Neveser Kökdeş / Bestelerini 33 yıl çekmecesinde bekletti

0

1962’de, geriye 150 civarında şarkı bırakarak 60 yaşında hayata veda eden Neveser Kökdeş müzisyen bir aileden geliyordu. İstanbul’un Moda semtindeki Fransız Kız Koleji’nde piyanoyu öğrenmiş, okuldaki yarışmada ödül almıştı. Ağabeyi Muhlis Sabahattin Bey’e saygısından o ölene kadar bestelerini ortaya çıkarmamıştı.

Oğlu Adnan ile

Kalabalık ana caddeyi tıkamıştı. Ağa Camii’nin önü hıncahınç doluydu. Tabut, musalla taşından eller üzerine alındığı zaman, en önde giden İstanbul Şehir Bandosu, Türk müzik tarihinde belki de ilk kez bir operetin müziğiyle cenaze alayını yürüyüşe geçiriyordu. Bando, “Ayşem” operetinden bir parça çalıyordu. Alaturka müziğinde Batı tekniğini deneyenlerin öncüsü, operet bestekârı Muhlis Sabahattin Bey’in cenazesi kaldırılıyordu…

Kaldırımın bir kenarına çekilmiş, siyah rop giymiş bir kadın, eller üzerinde giden tabuta bakıp bakıp, elindeki mendille biteviye gözyaşlarını siliyordu.

Garip değil mi?… Onun ilk şarkısı da Ankara Radyosu’nca o sırada bütün Türkiye’ye anons edilmekteydi! Halbuki ağabeyinin üzerine toprak henüz örtülmüştü!… En yakınını kaybetmenin acısı içindeyken, halkın huzuruna ilk defa çıkmanın sevincini duyuyordu! …

Siyah rop giymiş kadın, gözyaşlarını sildiği mendilin bir ucu ile hıçkırıklarını dudaklarında boğarken, Ankara Radyosu onun şarkısına hâlâ devam ediyordu:

Gülüyorsun güzelim, gül;

güle gülmek yaraşır…

Dört anne, altı kardeş

Babası Mâbeyinci Hurşit Bey’di. Yedi çeşit saz çalmakla çevresinde şöhret yapmıştı. Yakınları: “… Lavta dahi çalardı!” diye, musikideki ustalığını belirtirlerdi. Demek Kökdeş Ailesi’nin müzikle ilgisi kökten geliyordu.

Lisenin piyano yarışmasında ödül kazanmıştı

Hurşit Bey zevk sahibi, zarif kişiydi.  Güzel olan her şeye ilgi duyuyordu. Helalinden dört kadın almış, bunlardan altı çocuğu olmuştu. Sırasıyla Agah, İhsan, Muhlis, İkbal, Neveser, Şayan. Hemen hepsi, ailenin esas müzik aleti piyanoyu çalmada hüner göstermişti.

Neveser Kökdeş’in annesi Dilber Hanım, babası Hurşit Bey’e vardığı zaman 13 yaşında gerçekten bir dilbermiş ama eşi Hurşit Bey de 70’e yakın yaşına rağmen ruh ve beden yapısı yönünden diriceymiş.

Dilber Hanım’ın 13 yaşında geldiği evin kapısından kendisini 50 yaşındaki üvey kızı karşılamış.

Felekten nice kâm günleri olan ihtiyar baba sık sık “Sümbülüm!” dediği Neveser’i ancak birkaç yıl kucağında sevebilmiş. Vefat edince, ileriki günlerin bestekarı olacak Neveser Kökdeş’e 10 altın maaş bağlamışlar.

10 yaşında polka besteledi

Neveser’in ilk bestesi 13 yaşında yaptığı bir polka idi. Piyanodaki gelişmesini ise, bir süre gittiği Moda Fransız Kız Okulu’nda (Notre Dame de Sion) kazandığı imtihana borçlu. Nitekim onun, okuldaki piyano yarışmasında aldığı aldığı birincilik de bunu gösterir.

Bir ara Nuhkuyusu’nda oturuyorlardı. Artık genç kızlık çağına girmişti. Gittikçe güzelleşiyordu. Gerçekten babasının ona verdiği “Sümbül” adı gibi uzunca boyu, gür ve dalgalı saçları, omuz başlarından aşağı düşüyordu. Yeşile çalan gözleriyle çevresinde ilgi çekmekteydi. Böyle bir kızın uzun zaman evde kalması pek tabii ki mümkün olamazdı. Nitekim kısmet kapısını çaldı. Edirne Kumandanı Rıfat Paşa’nın oğlu Topçu Mülâzımı Mehmet Ali Üsküdarlı’ya istediler.

Gelin görün ki evlilik ona yar olmadı. Yuva kurmadan yana bir genç kızın umduğu mutluluk kapısı, Neveser eser için ancak iki yıl açık kaldı. Birbirlerini tanımaya yetecek vakit bulamadan eşi I. Dünya Savaşı’nın Çanakkale Cephesi’nde şehit düştü!

Bu evlilikten ortada bir şey kaldı. Bütün ömrünce babasızlık acısını duyurmama endişesiyle çırpınacağı, yaşına bile girmemiş oğlu Adnan.

Uzun süre TRT Radyosu’na giremedi

Bir kimse yalnızlık denizine düşüp görsün!… Onu, oradan ancak ölüm kurtarır, derler. Neveser de bu dünyada 58 yıl (*) yaşadı ama, girdiği yalnızlık denizinden kendini çekip çıkaramadı!.. Kocasından dul kalınca, ilk günler hayal kurdu. Zaten bu şartlar altında iyi bir aileden gelmiş genç kadın başka ne yapabilirdi? Sanatkâr bir mizacı vardı. Gerçeklerden uzaklaşıp, hayalinin enginliğine çekildi. Zaten piyano, tanbur, gitar çalıyordu. Bu müzik aletleri içe kapanışın karanlığında ancak o eline aldığında konuşan birer arkadaş oldu.

Eski Türklerin güzel adetleri vardı. Buna “sıraya saygı” derler. 1947 yılında ağabeyi Muhlis Sabahattin Bey’in ölümüne kadar kendi bestelerini dışarı vermedi. Ağabeyi ise, yeni yeni eserleriyle 500 yıllık Türk müziğinin sınırlarını zorluyordu. İlk defa operet denemeleri yaparak Batı tekniğini, alaturka müzik ile bağdaştırmak çabasındaydı. Neveser de bu faaliyete katıldı.

Sesi güzel ve usul bildiği için kardeşine yardımcı oluyordu. Muhlis Sabahattin’in bestelerini yapıp çaldığı parçaları Odeon ve Colombia plâklarında okuyordu. Zaman oluyor, yurt içi konserlerine birlikte çıkıyorlardı.

Neveser Kökdeş (sağda)

Onların iddiaları vardı. “Meselâ” diyorlardı,”segâh faslında bir şarkı geçilirken, güftesini bilmeseniz de, fasıldan anlayan hemen herkes, şarkıyı mırıltı halinde takip edebilir. Türk müziğini bu yeknesaklıktan artık kurtarmalıyız.” Ama bu yenilik taraftarlarına karşı duranlar ise (hele piyano da bu işe katılırsa) piyanoda çeyrek ses olmadığı iddiasıyla bu şarkıların berbat olacağı düşüncesini savunuyordu.

Bu bakımdan Muhlis olsun, Neveser olsun iki kardeş de radyolarımızda bağdaşmış eskilerin tesiri ile uzun süre radyo evlerinden içeri giremediler.

43 yaşından sonra şarkılarıyla ünlendi

Zaman, yenilik taraftarı bu iki kardeşin yerinde davranışını haklı çıkardı.

Biri operette, biri de şarkıda Batı melodi ve ritmleriyle alaturka musikinin çok güzel icra edildiğini gösterdi.

1947’den sonra Neveser Kökdeş diye bir isim süratle dudakların ve kulakların yollarından gönülleri doldurmaya başladı.

35 yaşında geçirdiği hemiatrofi nedeniyle yüzünün sağ bölümünde geniş bir yara oluşmuş, bu olay nedeniyle aynaya bakmaktan vazgeçmişti. Bu fotoğraf Kökdeş’in ölümünden bir yıl önce çekilmiş.

En çok çiçekleri seviyordu. İçlerinde sümbülleri, babasının vaktiyle kendisine “Sümbül” demesinden ötürü olsa gerek, diğerlerine tercih ediyordu. Fakat hepsinin üstünde sanatını ibadet derecesine getirmişti. Bazen evinde, başucundaki radyoyu bile, kendi şarkılarının çalındığı haberi verildiğinde açılıyordu. Yakınları: “… O zaman” diyorlar “secdeye varıp, vecd içinde şarkılarının çalmışını dinliyordu.”

Konserlerine giderken daima bir çocuk gibi hırçın ve heyecanlı olurdu.

Zaten onda yıpranmamış, taptaze yaşayan yalnız bu tarafı, sanat heyecanı ve gücü kalmıştı.

7 Temmuz 1962 cumartesiyi, pazara bağlayan geceydi. Saat sekizi beş geçiyordu.

Mütevazı döşeli evinin oturma odasının bir kenarındaki kanepeye uzanmıştı.

Yarım kalan bestesi

Her zamankinden daha dalgındı. Bir düşündüğü, bir beklediği var gibiydi.

Sol elinin parmakları şakağını tutuyordu.

Hizmetini gören kadın yemeğini getirdi. Yemek istemediğini söyledi. Biraz sonra dönüp gelen kadın onu, o vaziyette buldu. Seslendi. Fakat Neveser Kökdeş, son sözünü söylemişlerin rahatlığı yüzüne vurmuş, artık cevap vermiyordu…

(Turgut Etingu / 3 Ağustos 1962 / Hayat Dergisi / Redaksiyon ve internete aktaran: Serhan Yedig)

Linkler

Kadın Eserleri Müzesi’nin web sayfasındaki Neveser Kökdeş biyografisi

Aşkı fısıldayan ses: Neveser Kökdeş (Gökhan Akçura’nın yazısı)

 

 

(*) Pek çok kaynakta Neveser Kökdeş’in doğum tarihi 1904-5 olarak geçiyor. Mezar taşında belirtilen doğum tarihi 1902. Bu bilgiyi ileten sayın Zeynep Erdoğan’a teşekkür. Fotoğraf: Turhan Taşan

 

 

 

 

 

 

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!