Muhlis Sabahattin Ezgi / 1921’de konsere gittiğim Brezilya’da mahsur kaldım, zorunlu olarak nota öğrendim

0

Ayşe, Çaresaz, Gül-Fatma gibi 30’a yakın operete imza atan Muhlis Sabahattin Ezgi aynı zamanda geleneksel Türk müziği bestecisiydi. Kendi ifadesiyle 500 civarında şarkı yazdı. Tiyatrocu kızı Melek Hanım’ın ölümünden duyduğu üzüntüyle verem olan Ezgi, 1947’de 58 yaşında hayata veda etmişti. 44 yaşında, şöhretinin doruğunda 7 Gün muhabirine hayatını ve sanatını anlatmıştı.

Muhlis Sabahattin Bey’in 200 kişiye birden, hemen aynı saatte, şehrin ayrı ayrı 200 yerinde randevu verdiğini bilirim. İçlerinden birini aldatmasa bari! Hayır. Bunların sadece 100’ değil, 200’ü birden bestekarı beyhude yere bekleyecektir; fakat bu bekletmelerde onun hiç suçu yok. Mutlaka bir mani çıkmıştır. Nitekim geçen hafta, üç gün, üstadı randevularına gitmekten ben alıkoydum. Zira pazar sabahı buluşmak üzere bana da söz vermişti. Hem o kadar katiyetle söz verdi ki, dediği saatte bulunamayacağını o anda anladım. Çaresiz cumartesi akşamından peşini kollamak lazımdı: Gidebileceği yerlerin bir kısmını dolaştıktan sonra, gece yarısından bir saat evvel ümitsiz ve yorgun bir halde Üsküdar’a döndüm. Hayret! Tam eve gireceğim sırada, en gür sesiyle Muhlis Bey’i duydum. Adeta radyo ile bütün Üsküdar’a tebliğ ediyormuşçasına rahatça haykırıyordu;

Ustana haber ver, biz Üsküdar’a, 10 tanesi 5 kuruşa satılan çirozların çiftini bir liraya yemek için gelmedik!

Üstadın yakındaki bir gazinoda olduğu anlaşılıyordu.

Beni görür görmez:

Şimdi sana haber yolluyordum, dedi. Yarın saat 10.00’da bale heyetine birkaç parça geçeceğim.

Bulunursan dinlersin.

Aniden boğazından acayip sesler çıkmaya başladı

Ertesi gün, Piyanist İskender Bey’in Yazıcı Sokağı’ndaki evindeyiz. Buraya niçin uğradığımızı hemen söyleyelim.

Muhlis Sabahattin Bey, bugün saat 15.00’te, bale heyetine birkaç parça öğreteceğini, bir akşam evvel Üsküdar’da söylememiştir. İşte o şarkılar bestelenecek…

İskender Bey, piyanonun başına geçti. Birisi de anında elline nota kağıdı ile kalemini aldı. Üstad cebinden not defterini çıkararak güftelere bir göz gezdirdi; “Evimden sokağa çıkar gibi kolumu sallayıp role çıkmışım. Roma İmparatoru Neron rolünde. Ben Roma şehrini yakıp yıkmıştım.”

– Yeni operette Gaip uşak rolünde; fakat eski sanatı aktörlük olan bir uşak. Bu parçayı o söyleyecek.

Sözünü bitirir bitirmez, besteci birdenbire dertti, sinirli hareketlerle, boğazından acaip acaip sesler çıkararak gezinmeye ve ellerini kollarını sallamaya başladı. Bizim görmediğimiz bir orkestrayı idare ediyormuşçasına nasıl da heyecanlandı.

Bir aralık İskender Bey’e:

Şu piyanonun bir yerine dokun, diye haykırdı. Emir derhal yerine getirildi. Sanatkar sesi alır almaz, piyanoya yanaştı. Yalnız sağ elini klavyenin üzerinde şöyle bir gezdirdi. Çıkan sesler notaya alındı. Meydana gelen parça bir daha tekrar edildi. Mükemmel! Bir çırpıda beste meydana çıkıvermişti.

Biliyoruz adalar var

Cennet gibi okyanusta

Cennetlerin cennetidir

Fakat bizim Büyükada..

Şarkısı da yine aynı şekilde, aynı süratle bestelendi. Bunu diğer bir parça takip etti.

Üstat hangi ritmde, hangi karakterde, hangi tonalitede yapacağına verdikten sonra, elini piyanoya vurup:

-Yaz!

dedi mi, beste meydana çıkıveriyor.

Rio gazeteleri hakkımda parlak yazılar yazmıştı

Kendisine:

İyi ama, siz nota bilmezdiniz, dedim.

-Berezilya’da(*) öğrenmeğe mecbur kaldım. 12 sene kadar evvel Mısır’dayken bir İtalyan emprezaryo Güney Amerika’da 10 konser teklif etti. Evet, şu maruf Blanş o zaman benimle çalışmaktaydı. Kalktık. Berezilya’ya gittik. Konserlerimizi verdik. Emprezaryo, bu sefer de heyetimizi Arjantin’e geçirmek istedi. Ben Berezilyalı bir kıza takılmıştım. Yerimden ayrılmak da istemedim. Eşyalarım, notalarım, hatta paralarım bile Blanş’ın yanındaydı. Emrivaki yapmak istemişler, hepsini alıp Arjantin’e gitmişler. Yalnız yemek yediğimiz Arap lokantacıya Arjantin’e geçebilmem için yol parası olarak 20 İngiliz lirası bırakmışlar.

Rio de Janerio gazeteleri o sırada hakkımda parlak yazılar yazıyordu. Bir iki müzisyen bulup kendi eserlerimden birkaç konser tertip etmeyi düşündüm. Gelgelelim notalarım yoktu. Bir muzikacı çağırsam:

— Ben söyleyeyim, sen yaz!

desem rezil olacağım. Piyano notalarında, do, re, mi, fa, harfle de yazılıdır. Bir nota kitabı satın aldım. Mısır’dan beri beraberimde bulunan bir kemancı Tevfik vardı. Notalarımı, Blanş’la beraber Arjantin’e geçen işte bu Tevfik yazar, ben de onun nota yazışına kedinin mektup yazılışına bakması kabilinden bir şey anlamayarak dikkat ederdim. Velhasıl piyano notası üzerinde uğraşa uğraşa nota yazmayı öğrendim.

Elhamdülillah müzik tahsili görmedim, bocalamaktan kurtuldum

Bir musiki tahsili filan da görmediniz tabii.

-Elhamdülillah… Çünkü nerede tahsil görseydim oranın etkisi altında bocalayıp duracaktım.

İlk bestenizi ne zaman yaptınız?

 

Muhsin Ertuğrul ile film yapmışlardı

9, 10 yaşındayken Üsküdar Altunizade Camii’nde.

O sırada yanımızda bulunan aktör Ömer Aydın Bey müdahale etti:

-Aman üstat yaşı biraz büyütelim…

Muhlis Bey seneleri hesapladı:

Katiyyen, dedi. 11 yaşından fazla fazla değildim, güftem de

Etme eza, etme cefa, aşkınım ben senin

Söyle bana nedir derdin, belki derman olurum

şeklindeydi. Hem de hicazkârdan bestelemişim ama nağmelerini o zaman işittiğim şarkılardan alarak… Böyle bir şarkı bestelemeye heves etme nedenim Fahriye isminde bir kızdı. Gayet güzeldi. Mahalle bakkalından 10’ar paralık iki yüzük alıp birbirimizle nişanlanmıştık bile. Hiç unutmam bir merkebimiz vardı, merkebe biner, sabahlara kadar kızın evinin etrafında dolaşırdım.

Esasen ben çocukluğumdan beri saz içinde büyüdüm. Babam taşrada, sürgünde olduğundan kız kardeşimin yeni eser meşk edebilmesine imkan yoktu. Fonograf kovanlarından eseri ben öğrenir, kardeşime meşk ederdim. Hatla Kürdili hicazkar peşrevini 39 derece ateşle geçtiğimi çok iyi hatırlarım. Sonra, bir aralık gençlik ateşiyle partizanlık kavgalarına giriştim. Bu kavgalarda geçen zamana yanarım. Eğer bu cereyana kendimi kaptırmayıp doğrudan doğruya doğanın beni yönlendirdiği sanat yoluna yürümüş olsaydım, az çok bir şeye benzerdim.

İttihatçılar beni yurtdışına attı

İttihatçılar beni yurtdışına attı. Birinci Dünya Savaşı başlamak üzereydi. Merhum Roma Büyükelçisi Naci Bey’in desteğiyle İstanbul’a dönebildim. Ve sonrasında tamamen müzikle uğraşmaya başladım.

Kaç operetiniz ve şarkınız var?

Hesapla arası pek iyi olmayan üstad operetlerden aklına gelenleri birer birer saydı:

Hilaliahmer Çiçeği, Dersaadet (revü), Çaresaz, Büyük Ateş, Ayşe, Moda Çılgınlıkları, Zehra, Asaletmeap, Gül Fatma, Monbey, Perde Arkası, Şatırzade, Aşk Ölmez, Muteber Paşa, Ahretlik… Operetlerin dışında şarkılar da 500-600 civarında.

İçlerinden hangilerini sever, hangilerini beğenmezsiniz?

– Kendi çocuklarım. Hepsini ayrı ayrı severim. Israr edip mutlaka birkaç isim istiyorsanız Ayşe ve Monbey diye yazın. Birincisini çok severim, ikincisini beğenmem.

Halkın hangi operetten daha fazla hoşlandığına gelince… Her memleketin mizacı ayrı. Konya’da beğenilenden Adana hoşlanmayabilir. Son turnemizde Balıkesir’de en büyük etkiyi yapan “Perde Arkası”ydı. Yalnız milli ezgiler her yerde genel bir takdir var.

Sonra bir eserin değeri pak satışıyla ölçülemez. Güzel kabul ettiğim nice eserim var ki plakları raflarda tozlanmış duruyor. Buna karşın bazı şarkılarım da dehşetli satıldı. Halbuki onları işitmek bile asabıma dokunuyor. Bunlar herhangi bir şirketin siparişinden çıkmıştır. Bazen zevkimizi de ihtiyacımız karşısında feda etmek gerekiyor. Ne yaparsın, ekmek parası bu.

30 kişilik grupla Anadolu turnesine çıkıyoruz

Sanatkar burada, senelerden beri halka operet zevki vermek için çalıştığını, bugün kendisini amacına ulaşmış ve mutlu hissettiğini söylüyor. Grupla birlikte çıktığı son Anadolu turnesini örnek göstererek anlatıyor:

– Bizim çalışmamız özveri gerektiriyor. En küçük grubumuz 30 kişi. Toplam gelirimizden bu 30 kişinin ekmeği, yol, otel paraları, vergiler çıkacak. Ülkenin bugünkü ekonomik durumuna göre, vatandaşların zevki için ne kadar ödeyebildiği de aşikar. Bu nedenle bir operette çok gerekli olan dekor ve kostüm işine 10 para sarf edecek durumda değiliz. Kendi hesabıma irfan sahiplerinden binlerce aferin isterim. Bana böyle bir tek oluşum göstersinler ki 15 yıl kendi yağıyla geçinmiş olsun.

İşte Darülbedayi’nin yaptığı işin en büyüğü bir operet sahnesine gereken dekor, kostüm, bale işinde kesinlikle cimrilik etmemesidir.

Filmcilik dolayısıyla kıymetli rejisör Muhsin Ertuğrul’la yakın temas halindeyim. Çok makul bir adam. Darülbedayi’deki operet işini en makul şeklinde idare edeceği de muhakkak.

Maalesef halkı düşünerek yazmak zorundayız, bestecinin özgürlüğü sınırlı

Yaptığım film işlerine gelince, Avrupalılar’dan ayrıldığımız noktaların en önemlilerinden biri de şu: Bir Avrupalı besteci eserlerini sınırsız bir sanatçı kaynağının bulunduğunu dikkate alarak besteler. Maalesef biz eserlerimizi ülkenin durumunu dikkate alarak bestelemek zorundayız. Buna karşın filmciliğin ülkemizde süratle gelişeceğine emin olanlardanım. Yerli filmlere çok ilgi gösteriliyor. Bu sermayedarı teşvik eder. Pek çok yeteneğin bu alanda gelecek aramasını sağlar. Eleman arttıkça ve deneyim kazandıkça yönetmenin, senaristin, bestecinin zevki artar.

Bu yazıyı hazırlamak için her gün Muhlis Sabahattin Bey’le buluştum. Yaşamının da eserleri kadar zevkli olduğunu gördüm. Yorgunluktan şikayetçi değilim. Yalnız söze başlarken de kaydettiğim gibi, randevu verdiği kişilerle buluşasına engel olduğum için üzgünüm. Bu sebeple geçen hafta pazar, pazartesi ve salı günleri için hangi saatte ve nerede olursa olsun Muhlis Sabahattin Bey’den söz almış olanlardan burada özür dilerim.

(Melki Sait / 2 Ağustos 1933 / Yedigün / Arşiv çalışması: Zeynep Erdoğan / Redaksiyon, internete aktarım: Serhan Yedig)

İtalyan piyanistten ders almıştı

Sultan Abdüzaziz’in mabeyncisi Hurşid Bey’in oğlu olan Muhlis Sabahatin, babasının kaymakamlık yaptığı dönemde, 1989’da Adana’da doğdu. Sekiz yaşında babası öldü. Annesiyle Selanik’e yerleşti. Ortaokula kadar burada okudu. 1904’te İstanbul’da Galatasaray Lisesi’ne girdi. Bir İtalyan piyanistle Batı müziği çalıştı. 19 yaşında İttihat Terakki’ye muhalif yazılarıyla gazeteciliğe başladı. Yurtdışına kaçmak zorunda bırakıldı. Dönüşünde İstanbul çevresindeki köylerde yaşadı. Bu dönemde besteciliğe ağırlık verdi. Birbiri ardına ünlü operetler besteledi. Operetleri ve şarkılarının sözlerini kendisi yazdı. Yılmaz Öztuna Türk Musikisi Ansiklopedik Sözlüğü’nde Ezgi’nin eserlerini değerlendirirken “çoğu bestesi üzerinde fazla düşünülmeden meydana getirilmiş olmakla birlikte değerli bir bestekardı. Hicazkar Curcuna, Nihavend Düyek, Hicaz Yürük aksak şarkıları çok sevilen kusursuz esereri arasında sayılabilir” değerlendirmesini yapıyor.1916-1942 arasında 23 operet besteleyen Ezgi, Neveser Kökdeş‘in de ağabeyiydi.

(*) Orijinal metinde Brezilya ismi günün telaffuzuna uygun olarak Brezilya şeklinde yazılmıştır.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!