çıkmak ve tutunmak zordu

Fikriye Şakrakses’e suallerimi sormaya devam ediyorum:
Konuşmalarımız bugünün genç seslerine gelmişti.
– Hepsini bilhassa radyodan yakinen takip ediyorum. İçlerinde güzel sesliler çok var. Bizim zamanımızda sahneye çıkıp okumak ve tutunmak bir hâdiseydi. Bu gün de bazı noktalardan öyledir. Yalnız bugün, her tarafta, genç istidatlara sayısız fırsat kolları var. Ses sanatkârlığını meslek bilenlere yegâne tavsiyem, her bakımdan kendilerini satmasını bilsinler. Sahne ve radyo dışında çok az gezinen bir kişiye bağlanan, daima sükûtu tercih eden, çok dinleyip az konuşma siyasetini güden, boş vakitlerinde kendisini musikiye tamamen veren ve daima “Bir şey bildiğim varsa o dâ hiç bir şey bilmediğimdir!” sözünü aklından çıkarmayan, kazandığı paranın ufak bir kısmını bir köşeye atıp onu unutan genç bir sesin sahibine bu yolda her zaman için muvaffakiyet vardır.
Benim hayatım onlara, her bakımdan bir örnek. Seneler evvel kazandığım binlerce lirayı su içer gibi harcadım. Yarını hiç düşünmedim… Şimdi benim en büyük kazancım sadece beni cidden seven birkaç dostun candan samimiyeti. Eğer onlar da olmasaydı, ben ciddi söylüyorum, bir “hiç”tim. Soframda oturup karnını doyuran, günlerce, aylarca cebine harçlığını verip, tamamen kardeşçe hislerle bağlı olduğum nice insanlar var ki, bugün inanılmaz birer mevki sahibi oldular. Eğer bunlardan biri, bir gün evime ziyarete gelse, dünyalar benim olur. O şaşaalı günlerimi yaşıyorum zannederim. “İnsanlar nankördür!” derler. Ekseri bu söze hak veriyorum.
Ben yarınımın kıymetini bilmediğim için unutuldum. Bu şöhret yolunda yürüyenlere yukarıdaki cümlem kulaklarına daima küpe olsun. Evet bugün benim mazimin sayısız yapraklan ile bir kadeh rakı en iyi arkadaşımdır. Teselli olmak ne güzel şeydir. Hele kendi kendisine teselli…. İnsan, ister istemez mâzinin kucaklarına gidiyor ve bol bol tebessüm ettiriyor. İşte o an bu tebessümün en iyi arkadaşı bir kadeh rakı oluyor. Bilseniz bu dakikalar gözümün önünden neler geçmiyor. Bazen o anda kendime “Aptal!” deyip uyandığım da oluyor. İşte bunu kendinize hiç bir zaman söyletmemek için bu yazımı tekrar okumanızı rica edeceğim.
Fikriye Şakrakses, bu sırada bir kadeh rakı istedi. İçerken gözleri mâzinin uçsuz bucaksız enginlerine daldı. Bizim orada olduğumuzu unutmuştu sanki. Dedi ki;
— Cidden aptalmışım. Onun vicdanen azabını çekmesem bu dünyanın en mesut insanlarından biri olurdum. Ne çare ki aklım şimdi başıma geldi. Eğer bu satırları okuyan her hangi bir genç sesin sahibi, hakiki bir hayatı biraz olsun anlayıp tavsiye ettiğim yolda yürürse ben o kazancımla gözlerimi kapıya bilirim.
(Zeki Tükel / 1 Kasım 1952 / Radyo Haftası / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

Linkler

Fikriye Şakrakses’in biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!