Selahattin Pınar / Nağmeleri hafızamda tekrarlayıp eskitir, sonra beste yaparım

0

Selahattin Pınar, 1960 Şubatı’nda Kalamış’taki Todori’nin lokantasında sofraya oturduğu sırada geçirdiği kalp krizinden öldüğünde 58 yaşına gireli 2 hafta olmuştu. Geriye kuşaklar boyunca söylenecek 100’e yakın şarkı kaldı. Besteci, 43 yaşında, Radyo dergisine yeni eserlerini anlatırken “Kendimi beste için hiç zorlamam, acele etmem” diyor.

 

Selahattin Pınar tanburu dile getiren bir sanatkar olduğu kadar, içli ve hisli besteleriyle tanınmış bir bestekârdır. Kendisini ziyaret ettiğim zaman, nasıl yetiştiği, nasıl tanbur çaldığı, başından merak uyandıracak ne gibi bir vak’a geçtiği şeklinde, klâsik, hatta demode olmuş suallerle canını sıkacağını sandı, zannederim.

Fakat, aziz dostuma, kendisini bu çeşit suallerle sıkmayacağım teminatını verince, biraz ferahladı.

Kısa bir iki sualcik! dedim:

— Meselâ?

İstanbul Radyosu’nu nasıl buluyorsunuz?

— Ankara Radyosu kadar mükemmel diyemem, doğrusu! Henüz bir tecrübe devresi geçiriyor. Radyoda bir çok amatör ses var. Bunların içinde radyoda okuyacak kadar olanları bulunduğu gibi bir aile toplantısında bile muntazam okuyamayacak olanları var. Tabii bunlar düzelecektir. İstanbul’da da iyi hocalar bulunduğundan genç sanatkârlar yetişecek, gelişecektir. İstanbul Radyosu tesis olunmakla memlekete, sanat’a büyük hizmet yapılmıştır. İkinci suale geçelim?

Yeni besteleriniz?

— Tabii var. Bu sahada da boş durmuyoruz. Güftesi Mustafa Nafiz Irmak’ın olan evcârâ bestem şudur:

“Söndü yâdımda akisler gibi aşkın seheri,

Duruyor, gözlerinin kalbimin üstünde

yeri,

Bikesim, kupkuru yollarda ümitsiz yaşadım,

Bülbülün zarını hiç duymadı gül bahçeleri.

Hepsi bu kadar mı? dedim. Daha yenisi yok mu?

– Hicazdan var… Güfte Fuat Edip Bakri’nindir. O da şöyle:

“Bir bahar akşamı rastladım size,

Sevinçli bir telâş içindeydiniz.

Derinden bakınca gözlerinize,

Neden başınızı öne eğdiniz?

İçimde uyanan eski bir arzu

Dedi ki: Yıllardır aradığın bu!

Simdi soruyorum, büküp boynumu,

Daha önceleri neredeydiniz?”

Sanatkârla konuşurken, ikimizin dostu olan Orhan Temel yanımızda idi. Selahattin Pınar, güfteyi tam bitirmişti ki, Orhan “Yalancıdır hep aynalar!”ı hatırlattı. Selahattin Pınar, hemen atıldı;

— Evet, dedi. Rıza Polat’ın kürdilî hicazkâr makamından bestelediğim böyle bir güftesi vardır. Onu da okuyalım:

“Yalancıdır hep aynalar,

Gir kalbime gör kendini,

Gerçek yüzün bir bende var,

Gir kalbime gör kendini,

Kâh güllerde gül nefesin,

Kâh bülbülde şakrak sesin,

Nere gitsem benimlesin,

Gir kalbime gör kendini.

Pınarlarda akış gibi,

Halılarda nakış gibi,

İlk sevgide bakış gibi,

Gir kalbime gör kendini.”

Acaba? dedim, bunlarla son besteleriniz tamam oluyor mu? İkinci sualin cevabı uzun oldu ama!..

— Bir tane daha hatırladım, o da Selim Ari’nin güftesidir:

“Akşam oluşundan çözülür gönlüme derdin,

Gittin kanatıp aşkımı elden ele verdin, Yalnız benim ol, gel beni öp sen emi derdin.

Görsen beni bir şimdi, gülerdin, deli derdin,”

Bestelerinizi nasıl yazdığınızı sorarsam, sual hududunu aşmaz mıyım acaba?

— Memnuniyetle cevap vereceğim. Ben nağmeleri hafızamda tekrar eder, eskitir, ondan sonra besteyi tamamlarım. Çok defa iki sene sonra okuduğum bestelerim vardır. Aceleye ne lüzum var? Aradan seneler geçer, bir gün notaları karıştırırken, yarım kalan besteyi bulur, şarkıyı tamamlarım. Kendimi beste için hiç zorlamam.

Selahattin Pınar’la görüşmem bu kadarla kaldı. Ayrıldıktan yarım saat sonra İstanbul Radyosu’ndan tanburunu zevkte dinliyordum.

(Y. R. Ö / Nisan 1945 / Radyo Dergisi / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!