Münir Nurettin Selçuk / İyi bestekârlar fertleri sıradan hislerden kurtarıp ruhaniyete yükseltir

0

1951 yılında gazeteci Baha Kayserilioğlu, üstad Münir Nurettin Selçuk’a bestecinin sosyal sorumluluğunu sordu, bakın ne cevap aldı: “İyi bestekârlar fertlerin iyi ve nezih zevklerine hitap eder. Sıradan hislerden kurtararak ruhaniyete doğru yükseltir. Nitekim, yüksek bir ruhun akislerini taşıyan musiki eserleri insan ruhunu ne kadar yükseltirse, basit ve fena eserler de insanları o derece küçültür ve asil hislerden uzaklaştırır. (…) Baştanbaşa ıstırap, keder, üzüntü ve buna benzer kelimelerle dolu olan güfteler insanları bedbinleştirir, hayatın neşesinden uzaklaştırır.”

Türk musikisi denince ilk akla gelen isim, hiç şüphesiz ki Münir Nurettin Selçuk. Münir Nurettin kim ve ne yapmıştır? Bu kadar detaylı bir sorunun cevabını birkaç sayfaya sığdırmak imkansız. Onun şahsiyetini kısaca tebaruz ettirebiliriz. Münir Nurettin Bey her şeyden önce sahici sanatkar olarak doğmuş ve bu sanatkar ruhu senelerce yılmadan çalışmak suretiyle tekamül ettirmiş bir insan. Henüz 12-13 yaşındayken Kadıköy’deki Apollon Tiyatrosu’nda ilk konserini verdiği günden bugüne kadar onda değişmeyen bir şey var: Hiç kimseyi taklit etmemek ve sadece kendi ruhunun asil ürpertilerini terennüm etmek. İşte bundan dolayıdır ki bugün Münir Nurettin’i Türk musikisinin üstadı olarak selamlamak imkanına kavuşuyoruz. Paris’te musiki tahsilini bitirip 1930 senesinde İstanbul’a döndükten sonra Fransız Tiyatrosu’nda büyük çapta ilk konserini verdiği gün, hem sanatkarın kendi hayatında hem de Türk teganni musikisinin tarihinde esaslı bir dönüm noktası sayılabilir. Zira o gün musikisevenler Münir Nurettin’i dinledikten sonra, Türk musikisinde o zamana kadar hiç yapılmayan tamamiyle Avrupai bir teganni tarzı ile karşılaşmış ve Şark ruhunu, ilerlemiş Garp şan tekniğinde eriten büyük bir sanatkarın doğmuş olduğunu bizzat müşahade etmiştir. Bu doğan sanatkar Türk teganni musikisine tamamiyle orijinal bir karakter kazandırmakla kalmamış, aynı zamanda Türk musikisine rahatlıkla asil bir hüviyet de vermiştir. O tarihe kadar Türk musikisi denince hemen hemen sadece grup halinde söylenen ve okunan bir musiki akla gelirdi. Münir Nurettin Bey bu telakkiyi tamamiyle ortadan kaldırarak Türk musikisini konser musikisi haline getirmeye muvaffak olmuştur. Bizce, Münir Nurettin’in en büyük hususiyeti budur. Fakat hemen ilave edelim ki, sadece bu hususiyet dahi Münir Nurettin Selçuk ismini Türk Sanat Musikisi tarihine altın harflerle yazılmıştır.

Şarkılar sıralamada sonuncu

Bugünün bestecilerini nasıl buluyorsunuz?
– Kulağa hoş gelen ve aynı zamanda yüksek sanat kıymeti taşımayan eserler verebiliyorlar. Bu durum belki onların sanat kültürlerinin azlığından hem belki de ilhamlarında bir asalet bulunmayışından tevellüt etmektedir. Fakat her ne şekilde olursa olsun bugünkü bestekârların eserleri yüksek bir sanat kıymetini haiz değildir. Mamafih, yaşayan bestekârlar arasında, sanatı ön plana alarak iyi eserler verenlerin de mevcut olduğunu ilave etmek isterim. Diğer taraftan üzerinde hassasiyetle durulması icap eden diğer mevzu da Türk şan musikisinin sadece şarkı formundan ibaret olmayışıdır. Aslında şarkılar, okuyuş eserlerinin sadece bir kısmını, belki de en sonda gelenini teşkil eder. Türk söz musikisinde ağır semailer, kârlar, besteler, natıklar gibi muhtelif türler vardır. Şarkılar da sevilenlerden biridir. Nasıl Garp musikisinin şan kolunda liedler, aryalar gibi neviler mevcutsa… Binaenaleyh bugünkü bestekarların sadece şarkı türünden eserler vermeleri hem eksikliktir ve hem de doğru bir şey değildir.
Bir bestekarın memleketin moral ve ictimai şartlarında ne gibi rolleri olabilir?
– İyi bestekârlar fertlerin iyi ve nezih zevklerine hitap eder. Sıradan hislerden kurtararak ruhaniyete doğru yükseltir. Nitekim, yüksek bir ruhun akislerini taşıyan musiki eserleri insan ruhunu ne kadar yükseltirse, basit ve fena eserler de insanları o derece küçültür ve asil hislerden uzaklaştırır. Bu arada güftelerin de çok mühim tesirlerde bulunduklarından hassasiyetle işaret etmek isterim. Baştanbaşa ıstırap, keder, üzüntü ve buna benzer kelimelerle dolu olan güfteler insanları bedbinleştirir ve hayatın neşesinden uzaklaştırır. Bu sebepten eserleri yazacak olan bestekârların güfte seçimi işinde çok titiz davranmaları icap eder.
Türk musikisinde yeni yetişen gençleri nasıl buluyorsunuz?
– Yeni yetişenler arasında herhalde istidatlı olanlar da vardır. Fakat bir musiki sanatkarı olabilmek için yalnız istidat kafi değildir. İstidatla birlikte güzel bir sese de sahip olmak ve ayna zamanda liyakatlı bir hocanın nezareti altında hiç değilse 8-10 saat çalışmak icap eder. Birkaç şarkı öğrenmekle bir insan sanatkar sayılamaz. Şan musikisi üzerindeki çalışmalara 13-14 yaşlarında iken başlanabilir. Her ne kadar bu yaşlarda, insan sesi hakiki formunu bulamazsa da hançereyi yormayacak bir şekilde buluğ devrinin sonuna kadar itidalli olarak şan musikisi üzerinde çalışmak hem kulak terbiyesi bakımından ve hem de sesin iyi bir şekilde inkişafına zemin hazırlamak bakımından epeyce faydalıdır. Buluğ devrini atlattıktan sonra da ses egzersizlerine daha da ciddi bir şekilde senelerce devam etmek icap eder. Ancak bu çalışmalar sonunda bir insanın ses sanatkarı olup olmayacağı anlaşılır. Bilirsiniz ki bir ağaç bile dikildikten ancak 8-10 sene sonra meyve vermeye başlar.
Üstad Münir Nurettin vaktiyle Paris’te tanınmış hocalardan Garp musikisi tekniğine göre şan dersleri de almış olduğu için kendisine böyle bir sual sormak lüzumunu hissettim:
Türk musikisinde yükselebilmek için Garp musikisinden de anlamak illa ki şart mıdır?
– Ben şahsen bu hususu bir şart olarak kabul edemeyeceğim. Fakat iyi musiki eserlerini dinlemek, insanın hem zevkini ve hem kulak hususiyetini gayet yükselteceği için Türk musikisi üzerinde çalışan bir kimsenin Garp musikisini dinlemesi de herhalde faydadan hali olmasa gerek…
Kıymetli sanatkarın gayet güzel melodilerle örülmüş besteler de yaptığını yukarıda belirtmiştik. Bu mevzu ile ilgili üstada şu suali sordum:
İlk bestelerinizi ne zaman yaptınız, bunların ve son eserlerinizin güftelerini lütfeder misiniz?
– İlk bestelerimi bundan 25 yıl önce Kadıköy Şark Musiki Cemiyeti’ndeyken yazmıştım. Bir tanesinin güftesi şöyle başlıyordu:
“Sensiz ey şuh gözlerim, avare kalbim ağlıyor; Görmesem bir lahza ey bi-dert gönlüm ağlıyor…”
Diğer eserin güftesini de biraderim Necmi Nurettin yazmıştı. “Çobanla ben” ismini taşıyan bu bestenin güftesi şudur:
“Mor dağların üstünde yok bir leke bir duman
dikenli yamaçta oturuyor bir çoban
Elindeki kavalı, bir ney gibi
İnliyor
Dağlar, kayalar, sular ses veriyor, dinliyor…”
Son bestelerim de “Sadullah Ağa” filminin konser sahmesinde okuduğum iki eser. Birinin güftesi üstad Yahya Kemal’indir ve şöyle başlamaktadır:
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çokgeç.
Bu son fasılır ey ömrüm nasıl geçersen geç…”
Diğer eserimin güftesini Doktor Necdet Ataman yazdı. Bu güfte de şöyle:
“Bilmem ki bu gönülle ben nasıl yaşayacağım.
O, daha genç yaşında, benimse geçti çağım.
Kurtulmak mümkün olsa, bırakıp kaçacağım.
Fakat ne yazık artık, onun oyuncağıyım.”

İyi ses yetmez, çalışmak gerek

Türk musikisinde cidden bir otorite olan kıymetli sanatkarın, genç musiki heverkarlarına bazı tavsiyelerde bulunması şüphesiz ki çok faydalı olacaktı. Bu hususu kendisine söylediğim zaman Münir Bey, bir an düşündükten sonra:
– Ses musikisi üzerinde çalışmak isteyen gençlerin, dedi. Her şeyden önce yapacakları şey:
İyi bir sese sahip olup olmadıklarını, liyakatli bir hoca tarafından tespit ettirmek olmalıdır. Aile toplantılarından ve arkadaşlar arasında yapılan eğlentilerde herkes şarkı söyler ve bittabi herkesin sesi vardır. Fakat bir ses sanatkarının sesi, aile toplantılarında iyi veya güzel olarak tevsif edilen alelade bir ses olmamalıdır. Bahis mevzuu etmek istediğim ses, kalitesi yüksek olan sestir. İşte, böyle kaliteli bir sese sahip olduğu iyi bir hoca tarafından tesbit olunan bir genç, bundan sonra ya dirayetli bir hocanın nezareti altında yahut konservatuvarlarda 8-10 sene musiki tahsili yaptıktan sonra ortaya çıkmayı düşünebilmelidir. Tahsil etmeden, esaslı bir musiki kültürüne sahip olmadan ortaya çıkmanın, faydadan ziyade zararı vardır. Bu şekilde hareket edenler, bu ihtimallerin acısını, gün geçtikçe daha çok hissedeceklerdir. Bu söylediklerim, ses sanatkarı olmak isteyenler için de temel mevzuudur.
Bugün şu hususu ehemmiyetle işaret etmek isterim ki Türk musikisine intisap etmek isteyen herhangi bir genç, bu musikinin ancak metodlu bir tahsille öğrenilebileceğini hatırından çıkarmamalı ve bu musikiyi bir ilim olarak kabul etmelidir. Binaenaleyh her ilim dalında yükselebilmek için nasıl ki çalışmak, sabırla ve yılmadan senelerce çalışmak icabediyorsa, musikiyi öğrenmek için de ayni şekilde senelerce çalışmak ve bu ilmi tahsil etmek lazımdır.
Münir Nurettin Bey’e son olarak bir de şu fantezi suali sordum:
Bize aşk hakkındaki düşüncelerinizi anlatır mısınız?
– Ben size aşktan ziyade heyecandan bahsetmek isterim. Heyecan, bir sanatkar için lazımı gayrimüterafiktir. Bir sanatkar ister aştan, isterse tabiattan heyecan alsın ve duysun; fakat yeter ki heyecan diye bir şeyden nasibedar olsun. Heyecan duyabilen bir sanatkar, teknik mataryelle de sahip bulunuyorsa, bu heyecan, onu büyük muvaffakiyetlere götürebilir. Bu heyecan bazen güzel bir yüzden, güzel bir gözden, güzel bir ve mütenasip bir endamdan alınabildiği gibi, tabiatın gerek sakin ve gerekse hırçın anlarından da alınabilir. Diğer taraftan, kulağımıza akseden güzel bir ses veya gözlerimizi okşayan güzel bir tablo ve mimari eseri de bizi heyecanlandırabilir. Velhasıl güzel sanatların her koluna ait eserlerden heyecan duymak imkanı vardır. İşte sanatçı için lüzumlu olan en esaslı unsurlardan biri de bu nevi heyacanlardır. Heyecan duyabilen sanatkar, bu heyecanı kendi tahassüsatını da katarak çok güzel eserler meydana getirebilir.
(Baha Kayserilioğlu / 1951 / Radyo Magazin Sayı 11/ Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig / İmge Sahaf’a teşekkür) 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!