Ludwig van Beethoven / Ey insanlar bana karşı ne büyük haksızlık yaptığınızı bir bilseniz

0

Beethoven, 1802 Eki­mi’nde, 32 yaşında, sağırlığının gide­rek artmasının yarattığı karamsarlıkla kardeşleri için bir vasiyetna­me kaleme almıştı. Lite­ratürde “Helllgenstadt Vasiyetnamesi” diye bilinen bu belge, beste­cinin hayata bakışını ve çektiği acıları da yansıtıyor.

 

Ey beni geçimsiz ya da hastalık hastası diye nite­lendiren insanlar, ne büyük bir haksızlık bu yaptığınız, bir bilseniz! Siz, dış görü­nüşün gerçek nedenini bil­miyorsunuz. Çocukluğumdan bu yana yüreğim ve düşüncelerim hep başkala­rının iyiliğiyle doluydu; başkaları için büyük çaba­lara girişmeye bile hazırdım her zaman. Ama düşünün ki, 6 yıldan bu yana iyileş­mez bir hastalığa yakalan­dım. Durumum akılsız dok­torlar yüzünden daha da kötüye gitti…

Sağırım diye haykıramadım

Toplum ya­şamından hoşlanan ben, er­ken yaşta yaşamımı yal­nızlık içersinde geçirmek zorunluluğuyla karşılaştım. An olup da bu engeli aşmak istediğim zamanlar ise… çifte acıyla geri çekildim, itildim, ama bütün bunlara karşın insanlara, yüksek sesle konuşun, bağırın, çünkü sağırım ben, diye haykıramadım. Bende herkesinkinden güçlü olması gereken bir duyunun zayıflığını nasıl açıklayabilir­dim? O duyu ki, bir zaman­lar bende düşünülebilecek en büyük güçte vardı…

Hayır, affedin beni, ama bunu açıklayamazdım. Onun için bunca isteğime karşın aranıza karışamıyorsam, hoşgörün beni… Be­nim için insanların arasın­daki güzel konuşmalara ka­rışmak, karşılıklı içini dökmek diye bir şey ola­maz artık. Ancak çok ge­rekli olduğunda topluma girebilirim, onun dışında bir sürgün gibi yaşamak zorundayım. Bir topluluğa yaklaştığımda, alabildiğine korku kaplıyor içimi, duru­mumu belli etmek tehlike­siyle karşılanmaktan korkuyorum… Birinin yanım­da bulunup uzaklardan ge­len bir flüt sesini duyması ama benim hiç bir şey duy­mamam ya da yanımdakinin bir çobanın şarkısına kulak vermesi, benim ise hiç bir şey algılayamamam…

İntiharın eşiğine geldim

Korkunçtu bütün bunlar ve çoğu zaman yaşamıma kendi elimle son vermenin eşiğine geldim. Sanat, yal­nızca sanat alıkoydu beni bunu yapmaktan ve yapa­bileceklerimin tümünü ta­mamlamadan dünyadan ayrılmayı olanaksız bul­dum. Ve bu yüzden bu sefil, ama gerçek anlamda sefil yaşamı sürdürdüm…

Ey insanlar, bir gün gelip de bunları okuduğunuzda, bana ne büyük haksızlık et­miş olduğunuzu düşünün! Siz, kardeşlerim Carl ve Johann, ben öldükten son­ra, Profesör Schmid hayat­ta olursa, ondan benim adı­ma hastalığımı tanımlama­sını isteyin… Böylece dün­ya ölümümden sonra beni hoşgörsün… Geride bıraka­cağım küçük servet için (eğer servet denebilirse buna) ikinizi mirasçı atıyorum. Bunu aranızda dürüstçe paylaşın, birbirinizle her zaman iyi geçinin ve birbi­rinize yardımcı olun…

Bütün isteğim, yaşamı­nızın benimkinden çok daha iyi ve acısız olmasıdır. Ço­cuklarınıza hep erdem sahi­bi olmayı öğütleyin, çünkü ancak erdem mutlu kılabi­lir insanı, yoksa para değil. Kendi deneylerime dayana­rak konuşuyorum: Sanatın yanı sıra, bu acılarla dolu yaşamı sürdürmeyi, kendi­mi öldürmemeyi yalnızca erdem sayesinde başarabil­dim…

Sizin mutluluğunuzu düşündüm, beni unutmayın

Ölüme sevinçle koşuyo­rum. Sanat alanındaki tüm yeteneklerimi değerlendir­mezden önce ölecek olur­sam acı yazgıma karşın ölümü yine de erken gelmiş sayacağım. Ama yine de beni sonsuz bir acıdan kur­taracağı için onu sevinçle karşılayacağım.

Hoşça kalın ve beni öl­dükten sonra tümüyle unutmayın. Sağlığımda sık sizin mutluluğunuzu düşünerek, öldükten sonra unutulmamayı hak ettim. Mutlu olun.

(Ludwig van Beethoven / Heiligenstadt 6 Ekim 1802 / Türkçesi: Ahmet Cemal)

FARUK YENER: Ludwig van Beethoven’in pek çok biyografisi çarpıtılmış bilgiyle doludur

Viyana’ya bir haftadır durmadan yağan kar o gün akşama doğru daha da hız­lanmış, tipiyle büsbütün kararan gökyüzünde çakan şimşekten sonra duyulan gök gürültüsü derin yankı­larla yuvarlanıp kaybol­muştu. 1827 yılının 26 Mart günü Viyanalıları şaşırtan şimşeğin keskin ışığı şehrin biraz dışında “Kara İspan­yol Evi” adıyla bilinen apartmanın küçük oda­sında yatan hastanın canlı­lığını yitirmiş sapsan yüzü­nü aydınlatmış, hasta sağ kolunu kaldırmış, birkaç saniye sonra düşen kol ölüm karşısındaki acı yenilginin belirtisi olmuştu. Bu yenilgi aylardır süren umutsuz bir hastalığın bitişi, bir büyük sanat adamının sonsuz hu­zura varışıydı. 57 yıl süren yaşamı boyunca aradığı o huzuru hiç bulamamış, bit­mez acıların tutsağı kalmış, sürekli bir savaş içinde çır­pınıp durmuştu.

Kahraman mıydı, zavallı mı

Ölümünden kısa süre ön­ce şöyle demişti: “İşte şura­da gerçekleri gizleyen kâğıt yığınlarım görüyorsunuz. Onları alın ve en iyi biçimde kullanın.” Kâğıtlar alınmış, fakat ne gariptir ki onun yaşamını yazan sayısı pek bol kişiler, gerçekleri daima değiştirmiş, bol bol hayâl katmış, bazı olayları ters­yüz etmekten kaçınmamış­tı. Birçoğu onu bir “titan”, bir “kahraman”, “yenilmez bir savaşçı”, “Herkül benzeri işçi” gibi görmüşler, yahut “yalnız bir deha”, “Tanrısal bir güçle yeryüzünün bütün acılarını taşıyan bir zavallı” olarak tanıtmışlardı.

Bütün bu inanç ve görüş­lerde, yaşadığı kentsoylu çevrelerin, ölümünden sonra yaygınlaşan romantik düşüncelerin, Alman milliyetçiliğinin ve kendisinin büyük rolü var. Zaman zaman coşan duygular şu sözleri söyletmiştir ona: “Yeryüzünde ne varsa, ne olacaksa ben her şeyimle işte oyum… Hiç bir fâni, üzerimdeki esrar perdesini kaldıramayacaktır. ”

Bu sanatçı Ludwig van Beethoven’dir.

7 yaşında ilk konser, 11 yaşında yayımlanan ilk beste

Gerçeklere sıkı sıkıya bağlı çağımız insanı, ölü­münden başlayarak son yıl­lara kadar süregelen türlü söylentileri bir yana bıra­kıp, ölümünün 200’üncü yılına yaklaşırken artık “insan Beethoven”i araştırma çabasına girişmiş bulunuyor. Bıraktığı büyük verim, dehasını daha yaşar­ken kanıtlamaya yetmişti. “Dehalar, çağlarını ışıklan­dırmak için yanmaya mahkûm meteorlara benzeyen bedbahtlardır” diyen Napoleon’a hak vermek gere­kirse Beethoven çağının çok ötelerini aydınlatmaya ye­terli bir gücün sahibi olmuş, hiç kuşkusuz bedbaht bir hayatı da sürüklemiş dur­muştur.

1770 yılında bugün Fede­ral Almanya’nın başkenti olan Bonn’da doğmuştu Beethoven. O sıralarda Napoleon bir yaşındadır. Fransa’yı XV. Louis, Avustur­ya’yı Maria Theresia yönetmektedir. Goethe, Strasbourg’da öğrencidir, bir diğer müzik büyüğü Haydn 38 yaşındadır, çocuk Mozart ise ilk operalarını bestelemektedir.

Köln Sarayı Prensi Piskoposu Max Franz’ın hizmetinde şarkıcı olan Johann van Beethoven, pek küçük yaşlarda yeteneğiyle seçkinleşen oğlunu ikinci bir Mozart yapmak umuduna kapılır. Gün boyunca kendini bilmeyecek kadar içmekte, küçük Ludwig’i klavsen başına oturtup saatlerce çalıştırmaktadır. Çocuğun ağlayarak sürdürdüğü bu çalışmalar sonuçsuz kalmaz; 7 yaşında ilk konserini verir, 11 yaşında “Bir Marş Üzerine Çeşitlemeler”den kurulu ilk eseri basılır. Bonn’daki soylu çevreler çocuğun olağanüstü yete­nek ve özelliklerini sezmiştir. Bu arada Breuning Ailesi ve Kont Waldstein’ın yardımları eğitim ve görgü­sünün genişlemesini sağla­maktadır. 17 yaşında, Mozart’tan ders almak üzere yardımlar­la Viyana’ya gönderilen sa­natçı annesinin hastalığı nedeniyle döner. Anne ve­remden ölmüş, alkolik baba ve iki küçük kardeşin bakı­mı Ludwig’e kalmıştır.

Köln Sarayı’nın yardımıy­la 1792’de tekrar Viyana’ya yönelir Beethoven. Artık kısa gezileri dışında bir daha bu şehirden ayrılma­yacak, Fransız Devrimi’nin yankılarını, Napoleon’un yükseliş ve düşüşünü, Vi­yana Kongresi’ni orada yaşayacak, orada çalışacak, orada savaşacak, yine ora­da ölecektir.

İnsan değil, şeytan

Orta boylu, büyükçe kafalı, geniş çeneli, esmer çiçek bozuğu yüzlü bir gençtir o yıllarda. Bu deği­şik görünüşü, Bonn’daki soyluların tavsiye kartları, adında Flaman atalarından gelen “van” eki ve piyano çalışındaki şaşırtıcı üstün­lüğü Avusturya başkentin­de sarayların kapılarını açıverir taşralı genç sanatçıya, “doğaçtan çalış” sanatında büyüleyici teknik ve üslubu Viyana sanat dünyasını sarsacak, o yılla­rın tanınmış piyanisti Abbe Gelineck, “Bu bir insan değil, şeytan!” diye bağı­racaktır.

Genç müzikçi def­terine şu satırları yazar 25 yaşındayken: “Cesaret! Vü­cudun zayıflığını ruh gü­cümle yenmeliyim…” Aynı yıl ilk önemli eseri “Üç Yaylı Çalgılar Üçlüsü” ya­yınlanır, 18. yüzyılın sonla­rında “Birinci Senfoni” do­ğar ve onu sağırlığa götü­recek kulak hastalığının ilk belirtisi baş gösterir.

Küçük kentsoylular çev­resinde yetişmiş olması “devrimci” düşüncelere yö­nelmesine yol açmıştır. İm­paratorluk ve soyluluk ko­nusunda ağzına geleni çe­kinmeden söylemekte, fa­kat gene onlardan elinden geldiğince yararlanmakta­dır. “Üçüncü Senfoni”sini özgürlük kahramanı bildiği Napoleon’a adayan, impa­rator olduğunu duyunca ilk sayfadan adını kazıyıp, “Bir Kahramanın Anısına” sözcüklerini yazan sanatçı kısa süre sonra gene Napoleon için bir “Dua” plan­layacak, Jerome Bonaparte’ın saray müzikçiliği için yaptığı çağrıyı bazı aristok­ratların belirli bir gelir sağ­lamaları üzerine kabul et­meyecektir.

En verimli dönemi intihar

girişiminin ardından geldi

Kulaklarının duymamaya başlaması çevresi hakkında evhamlarını artırmakta, eleştirilere direnememektedir. 1802 yılında intihara kalkar Beethoven ve aynı adlı köyde yazıldığından ötürü “Heiligenstadt” adıy­la bilinen vasiyetnamesini hazırlar, sonra vazgeçer bu kararından. Ve bu olayı yaşamının en verimli döne­mi izler. Gene bu sıralarda ev değiştirmeye kalkar durmadan. Hayatı boyunca Viyana’da oturduğu bilinen apartman sayısı 40’ı aşar. Aynı anda iki-üç yer birden tutmakta, sonra türlü ne­denlerle başka apartmanla­ra taşınmaktadır. Çalışma ve yatak odaları yaşamının sonuna kadar bırakmadığı pasaklılığını belirten kül tablalarıdır; orada burada yiye­cek artıkları, boş şarap şişe­leri, çamaşırlar, nota kâğıtları, mektuplar, kitaplar… Ve hizmetçileriyle, aşçılarıyla sonu gelmez kavgalar.

1801 yılından başlayarak 1805 yılına kadar aralarında tek operası “Fidelio” da olmak üzere 40’a yakın yapıt doğmuştur. Bunların tümü de biçim ve yapılandaki değişiklikler, yeni buluşlar, derinlemesine anla­tım ustalığı, mimari üstünlükleriyle yüzyılların malı­dır artık. Kendisi de esinindeki bu inanılmaz verime şaşmakta, 30 yaşına ka­dar yazdıklarını beğenme­mektedir. Ne çalmaya ne de dinlemeye niyeti vardır onları…

Beethoven yaşamının en verimli, en olgun yıllarını yaşamakta, dehasını kabul ettirmiş bulunmaktadır. Gene aynı dönemde onu kısa süreler için mutlu kılan fakat hepsi de düş kırıklığı ile biten aşk serüvenleri sürüp gitmektedir.

Kazanova mı, kadın düşmanı mı?

Sanatçı yaşamını yazan­lar tarafından çok değişik görüşlerle yorumlanmıştır bu konuda; bazılarına göre çabuk ateşlenen, çabuk so­ğuyan bir Kazanova’dır, yahut ana kompleksi etki­sinde bir kadın düşmanıdır veya genç yaşta geçirdiği bir hastalık sonucu onlar­dan nefret etmiştir, gene bazılarına göre kadınlarda uğradığı düş kırıklığı onu homoseksüel eğilimlere gö­türmüştür.

Bunlardan hangi savın doğru olabileceğini kesinlik­le savunmak olanaksızdır. Bu konuya ışık tutacak bazı belgeler ölümünden sonra sekreteri Schindler tarafın­dan yok edilmiştir. Elde kalanlar ise onun özellikle 40 yaşma dek her sınıftan kadınlarla ilgi kurduğunu, o yaştan sonra cinsel yaşam­dan uzaklaşmaya başladığı­nı gösterir.

İlk aşk

Bilinen ilk aşkı Bonn’da Breuning Ailesi’nin kızı Eleonore von Breuning’dir. Vi­yana’daki ilk 10-15 yıl içinde evliliği ciddî olarak düşünmüş, aristokrat çev­relerde öğrencisi olan bazı kızları sevmiş, ancak dü­şüncesi gerçekleşememiştir. Bu kızlardan en önemlileri Kontes Giulietta Giucciardi, Therese von Malfatti ve Therese von Brunswick’dir.

Daima düş kırıklığı ile biten gönül maceralarına paralel olarak dehasının coşkun verimi sürüp git­mektedir. Pek sevilen iki senfonisi; “Beşinci” ve “Pastoral” adıyla ünlü “Al­tıncı” senfoniler beraberle­rinde piyano konçertoları, sonatlar ve oda müziği eserleri de getirmekte, “Ye­dinci” ve “Sekizinci” senfonilerin taslakları doğmak­tadır. Bu sıralarda para durumu da düzelmiş, ancak bu sonuç ruhbilim uzman­larının “varlığını koruma içgüdüsü”ne bağladıkları o ünlü hasisliğinin yitmesine neden olamamıştır.

1809 yılının baharında Viyana’nın Napoleon ordu­ları tarafından işgali yaşam düzenini bozar gibi olmuşsa da, savaşın bitmesiyle eski neşesini bulmuştur. Beet­hoven bu çağda Kontes Erdödy adlı zengin ve soylu bir kadının yardımlarını görmekte, Malfatti Ailesi’nin güzel kızı Therese’yi sev­mekte, Bonn’daki eski ar­kadaşı Wegeler’e gönderdiği bir mektupta gene ev­lenmekten söz etmektedir.

Ölümsüz sevgili kimdi

Sağlığında başgösteren bozukluklar nedeniyle yaz günlerini Teplitz’de geçirmektedir.

1812 yılında kaldığı otelin çok yakınındaki diğer otelde de Goethe konuktur. Sanat tarihçi­lerinin çözemedikleri, çöz­meye de olanak bulamaya­cakları bir bilmece o gün­lerde doğar. Bestecinin, “Ölümsüz Sevgili” adına yazıp gönderemediği, ölü­münden sonra bulunan üç mektup Teplitz’de 6 ve 7 Temmuz günleri yazılmıştır. İlki “Meleğin, herşeyim, benliğim…” sözleriyle baş­layan, üçüncüsü “Sonsuza kadar senin, sonsuza kadar benim, sonsuza kadar bi­zim…” sözleriyle biten üç belge dayanılmaz bir gerili­min boşalışı, bir ihtiras ve özlem kasırgasının belirti­sidir. “Ölümsüz Sevgili”nin kim olduğu bütün araştır­malara karşın bulunama­mıştır.

Beethoven, öteden beri hayranı olduğu Goethe ile gene o sırada tanışır, ona eserlerini çalar ve ozan 19 Temmuz günü karısına şu satırları yazar: “Bu kadar verimli, böylesine enerjik bir sanatçı görmedim. Dünya­ya karşı tek başına durması mucize…” Goethe besteciyi pek sevememiş, kulakları­nın duymamasına bağladığı bir nedenle sosyal bağları kopuk bir zavallı olarak yo­rumlamıştır. Beri yanda Beethoven, sezmiştir ozan­daki aşırı kibir ve kendini beğenmişliği. Ama bu kar­şıt düşün ve davranış en­gellememiştir ona olan aşın saygısını. Çünkü Goethe, ölesiye bağlı olduğu bazı inançların simgelerini ver­miştir; örneğin vatanı ve özgürlük uğruna ölen Kont Egmont’u…

Napoleon’un Rusya’da bozguna uğraması 1813 yı­lının en önemli olayıdır. Bu olayı bir dizi kurtuluş sava­şı izlemiş, bütün bunlar özgürlük ve insan haklarına saygısıyla bilinen besteciyi coşturmuştur. Ertesi yıl “Fidelio” adlı tek operası tekrar ele alınarak bu kez başarılı bir sonuç sağlan­mış, eylül ayında “Viyana Kongesi” toplanmıştır. Bu olay kıtanın başlıca taç ve taht sahipleriyle yüzlerce soylunun kente gelmesine yol açmış, aralarındaki sa­natseverler Beethoven’i görmek, dinlemek istemiş­tir. Bu arada bir konser düzenlenmiş, bestecinin koruyucusu Kont Razumovvsky, sarayındaki çağrıya onu da katmıştır. Beethoven imparatorlar, krallar tara­fından sevgi ve ilgi görmüş, Rus Çariçesi 200 duka altını armağan etmiş onu diğerleri izlemiştir.

Karl’ın ölümüyle sarsıldı

Sanatçı yaşamı­nın doruğundadır artık, 1815 yılında kardeşi Karl ölür. Bu ölüm Beethoven’in yaşam düzeninde büyük bir değişikliğin başlangıcıdır. Kardeşlerine karşı öteden beri başka bir tutum göste­ren, onların evlenmesine engel olmaya çalışan, ev­lendikleri kadınlara düşman kesilen besteci, Karl’ın oğlu 9 yaşındaki yeğenine sahip çıkacak, onu eğitmek ama­cıyla çırpınıp duracak, alış­tığı huzursuz ve dağınık yaşam çocuğun moral den­gesini bozacak, amcasının mantıksız ve ağır baskısı sonucu intiharı bile göze alacaktır. Çocuğun annesini “adi kadın”, “Gece Krali­çesi”, “Medea” gibi adlarla anan bestecinin yeğeniyle ilintilerini içinde kalan “il­kel analık kompleksi”nin tepkisi olarak açıklıyor ruhbilim uzmanları.

Tanrım bana güç ver

Yeğeni yüzünden mah­kemelere düşen, eğitim için gönderdiği okulların öğret­menlerine yalvarmaktan başka bir şey düşünmeyen sanatçının verim çizgisi düşmeye başlamıştır. Bu görünüşten en çok sekreteri Schindler yakınmakta, kendi durumunu bilen sanatçı bu­naltı içinde şu satırları yazmaktadır: “Sen başka­ları için yaşamaya mah­kûmsun. Kendin için sana­tından başka mutluluk yok. Tanrım, bana kendimi yen­mek için güç ver!”

Kulakları hemen hiç duy­mamakta, yanında karşısındakilerle anlaşabilmek için ne demek istediklerini yazmaları amacıyla bir def­ter ve bir kalem taşımaktadır.

Sayısı 400’ü bulan ye müzik tarihine “anlaşma defterleri” adıyla geçecek olan bu olağanüstü değerli belgelerden 250’den fazlası sekreteri Schindler tarafın­dan “imparator karşıtı söz­ler vardı…” gerekçesiyle yok edilmiş, elde ancak 146 tanesi kalabilmiştir.

1820’den sonra “Missa Solemnis” ve “Dokuzuncu Senfoni’ gibi iki anıt üze­rinde çalışmaya koyulmuş­tur Beethoven. Her iki yapıt 1824 yılında halka sunulur. Başarı ve ilgi umulanın üzerindedir. Bir yandan son yaylı çalgılar dörtlülerini vermekte, ala­bildiğine özlü bir çalışma, derin bir anlam ve düşünle örülü bu yapıtlar çalan ve dinleyenleri şaşırtmaktadır.

1825 yılında yaz ayların­da yeğeninin intihar ama­cıyla başına bir kurşun sık­tıktan sonra güçükle kur­tarılması moralini çökert­miştir. Ertesi yıl dinlen­mek için diğer kardeşi ecza­cı Johann’ın Gneixendorf’daki evine gider. Ancak günler tartışmalarla geç­mekçe, Johann’dan, mirası­nı karısına bırakmamasını istemektedir. Bir kızgınlık anında bavulunu alır, ara­baya atlayıp yola düşer. Soğuk havada ve yağmur altında geçen yolculuk so­nucu Viyana’ya ulaşır ulaş­maz yatağa serilir.

Hoş geldin ölüm

Zentralfriedhof’ta Beethoven, Schubert ve Mozart’ın mezarları

Ağır bir zatüree sarılığa dönmüş, ardından siroz belirtileri başlamıştır. İki doktor, sekreteri ve iki hizmetçisi­nin bakımındadır. Dostları gelip gitmekte, yatağında durmadan okumakta, bu  arada eski arkadaşı Stephan von Breuning’in 13 yaşındaki oğlu Gerhard okul saatleri dışında beste­ciye arkadaşlık etmektedir.

1827 yılı mart ayında hastalık ağırlaşır. 24 mart günü bir dostunun gönder­diği birkaç şişe şaraba bakarak “Çok geç, çok geç…” diye mırıldanır. Son sözleridir bunlar, iki gün sonra 26 mart akşamı kar yağarken çakan bir şimşek­le gözlerini ebediyen kapa­yacaktır.

Beethoven eşi az görülen bir törenle gömülür. Viyana’da bütün sanatçıların, onbinlerce kişinin katıldığı bu tören ünlü ozan Grillparzer’in mezar konuşma­sındaki şu cümlelerle sona erecekti: “Şimdi onu ve yapıtlarını anmak için me­zarından bir çiçek koparı­n. Gelecekte bu yapıtları yok etmek isteyen fırtınalar ve kötü güçler baş gösterirse bugünün anısına, yüce kişi­liğine ve büyük, çok büyük verimine sığınacaksınız.”

Sağırlığı genetik miydi

Günümüzün bilim priz­ması, Beethoven üzerindeki incelemeleri yansıtıyor yıl­lardır. Bilginler sayısız bel­geyi araştırıp sağırlığının nedenini hemen kesinlikle (*) kalıtım yoluyla geçen ve iç kulak kemiklerinin sertleş­mesine yol açan “Cochlearen otosklerose”ye daya­tırken ruhbilimciler dehası­nı şu sözlerle formülleştiriyor: “Bütün verimi, bi­linç altında boş yere birleş­tirmeye çalıştığı erkeklik- dişilik kuramlarının kutuplaşmasından doğan gerili­min ve ‘bencillik’ duygu­sunun yaratıcılık kabiliye­tiyle kaynaşması sonucu beliren bileşimin bağdaşma­sıyla sanat yapıtı biçiminde ortaya konuşunun belirtile­ridir.”

Ve artık kentsoylu inanç­larının, romantik hayâllerin yüzyılı aşan bir süredir türlü değişikliklerle yanılt­tığı gerçekler düzeltmelerle billurlaşıyor ve ortada sade­ce ölümsüz yapıtı kalıyor: Müzik.

Bir dâhiyi çizmeye çalı­şan yaşamöyküsünü büyük düşünür Nietzsche’nin onun hakkında yazdığı şu tüm­ceyle tamamlayalım: “Eğer eserinden derinlemesine zevk almak istiyorsanız, o verimi dinlerken doğuş se­beplerini, büyüdüğü ana kucağını, üzerinde geliştiği gübrelenmiş toprağı unut­mak zorundasınız.”

(Faruk Yener / 25 Mart 1977 / Milliyet Sanat)

(*) Bu yazıdan yaklaşık 25 yıl sonra yapılan araştırmalar Beethoven’in çalışırken kurşun kalemin arkasını kemirdiğini, zamana yayılan kurşun zehirlenmesi nedeniyle sağırlık sürecinin hızlandığını ortaya koydu.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!