Hrant Kenkülyan / Ne piyano ne de cümbüş udun yerini tutabilir

0

“Gel Nazlı Güzel”, “Hastayım Yaşıyorum” gibi şarkıların bestecisi udi Hrant Kenkülyan 1978’de, 77 yaşında hayata veda etmişti. 1940’ların ikinci yarısında, genç erkek sesleri müziğe kavuşturmak amacıyla koro kuran Udi Hrant “üç şarkı öğrenip kendisini sahneye atanlar”a dikkat çekiyor, “Niyetim alaturka şarkıları kadınların tekelinden kurtarmak” diyor.

Gözleri kapalı doğmuş… Bir çaresi bulunamadığı için de 45 yıldır görmüyor…
Görmeyenin renk bilmesine imkan var mı? Fakat o kapıya çağırdığı seyyar sebzecinin küfesine elini daldırarak domatesin yeşilini bir tarafa, kırmızılarını da terazinin kefesine pek ala ayırabiliyormuş!..
Yeşil domatesi sertliğinden anladığını kabul edelim. Ya patlıcanın moru ile kırçılını nasıl ayırıyor?
Bu soruya şu Udi Hrant’tan şu cevabı alıyorum:
“Anadan doğma ama olduğum için renk diye bir şey bilmem. Fakat domatesin evvela yeşil, sonra da olgunlaşarak kırmızılaştığını öğrenmişimdir. Patlıcanda da yine bu esasa göre hareket ederim. Kırçıl patlıcan çekirdeklidir. Morları ve düzgünleri ise iyileridir. Patlıcan, domates, hatta elma, armut gibi şeylerde hep parmaklarımın hassasiyetinden istifade ederim. Bu hassasiyet binde bir insanı aldatırsa da binde 999 başarının yanında kaybolup gider.”

Adım hesabı mı, asla

Ayaküstü sohbete daldığım anadan doğma görme engelli udi, Hrant Emre…
“Yetiştirdiğim 30 kadar gence verdireceğim konserin provası için şimdi Beler Oteli’ne gidiyorum. Buyrun, siz de görmüş olursunuz…”
Koluna girmek istedim.
“Zahmet etmeyin” dedi. “Yolumu bilirim…”
Yanında yürüyorum. En kalabalık yerlerde bile tek kişiye çarpmadan, görenlerden daha güzel yürüyor. Otelin kapısına geldiğimizde beni o uyarıyor…
“Geldik… Otel burası…”
“Burası değil, biraz daha yukarıda” diyerek şaşırtmaya çalıştığımda gülerek soruyor:
“Siz kapıyı daha ileride mi görüyorsunuz yoksa?”
“Hayır” dedim. “O kadar uzakta görmüyorum. Fakat siz otelin kapısı önünde olduğumuzda ısrar mı ediyorsunuz?”
“Ona ne şüphe?”
Adım sayarak mı buluyorsunuz mesafeleri?
-Öyle düşünenler ve iddia edenler pek çok. Fakat adımla yolu hesaplamak kolay şey mi ki? Mesela evden çıktım. 485 adım sonra otele gideceğim. Yolda her hangi bir tanıdık beni lafa tuttu diyelim. Acaba kaçıncı adımdaydım? Yolda bu gibi hal birkaç defa olsa hesabın içinden çıkılır mı: Kaçıncı adımda kalmıştım? Birçok anadan doğma veya sonradan görme özürlüler dahi adım hesabında ısrar eder. Fakat bu, katiyen doğru değil. Apaçık palavra…
Peki o zaman gerçeği söyleyin de öğrenelim…
Vaat etti: Konser provasından sonra anlatırım…

Alaturkaya hizmet

Bay Hrant şarkı okumaya meraklı gençlerin başvurusunu memnuniyetle karşılıyor ve o gençleri yetiştirmeye çalışıyor.
“Maksadım” diyor, “sesleri güzel gençlerin alaturka tarzı okumak sahasındaki istifadelerini geliştirmek. Dolayısıyla da alaturka şarkı okumayı kadınların tekelinden kurtarmak.”
Konsere hazırladığı 30 hevesli gencin provalarında bulundum. Hrant’ın uduna refakat eden delikanlılar, Zekai ve İsmail Dede’lerin, Hacı Arif Bey’in, Bilmen Şen’in ve daha bazı meşhur bestekarlarla kendisinin bestelediği şarkıları bir ağızdan okudular. 30 gençten dinleyenler üzerindeki müsbet tesiri inkar edilemez.
Provadan sonra öğrenmek istedim…
Kadın şarkıcılardan kimleri beğenirsiniz?
Darıltmamak için isim saymıyor ve hepsinin bir çiçek olduğunu söylüyor:
“Nasıl her çiçeğin ayrı bir kokusu varsa, her kadın okuyucunun da kendine göre sevilen bir usulü ve ses güzelliği var. Fakat bu arada üç şarkı belleyen kadınlardan şarkıcılığa atılanları da görmüyor değiliz…”

Ut gidiyor

Alaturkada pek sevilmiş olan udun enstrümanlar arasından kaybolmaya yüz tuttuğunu, hatta kaybolduğunu işaret ediyor Bay Hrant…
“Piyano ile cümbüşün ut yerini tuttuğunu iddia edenler pek çok. Fakat işin aslı hiç de böyle değil. Uttan anlayanlar onun yerini tutacak hiçbir müzik aleti olmadığında hemfikir…”
Ut çalmaya nasıl heves ettiğini, nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
“Muhacir olarak Konya’ya gelmiştik. O zaman 13 yaşındaydım. Üç sene sonra Adapazarı’na geçtik. Elde avuçta para kalmayınca, ut öğrenip para kazanmaktan başka çare olmadığını anladık. Dostlardan beşer, onar kuruş toplayarak 150 kuruşa bir ut satın aldık. Hem öyle bir ut ku duvara vursanız kırılmaz… Odundan yapılmış bir ut. İşte 32 senem hep ut başında geçti. Tanınmış bir çok udiden ders aldım. Benim için yapacak başka hiçbir iş olmadığından uda önem verdim ve yetiştim…”
Yetiştirmeye çalıştığı gençler arasından yine iki gözü görmeyen delikanlıyı işaret ederek konuşmasını sürdürüyor:
“İşte bu Ermeni gencini de kilisede buldum. Sesi gayet güzeldi. Ona ut öğrettim. Başarılı olduğunu söyleyebilirim…”

Göz yerine kulak

Salonun bir köşesinde oturmuş karşılıklı konuşuyorduk. Bay Hrant bir aralık sol elini kapıya doğru uzatarak: “Eşim geldi” dedi..
O tarafa doğru baktım. Hayli uzaktaki kapıdan hakikaten orta boylu, şişmanca, iki omuzundan iki arjante sarkan şık bir hanım bize doğru yürüyor. “Peki, benimle konuşurken eşinizin geldiğini nasıl anladınız” dedim.
“Kulaklarımı kapayıp salıverseniz olduğum yerde mıhlanıp kalırım. Bizde gören kulaklardır. Karımı, konuşmasa dahi nefes alışından tanırım. Hele ayak sesinden haydi haydi. Bu arada az evvel vadettiğim konu üzerindeki açıklamamı da yapmış olayım. Anadan doğma görme engellilerin yolda adım hesaplamaları hakkındaki iddialar hakikaten uydurmadır. Bizim gibilerde kulak çok hassa olur. Köşe başı boşluklarını, açık kapıyı, kulaktan anlarız. Hatta yürürken bir ağaç gövdesi veya telefon, telgraf direği ile karşılaşacağımızı da ona üç dört adım kala kulaktan anlarız. Bu gibi şeyler kulakta hafif bir etki yapar ve kendimizi ona göre idare ederiz.
Kaç senelik evlisiniz?
“Aşağı yukarı dokuz sene oldu…”
Bay Hrant’ın evlenmesi dokuz sene birbirini bekleyen çiftin aşk evliliği. Hayli enteresan bulduğum konu bu evlilik vesilesiyle görme arzusunun artmaması. Soruyorum: Bir kulağınız kesildiğinde gözleriniz görecek, denilse razı olur musunuz?
“Katiyen… Bir parmağımı bile vermem… Gözlerimi sonradan kaybetseydim böyle bir fedakarlığı göze alırdım. Çünkü bir kez doğanın güzelliğini gören kişi bundan vazgeçemez. Oysa hiç görmeyenin durumu farklı. Ne renk biliyorum ne deniz, dağ, akarsu, orman. Mehtap ve güneşe bile yabancıyım. 45 senelik hayatım böyle geçti. Bir mucizeyle sabah gözlerim açık uyanmazsam hayatımın geri kalanı da böyle geçecek.”
Böyle bir umut besliyorsunuz değil mi?
-Ümitsiz insan olur mu ki? Tabii boş bir ümit. Fakat bizim gibiler her an mucizenin kapılarını çalacağını umarlar. Bazen düşünürüm, aniden gözlerim açılsa… Bunca yıl sonra hayata uyum sağlayabilir miyim?”
Udi Hrant haklıydı. 50 yaşlarında anadan doğma sağır bir tanıdığım var. Birkaç yıl önce bir kulaklık takıldı, şimdi duyacaksınız, dediler. Fakat sağır adam kulaklığı çıkarıp fırlattı. “İstemem, duyduğum gürültü tahammül edilir gibi değil…”
Belki anadan doğma görme engelli ama sağırın duymaya tahammül edememesi gibi Udi Hrant da her şeyi en ince ayrıntısına varana dek görmeye dayanamayabilirdi.

Ve eşi geliyor

Sobanın yanındaki kanepede oturuyor, bir yandan da kravatını bağlamaya çalışıyordu. Kolalı yakasında kravatının çıkardığı hışırtı ve konuşmamız arasında eşinin gelişini duymuştu… Bu arada bize “Yeni bestelediğim, şimdiye kadar evin dışında okumadığım şarkımı sunmak istiyorum” dedi.
Udunu kucağına aldı… Taksimden sonra okumaya başladı…

İlk karşılaşma

Dokuz yıllık eşiyle ilk karşılaşmasını anlattı daha sonra:
“Ben anlatayım da aşk mıdır, sadece evlilik midir, siz karar verin. Arnavutköy’de bir evde ut dersi vermeye gidiyordum. Karımla ilk kez orada karşılaştım ve sevdim… “
Görmeden sevmek nasıl oluyor?
“Ses ve konuşma güzelliği onu sevmeme yeterli geldi. Evlilik teklif ettim. Annesine danışmadan cevap veremeyeceğini söyledi. Sonra da “Annem razı olmuyor” dedi. İşte bundan sonra tam dokuz yıl birbirimizi bekledik.
Arada başka biriyle evlenmeyi düşünmediniz mi?
-Ne yalan söyleyeyim, seneler geçtikçe umudum kırıldı. Zaman zaman düştüğüm bu umutsuzluk içinde bazı kapıları çaldım. Fakat ne çaldığım her kapıdan beni aldılar ne de kendi kendine açılan kapılardan ben girdim. İş biraz ciddiye varır gibi oldu mu hemen aklıma şimdiki karım gelir ve vazgeçerdim.”

9 sene sonra evlenebildik

Eşi bir yandan ev işleriyle uğraşırken odamıza geliyor ve bizi dinliyor, anlatılanları onaylıyordu… Bay Hrant devam etti.
“Teklifime red cevabı verildikten dokuz sene sonra bir gün Arnavutköy’de durakta tramvay bekliyordum. Yanında annesiyle onun sesini duydum. Selamlaştık. Biraz yürüyüş yaparak bir yerde oturmamızı teklif ettim. Kabul ettiler. Kahvemizi içerken teklifimi yineledim. Bir süre sessiz kaldılar. “Kısmet böyleymiş, hay hay” cevabı verildi. İşte o gün bugündür hayatımın en mesut dönemini yaşıyorum.
Bu evliliğin oluşumundan anlaşılıyor ki ilk günkü kıvılcım dokuz senede ikisinin de içinde sönmemiş. Büyük bir özveride bulunan eşi “Aşkın türlü tezahürleri vardır” diyor. “Benim eşime olan aşkım özverilerden doğdu. İkimiz de hayatımızdan memnunuz. Onun gözlerinin görmemesi benim için eksiklik değil.”
Peki Udi Hrant eşinin tipini, saçının rengini görmek istemez mi?
“Asla… İçimde böyle bir arzunun canlandığını hissetmedim. Sarı olmuş, siyah olmuş bana ne? Her iki rengi de bilmiyorum ki… Onun hoşuma giden, her zaman gördüğüm tarafı kalbi. Altın gibi tertemiz kalbi…”
Eşi söze giriyor…
“Hrant çok iyi bir insan. Zaten iki tarafın iyiliği değil midir bizleri hayatımızdan memnun kılan?”
Oradan ayrılırken düşünüyorum: Bay Hrant etrafında pervane gibi dönen eşini, duvarlarını süsleyen fotoğraflarını görmek istemez mi hiç? Fakat o bunları değil sadece bir şey görüyor: Karısının altın gibi kalbini… Bu da ona yetiyor.
(Cemalettin Bildik / 22 Şubat 1947 / Akşam gazetesi / Arşiv çalışması: Serhan Yedig)

Kanuni Artaki’nin desteğiyle Sahibinin Sesi
firması için yaptığı kayıtlar şöhreti getirdi

1938 yılında Sahibinin Sesi plak firması, solistlerinden Udi Hrant’ın 20. sanat yılı nedeniyle bir kitapçık yayımladı. İşte Hrant Kenkülyan’ın “sanat intisabının (sanata girmesinin) 20’inci senei devriyesi (yıldönümü) münasebeti (nedeni) ile tercümei hali…”

Memlekete tanıtmak istediğimiz Udi Hrant Kenkülyan, 1901 senesinde, Adapazarı’nda doğmuştur. Sıhhatı (sağlığı) yerinde ve her uzvu (organı) tam olarak dünyaya gelen bu çocuk birkaç gün sonra hastalığın gaddar pençesine düşerek iki gözünü birden kaybetti ve dünyayı tanıyamamak talihsizliğine düştü.
Müşfük (şefkatli, sevecen) bir ana ve babanın yedi ihtimamında (özenli bakımında) büyüyen küçük Hrant 6-7 yaşındayken ana mektebine verildi. Okumakta fevkalâde (olağanüstü) bir zekâ ve istidad (yetenek) gösteren Hrant bütün dersleri ezberleyerek ana mektebini bitirdi ve aynı kudret ve kabiliyetle üç sene içinde ilk mektebi de birincilikle ikmal etti (tamamladı).
Malüliyetine (maluliyet – sakatlığına) rağmen pek mesud (mutlu) geçen bir sabavet (çocukluk) hayatından sonra talih ve kader küçük Hrant’ı birdenbire Konya’ya attı ve onu müthiş bir sefaletin (yoksulluk sıkıntısının) pençesine düşürdü. Tam üç sene bin bir zahmet ve meşakkat (güçlük) içinde inim inim inleyen bu küçük malülün bir tek istinadgâh (dayanak) ve yarı canı vardı Bandırmalı Karabet. İşte bu felâketzede (felâkete uğramış kimse) arkadaşı bir ud tedarik edüp (sağlayıp) ders almağa başlamıştı. Hrant’ı da buna teşvik etti (özendirdi) ve bir ud edindiği takdirde aldığı dersleri aynen kendisine öğreteceğini vadetti. Bu vefakâr arkadaş bilmeyerek memlekete kıymetli bir sanatkâr takdim ediyor ve bir taraftan da bu bedbaht (mutsuz, talihsiz) çocuğu ta can evinden yaralıyordu. Değil bir ud satın almak yevmiye nafakasını (günlük geçim parasını) teminden (sağlamaktan) aciz idi. Lâkin müzik ve sanat aşkına düşen Hrant izzeti nefsinden (onurundan) fedakârlık ederek uzak ve yakın tanıdıklarından iane (yardım) topladı ve nihayet bir gün o da bir ud sahibi oldu ve çalışmağa koyuldu. Bandırmalı Karabet’ten yalnız birkaç iskala (bir bestede kullanılabilecek aynı türden sesler kümesi) öğrenebilmişti, lâkin her ne bahasına olursa olsun (bedeli ne olursa olsun) sanatını ileri götürmeği azmetmişti ve Konya millî havalarını çalmağa başlayarak kendi hocası bizzat kendisi olmak yolunu tuttu. Ne çare ki sefalet bir türlü yakasını bırakmıyordu. Çok kerre eksilen kirişlerin yerine sicim gererek sevgili udunu çalıyordu. Bazan kendisini soğuktan muhafaza için yorganın altında bile çalmağa mecbur oluyordu.
Yıllardan sonra 1919 senesinde Hrant İstanbul’a döndü. Tanıdığı insanların eskileriyle alil (hastalıklı, sakat) vücudunu örtmeğe uğraşarak Yenişehir kahvehanelerinde bütün gün ud çalmak sureti ile hayatını kazanmağa çalışıyor ve bir taraftan da Kemani Ağopos ve Topkapulu âmâ Dikran’dan ders alarak san’atının inceliklerine nüfuz ediyordu (varıyordu).
Aynı zamanda meşhur hanende (şarkıcı) Ağyazar’dan taganni (şarkı, türkü söyleme, makamla okuma) dersi alarak bu vadide de bir mevcudiyet (varlık) gösteriyordu. Bu suretle çalışarak iktisad ettiği (biriktirdiği) bir miktar para ile 1929 senesinde kapalı gözlerini açtırmak ümidi ile kalkıp, yalnız olarak Viyana’ya gitti ve oradan da meyusan (üzgün) döndü.
Hrant artık sazının tam manası (anlamı) ile sahibi olmuş, çaldığı taksimler, yaptığı şarkılar nazarı dikkati celb etmişti (dikkat çekmişti).
Sazının aşıklarından Sirkeci Pazarı sahibi gramofoncu Ara Keğeçik, Hrant’ı ilk defa olarak plak doldurmağa teşvik ve teşci etti (destekleyip yüreklendirdi); maddi manevi bütün mesuliyeti (sorumluluğu) üstüne aldı ve ona kefalet etmek insaniyetinde bulundu.
Sahibinin Sesi plak firması rejisörü meşhur bestekâr Kanuni Artaki de bu hayırlı işe müzaheret etti (arka çıktı) ve ona birkaç taksim çaldırttı, bu taksimler ile Hrant bihakkın (hakkıyla) şöhret kazandı.
Bestelerinin içinde hayatını tasvir eden (betimleyen) ve kendi haline ağlayan en mühim (önemli) eserlerinden biri olan “Hastayım Yaşıyorum Görünmez Hayal İle” şarkısı pek güzeldir. Bu genç sazende ve bestekârımızın memleket ve müzik alemine daha birçok yenilikler ve ölmez eserler edeceği muhakkaktır.
(Yazarı belirsiz / Arşiv çalışması: Serhan Yedig / Dizgi, redaksiyon: Ferruh Yazıcı) / Baskı: Keteon Matbaacılık. Sirkeci Hoca Paşa, 15 – Tel: 20133)

Sahibinin Sesi Kayıtları

Hicaz (Plak No: 1958)

Hastayım, yaşıyorum görünmez hayal ile
Belki bir gün, bir gün diye beklerim ümid ile
Çürüyor zavallı ruhum aşkının hasreti ile
Çürüyor zavallı ruhum aşkının hasreti ile

Hicaz (Plak No: 2068)

Mehtaba sordum yardan bana selâm var mı?
Gurbet ellerde şen mi yoksa o da ağlar mı?
Ayrılıktan gönlüm gibi onun gönlü sızlar mı?

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!