Sadi Hoşses / İlk radyo konserimde şarkıyı kadın sesinden okuttular

0

1930’larda TRT Radyosu’nda solist olarak adını duyuran Sadi Hoşses, 1994’te 82 yaşında, geriye 59 şarkı bırakarak hayata veda etmişti. 1951’de, şöhretinin doruğunda, renkli anılarını Radyo Dünyası dergisine anlatmıştı.

Sadi Hoşses’i size tanıtmadan evvel ki şurasını kaydedeyim ki sanatkar çok cana yakın, arkadaş canlısı, efendi bir insandır. Henüz ahbaplığımız birkaç günlük olduğu halde onunla 40 yıllık ahbap gibiyiz. Haniya ne yalan söyleyeyim, ben bunu hiç tahmin etmiyordum, Bu ciheti belirttikten sonra onunla nasıl bir konuşma yapacağımız herhalde meraka değerdi. Şunu da ilâve edeyim: Yazımızı süsleyen resimler mülâkatımızdan bir gün sonra Sadi Hoşses’i ikinci ziyaretimizde çekilmiş, burada bir sürprizle karşılaşmış, Müzeyyen Senar Işıl’la da bir Ankara mülâkatı yapmıştık.
Tam genç evliler için minimini bir daire kapının ziline dokunduğum zaman, içeriden gelen bir iki adım terlik sesinden sonra kapıyı sarışın bir bayan açmıştı. Bn. Rezzan Hoşses. Kıymetli sanatkârımızın henüz üç aylık eşi. Salonda Sadi’nin annesi ve baldızı Perran oturuyordu. Ya Sadi? Onu hiç sormayın efendim, bitişik odada telefon etmekle meşgul. İşte Sadi ile ilk defa karşı karşıya gelmiştik. Sıcak bir samimiyetle:
— Kusura bakma Kemalciğim, şu bizim Baki’yi arıyorum.
O araya dursun, minimini şirin salonda ilk gözüme ilişen şey, bir levha olmuştur, beraber okuyalım:
“Bize dünya ve ikbal muhakkak
Eber kasım kapısından verir bak”
Bu levha ile bilmem ne anladınız. Şurasını itiraf edelim ki, bir Müslüman evine girdiğiniz muhakkak. Bitişik odada namaz kılan Sadi’nin annesi, oruç tutan Sadi’yi söylememiz kâfi sanırım. Zaten Sadi, 9 yaşından beri ezan okurmuş, bunu da annesi söyledi.

Cuma ezanı okurken keşfedildim

İşte Sadi Hoşses karşımızda. Samimi bir şekilde hal, hatır ettikten sonra, o baldızı Perran’la şakalaşmaya başladı.
Şaka, Sadi’nin her fırsatta konuşma tarzı ve şakalar ki, bunlar muhatabını kızdırmak şöyle dursun, Üstelik ona bile zevk veriyor.
Dine bağlılığı da Sadi’nin Zaten ikinci meziyeti… Ona soruyorum:
— Sadi Bey, bir tarafta mevlût okumak, diğer tarafta şarkı söylemek olsa hangisini tercih edersiniz?
— Mevlûdu elbette tercih ederim Kudsî zevkten hoşlanmak ne demektir, bilir misiniz? Onu tadabilmek ne demektir? Onun üstünde başka bir zevk yoktur. O duyuş yok mu, İşte dünyanın hâzinesidir. İnanır mısınız, evlenmeden evvel Korkardım. Karım tenkit edecek, diye. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, mevlût okuyor, diye. Allaha şükür ki, inançlı bir aile kızıyla evlendim.
— Eşiniz ya musikiyi de Sevmeseydi?
— Keza!
— Şu halde ne mutlu size..
Sadi Hoşses, Önce tebessüm etti ve parmağını tahtaya vurarak tıklattı.
Nazar değmesin, aman okuyucularım, siz de tıklatın, Hoşses Ailesi’ne iyi dilekler..
Bu esnada Sadi’nin baldızı eniştesine dondurma ısmarlattı, annesi mutfağa girdi, eşi etrafı toplamaya başladı ve az sonra biz Sadi ile Yalnız kalabildik.
İşte Sadi’nin kısa biyografisi:
— 1328’de (1910) İstanbul’da doğdum. İlk tahsilden sonra Ameli Hayat Lisan ve Ticaret Mektebi’ni ikmal ederek İstanbul Elektrik İdaresi’ne girdim. Sekiz sene kadar orada çalıştıktan sonra İstanbul Radyosu’na devama başladım. Bilâhare Ankara Radyosu açılınca buraya geldim.
— O kadar kısa ki, bir şey anlayamadım. Meselâ size müzik zevkini ilk aşılayanlar?
— Bana müzik zevkini ilk aşılayan sesleri bilhassa güzel olan annem ve babamdır. Babamın gayet tatLı ve muhrik bir sesi vardır. Zaten bizim ailede sesi çirkin olan hiç yok gibi. 8-10 yaşında iken babamla beraber gittiğimiz tekke ve camilerde dinlediğim güzel dinî musiki beni bu mesleğe intisap ettirdi ve yine bir cuma günü okuduğum bir Ezanla merhum hocam Kemani Reşat Erer’le tanışarak radyoya alındım.
— Mikrofona ilk çıkışınıza dair hatıranız var mı?

Müzeyyen Senar’la bezik oynuyor, annesi ve eşi seyrediyor

Sadi, bir an düşündü, sonra tebessüm etti ve Şöyle anlatmaya başladı:
– Mikrofona İlk çıkışım pek hazin oldu. O gün 45 dakikalık neşriyatın yarısını bana, yarısını Müzeyyen Senar’a vermişlerdi. Evvela Müzeyyen okudu, sıra bana gelince sazende arkadaşlarım bana bir perde gösterdiler. Yâni ses verdiler. Ben de o sesten Rauf Yekta merhumun eviç bestesine girdim. Aman yarabbi, hiç evde prova yaptığımız pes değiL! Evet okuyorum. Okuyorum ama, sanki boğazımın damarları kopacak gibi… Tabiî diğer şarkıları da ayni şekilde okudum, son olarak da Lemi Atlı merhumun Enfes bir şarkısını okudum. Neşriyat bitti, ben de bittim! Bir de ne baksınlar? Beni de Müzeyyen’in okuduğu yerden okutmamışlar mı? Yani kadın sesinden. Biz bu şaşkınlık içinde iken Lemi Bey’in telefondan beni istediğini haber verdiler. Heyecanla koştum, üstad açtı ağzını, yumdu gözünü… Bana da, beni Radyoda o perdeden okutanlara da bir hayli İltifatta bulundu!
Mevzu şarkıdan açıldığı için ayni konuda bir sual daha sorarak diyorum ki:
– Şarkılarınız okunurken siz de heyecan duyar mısınız?
– Şarkılarım okunurken ben de okuyan kadar, belki daha çok heyecan ve zevk alıyorum, bilhassa istediğim gibi ve istediğim sesten olursa.

Canlı yayına 45 dakika kala beste yapıp radyoda okudum

– Bestelerinizi çabuk yapar mısınız?
– 10-12 eserim olduğuna göre pek çabuk yapmadığımı tahmin buyurursunuz. Bir güfteyi birkaç makamdan besteler, tekrar tekrar okur, sonra hiç birisini beğenmez, yırtarım. Bir iki ay bekledikten sonra tekrar uğraşmaya başlarım. İlham perileri bazan ne kadar nazik olurlar. Beş dakikada en güzel şarkımı yaptığımı bilirim. Hele bir şarkımı sekiz sene evvel bir sabah saat 5’te uyanarak hemen, sanki evvelden biliyormuşum gibi, yazıverdim.
– Hangisi o?
– Bir Nihavend şarkım: “Ağlamakla, inlemekle ömrüm gelip geçiyor.”
Bu arada kıymetli sanatkârın gönlünün sabrederek bugüne eriştiğini İstanbul ve Bursa balayı seyahatlerinden yeni döndüğünü söylemek yerinde olur.
– Bir vak’aya istinat eden eseriniz var mı?
– Var, bakın anlatayım. 14 sene evvel İstanbul Radyosu’nda henüz ikinci defa okuyacağım bir seansa altı şarkı hazırlayarak bir saat evvel radyoya gittim. Şarkılara bakan müzik şefi, şarkılardan bir tanesini iki gün evvel okunduğunu, binaenaleyh hemen bir şarkı bulmamı, aksi takdirde başka bir sanatkâra müracaat edeceğini bildirdi. Neşriyata 45 dakika vardı, ortada kimse yok. O zaman nota bilmiyom ki, hemen bir şarkı geçeyim. Radyonun üst katına çıktım, kendi kendime bir şeyler mırıldanmaya başladım. Baktım bir şeylere benzeyecek. Hemen ona göre bir de güfte uydurdum. Onu da duvara yazdım. Başladım okumaya. O sırada kıymetli arkadaşım Vecihe Nadaroğlu ve rahmetli hocam Reşat Bey geldiler. Onlara mecburen şöyle bir yalan söyledim. ‘Ben bugün meşhur kemani Avni Bey’den bir şarkı geçtim. Bir şarkımız eksik geldi, aman şunun notasını yazalım’ dedim. Allah razı olsun, Vecihe hemen yazıverdi. Ve meydana aksak usulünde ve karacığar makamında bir şarkıcık çıkıverdi. Reşat Bey’le çaldılar, oynak bir şarkı olduğundan ikisinin de hoşuna gitti. Şefliğe gösterdik, onlar da kabul ettiler ve o akşam radyoda Avni Bey’in eseri olarak okudum. Bu ismi uydurmaya mecburdum, çünkü şarkı benim desem, henüz yeni bir okuyucu olduğumdan, şarkı güzel de olsa, o tesiri okutmazlardı. Halbuki sonra kendi ismimi verdim. Bittabi evvelce beğendikleri için bir şey diyemediler.
Belki farkına varmışsınızdır. Bu ay bir gazel ilâvesiyle plâk olarak piyasaya çıkan şarkı şöyledir:
Bağa girdim ay çıktı
Karşıma bir yar çıktı
Aman dostlar yar değil
Aklım başımdan çıktı
Sadi’ye soruyorum:
— Bu şekilde hikâyesini anlattığınız şarkıyı bari rahat bir şekilde mikrofonda okudunuz mu?
— Orasını hiç sormayın. Tam neşriyat başladı ve sıra benim 45 dakikada yaptığım şarkıya gelince, heyecanla şarkıyı unutmaz mıyım, nağmeler aklımdan çıktı gitti. Ne ise terler dökerek şarkıyı tamamlamıştım ama, çektiğimi de bir ben, bir de Allah bilir.

Dinleyicilerimin tuhaf mektupları

Sadi Hoşses’e de tümen tümen mektuplar gelmektedir. Bakın onlar için ne diyor:
— Gelen mektupları ayrı bir yere saklar, vakit buldukça da, isterse üzerinden iki sene geçmiş olsun, yine bir cevap yazarım. Yalnız bu arada bazı mektuplar karışabilir, nitekim böyle çok oldu, cevap vermediğim mektupları cevap verdiğim mektuplara karıştırdım. Fakat ayırmaya da imkân yok, artık hepsine ayrı yer yaptım. Bu şekilde cevap vermediğim dinleyicilerimden mecmuanız vasıtasıyla özür dilerim.
— Gelen mektuplar içinde enteresan olanı var mı?
— Elbette.. Bazan öyle enteresan olur ki, onları boş zamanlarımda tekrar tekrar okur, gülerim. Çoğu ekseriya kendi tiplerini tarif ederler, şayet beğendimse evlenme teklif ederler, bir kısmı radyoda daha çok okumamı isterler.
Yeni evli Hoşses’in randevulara gitmediğini hemen kaydettikten sonra, gelişi güzel bir mektubu alıyorum. İsterseniz beraber okuyalım. 18 Mayıs 1948 tarihinde Kadıköy’den postaya verilen bu mektup aynen şöyledir:
Sayın Sadi Hoşses,
Radyoda sesinizi büyük bir hayranlıkla dinliyoruz. Bir mecmuada da resminizi gördük, şimdi sizi daha büyük bir zevkle dinliyoruz. Biz iki kardeşiz. Evvelâ müsaadenizle size kendimi tarif edeyim: Boyum 1.55, kilom 57, saçım kumral, gözlerim yeşil, yaşım 18, arkadaşlarım daima güzel olduğumu söylerler. Ablama gelince o benim aksime esmerdir. Siyah saçlı, siyah gözlü, benden biraz uzunca, ve 59 kilodur. Bu tarifime göre hangimizi beğendiğinizi hemen bildirirseniz size resim göndereceğiz. Ama daha evvel sizden ve hangimizi beğendiyseniz ona hitaben imzalı bir resim istiyoruz.
Mektubumuza son verir, size sonsuz muvaffakiyetler temenni ederiz.
Hale ve Jale
Sadi Hoşses’le birinci mülâkatımız burada sona ermişti. Onunla gelecek konuşmalarımızda bambaşka bir Sadi Hoşses’i karşınızda bulacağınızı kulağınıza fısıldayarak yazımı noktalıyorum.
(Kemal Deniz / Radyo Haftası / 1951 / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

MERAKLISINA NOTLAR
• Yılmaz Öztuna, Türk Musikisi ve Müzisyenleri Ansiklopedisi’nde Özses’in doğum tarihini 1912 olarak veriyor. Bir başka kaynak 1908’de Halep’te doğduğunu belirtiyor.
• Yılmaz Öztuna, aynı eserinde bestecinin evlilik tarihini 1967 olarak vermiş.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!