Ercüment Batanay / 10 yaşında Mesud Cemil’in 8 ay öğrencisi oldum, ders olarak gördüğüm rahmet budur

0

Tanburî Ercüment Batanay’la eşi genç ses sanatkârı Esma Engin’in, Osmanbey’deki apartmanındayız. Uşaklıgil Apartmanı’nın en üst katına yerleşen bu çifti bezik oynarken yakaladık. Galata Kulesi kadar yüksek olan bu apartmanın merdivenlerinde bir hayli yorulmuştuk.
Bu yorgunluk, geniş dairede koltuklara gömüldüğümüz zaman, hele pencereler açılınca, kısa bir zamanda zail oldu.
Ercüment Batanay:
— İki günden beri ben şarkı okumaya, bizim hanım da tanbur öğrenmeye başladı, diyordu.
İlk resme böyle başlayalım.
Resimler çekildikten sonra, Ercüment Batanay‘a, şarkılar okumaya başladığına inanmadığımı söyledim. Esma Engin:
— Vallahi, Ercüment şarkıları pek âlâ okuyabiliyor. Fakat ben iki gündür tanbur tutmasını öğrenemedim. Değil ki çalmayı… Tanburu tutmak bile bambaşka bir sanat… Bakalım bir sene sonra, inşallah tanbur tutmasını öğrenirim. On sene sonra da çalmaya başlarsam ne mutlu bana…
Sevimli karı-kocaya soruyorum:
— Boş vakitlerinizde daima bezik oynuyorsunuz galiba…
İkisi birden:
— Evet, dediler.
Ercüment sözlerine devamla diyor ki:
— Bizim hanım bezik ustalarına taş çıkartacak kadar iyi bilir. Vidosu 50 lira bile olsa soğukkanlılığından bir şey kaybetmez. Üçüncü vido çekerek blöf bile yapar.
— Sahi, hiç bu şekilde büyük bir blöf yaptığı vâki midir?
– Evet, bana yaptığı vâkidir. Vidosu 30 liraydı. Dördüncü vido çekerek tam 240 liramı aldı.
— İyi para. Ama zannedersem bu para “Ahmet’in cebinden Mehmet’in cebine” hikâyesine benziyor.
— Öyle ama.. 240 lira hiç ümit edilmedik yere rahatça harcanırsa…
— Meselâ..
— Meselâ… Elektrik süpürgesine giderse…
— Fena mı?
Bu sırada Esma Engin hemen atıldı:
— Yarın akşam vidosu 100 liraya oynayacağız.
Dayanamadım, sordum:
— Yabancılarla böyle vidosu yüksek mi oynarsınız?
— Yok canım, en çok 100 kuruşa oynarım.
— Demek ki arada lira kuruş farkı var.
— Evet.
Birbirine aile bağlarıyla tamamen bağlanan bu çiftin nerede tanıştıkları, nasıl evlenmeye karar verdiklerini öğrenmek anılarını işitmek hakikaten merak uyandırıcıydı. Hele onların ağzından dinlemek… Nihayet gökten düşer şekilde şu suali sordum:
— Nasıl sevişip evlendiniz?
Sualini sorunca hareketlerine dikkat ettim. Anide bakıştılar. Bakalım ne söyleyeceklerdi. Bakışmaları pek kısa sürdü. Esma Engin evvelâ konuştu:
— Yani, herkes gibi biz de anlaşarak evlendik.
— Tabiî anlaşarak evlendiniz. Evet, burası muhakkak. Yalnız nerede evvelâ karşılaştınız?
Esma’nın gözleri bir an daldı. Ercüment’e baktı.
Ercüment de:
— Anlat canını ne olacak? dedi. Bunun üzerine Esma şu kısa izahatı verdi:
— Sahneye ilk defa Safiye Aylâ ile beraber Sarıyer’de, Canlıbalık’ta çıktım. Burada beni dinleyen Kristal Gazinosu’nun sahibi Hacı Bey sesimi beğenmiş. Gazinoya angaje etti. Çalışmaya başladım. Bilâhare Kristal’e gelen mesai arkadaşım Ercüment Batanay’ın —ne yalan söyleyim— evvelâ sazına âşık oldum. Aşıklığım tanburundan kendisine geçti.
— Demek sahnede tanıştınız?
Ercüment soracağım suali kesti ve:
— Evet, sahnede tanıştık. Sahne arkasında evlenmeye karar verdik. Son derecede de mesuduz.
— Allah arttırsın.
Zevkle döşenmiş, düzenlenmiş salonda konuşmalarımıza devam ederken Ercüment’in şeker kutusundaki tüm çikolataları 20 dakika gibi kısa bir zamanda bitirişi nazarı dikkatimi çekti:
— Galiba çikolata ile aranız çok iyi! deyince eşi atıldı:
— Bir günde beş kilo çikolata olsa yer. Her gün bir kiloya yakın çikolata yer, dersem sakın şaşmayın. Ben ondan çikolataları daima saklarım. Bir misafir gelince çıkardığım çikolatalar hemen biter. Misafire bir tane ikram ederse beş tane de kendisi yer. Eve misafir gelmeyince çikolataları nereye saklarsam saklıyayım, o gün bulmak için didinir durur. Ekseri de bulur. Tabiî derhal biter.
Bu sözler söylenirken Ercüment, hem çikolata yiyor, hem de:
— Ne yapayım, çikolataya zaafım fazladır, diyor.
Esma Engin’e soruyorum:
— Eşinizle anlaşamadığınız noktalar nelerdir?
Gülerek şu cevabı veriyor:
— Sadece çikolata meselesi…
— Başka bir şey yok mu?
— Emin olun, anlaşamadığımız başka hiç bir şey yoktur. Zevklerimiz, hattâ sevdiğimiz renkler bile aynıdır.
Salonda asılı bulunan ufak bir tanbur ilgimi çekmişti. Sordum:
—Salonun en mutena yerine asılan bu ufak tanburun mutlaka güzel bir hatırası vardır.
Ercüment anlatmaya başladı:
— Ben iki yaşındayken bile musiki âletlerine karşı inanılmaz bir zaafım varmış. Bu vaziyetime bütün ailem şaşırdığı gibi, tanıdıklarım da hayretler içinde kalırmış. Ağladığım zaman elime sıkıştırdıkları çocuk kemanı veya buna benzer bir oyuncakla saatlerce meşgul olurmuşum. Hem de hiç kimseyi aramadan. Babam Kemal Bey’in hocası bulunan Rauf Yekta Bey’in evinde bir gün yaramazlık yapınca elime şu gördüğünüz tanburu verip: “Haydi bakalım yumurcak. Sen şu odaya git, bununla oyna” dediler. Çok memnundum. Tanburla, “Adalardan bir yar gelir bizlere, Aman Allah gözlere bak gözlere…” şarkısını rastgele çalmaya başladım. Hem de okumaya başladım. Rauf Yekta Bey’le babam odaya girdiler. İkisi de hayretler içinde kaldı. Rauf Yekta Bey gözlerimden öpmeye başladı, “Bravo evlâdım” diyordu. Babama da:
— Ercüment’in tanbur üstadı olmaması için hiç bir sebep yok, diyordu. Böylece oğluna ait bulunan tanburu bana hediye edince duyduğum sevincin tarifi imkânsız. 10 yaşıma kadar bu tanbur benim canciğer kardeşimdi. Tanburumla beni o zamanlar İstanbul Radyosu’nda spiker olan Mesud Cemil Bey’e götürdüler. Bu kıymetli hocadan sekiz ay kadar ders aldım. Benim de ders bakımından görüp göreceğim rahmet bu oldu. Bilâhare kendi kendimi yetiştirmeye çalıştım. Her gün en az altı saat tanburumla meşgul oluyor, o kadar ki öğle yemeği yemek ihtiyacını hissetmediğim çok vaki bulunuyordu. Bir taraftan liseye devam ederken, diğer taraftan da konservatuara girdim. Müzik kültürümü burada ilerletme fırsatını buldum. Yedek subaylığımı Erzurum’da yaptıktan sonra tekrar İstanbul’a geldim.
Halen hem konservatuvardayım hem de İstanbul Radyosu’nda gayet muntazaman çalışıyorum.
Esma Engin’e soruyorum:
— Sevdiğiniz bestekâr ve ses sanatkârı arkadaşlarınız kimlerdir? Suale de şöyle cevap verdi:
— Hepsinin ayrı ayrı hususiyetleri vardır. Tercih yapamam.
ImageEsma Engin belliydi ki isim söylemekten, daha doğrusu zülfiyara dokunmaktan kaçmıyordu.
— Ev dışındaki hayatınız nasıldır?
— Ufak otomobilimizle gezmekten başka zevkimiz yoktur. Biz ya evdeyiz, yahut da otomobilde…
— Ev içinde düşkünlüğünüz neler üzerinedir?
— Ev eşyasına çok düşkünüm. Sonra giyimime itina etmek itiyadındayım.
Dairedeki renk âhengi titizliğin numunesiydi. Güzel bir büfenin içine zevkle, şekil verdirilerek dizilmiş kristal takımlar göz alıyordu.
(Zahide Tarhan / 15 Temmuz 1950 / Radyo Dünyası / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

Linkler

Batanay’la 1996’da yapılmış bir söyleşi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!