Şerif Muhittin Targan / Müziği fazlalıklardan arındırmaya, utta sol elin ifade gücünü kontrol altına almaya çalıştım

0

Ut tekniğiyle 20. yy ve sonrasındaki virtüözleri etkileyen Şerif Muhittin Targan aynı zamanda çellistti. Ölümünden birkaç yıl önceki mülakatta ut tekniğine getirdiği yenilikleri anlatırken mızrap kullanımında sadeleşmeden yana olduğunu belirtiyor, sol elin rolüne dikkat çekiyor. İşte bu tarihi mülakatın sorulardan ve tekrarlardan arındırılmış metni.

 

3-4 yaşlarında musikiye fazla sevgi gösterdiğimi büyüklerimden işittim. 5-6 yaşlarında repertuvarımdan bazıla­rı hatırımda. ”Üsküdar’a giderken”, “Kabağı da boynuma asarım” gibi türküler ve Asım Bey’in Rast Peşrevi’nden birinci hâne. Arada yüz bulduğumda bunları annemin misafirlerine piyanoda çalar­dım. O zaman harem-selâmlık vardı. Babam güzel sanatları severdi. Kendi resim yaptığı gibi eski musikimizi dinlemekten çok hoşlanırdı. Bu esnada amcam Ali Cafer Paşa da Ali Rifat Bey’den ud dersi alıyor­du. Arada Ali Rifat Bey, Rauf Yekta Bey, Kanuni Hacı Arif Beyler’in refakati ile fasıllar yapılırken bu müstesna gecelerde selâmlıkta din­lememe müsaade edilirdi. Ertesi sabah odalar temizlenmeden erken­den kalkar, değiştirilmiş, atılmış telleri toplar, marangoza yaptırdı­ğım üç burgulu tahtaya takar, kendi kendime sesler çıkarırdım.

Evde geceleri gizlice ut çalışırdım

Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’ne mensup Hintli Ali Askar Efendi ile 9 yaşında İngilizce’ye başladım. Sert, müsamahasız bir hocaydı. Biraz sonra riyaziyat, tarih gibi dersler de araya girince gündüzleri artık bir kenara çekilip kendi kendime musikiyle uğraşmak imkânı kalmadı. Çok sonra öğrendim, babam dersleri ih­mal ederim diye musikiye başlatmak istememiş, yalnız arada selâm­lıkta fasıl yapıldığı zaman dinlemeyi hiç kaçırmazdım.

10 yaşlarında elime ufak bir ud geçti. Haremde kilitli bir misa­fir odasındaki büyük kanepelerden birinin altına sakladım. Odanın anahtarını muhafaza eden dadıma da kimseye söylememesini rica ettim. Böylece kendime bir çalışma yolu buldum. Gündüz derslerimi­ze benden iki yaş büyük kardeşimle çalışır, gece de beraber dersleri­mizi hazırlardık. Evde herkes yattıktan sonra gece yarısı şamdanı yakar, yattığım oda ile aradaki üç büyük koridoru geçer, udu alır, salonun Marmara’yı, İstanbul’u gören penceresinin önünde kendi kendime yoruluncaya kadar çalışırdım. Sonraları galiba ya idmanım artmıştı, ya yorulduğumun farkına varmıyordum, İstanbul minare­leri görülünce sabahın yaklaştığı anlar, erken kalkanların beni ele verecekleri korkusu ile udu koyar, yatmaya dönerdim.

Böyle birkaç mevsim geçti. Arada gerdaniye kopar, nevâ telinde pasajları çalardım. Bazen o da kopar, diğer teller üzerinde uğraşır­dım. Yeni teller bulup eksikler tamamlanınca evvelce güç gelen şey­lerin kolaylaştığını da hissederdim. Nihayet 13 yaşında uyuyamamak hâli ve yattığım zaman şiddetli çarpıntıların başlaması foyayı meydana çıkardı. Bir gece büyük kardeşimi uyandırdım, an­nemi çağırmasını söyledim. Çarpıntı şiddetle devam ediyordu. Ana elindeki sihri de o gece anladım “Bir şeyin yok oğlum” diye alnımda elini gezdirince sakinleştim ve biraz sonra da uyumuşum.

Ertesi gün Dr. Süleyman Numan Paşa’ya götürüldüm. Bir taraf­tan evde tahkikat artmış, geceleri geç vakit salondan ud sesleri geldi­ği, bazen sabahlara kadar devam ettiği söylenmiş. Her neyse, bu be­nim hayrıma ve lehime oldu. Çünkü derslerimi bitirdikten sonra ak­şamları çalışmama müsaade edildi, Bir müddet sonra büyüklerimle babamın misafirleri beni dinlemeye, odama gelmeye başladılar. Bir gün amcam Şerif Cafer Paşa “Muhiddin, edebiyatı olan bir Batı musikisi âletine çalışsan” ded

14 yaşında Mösyo Riçi’yle çelloya başladım

3 ay sonra Walterman’ın konçertosunu çaldım

Beyoğlu’nda Mösyö Riçi nâmında bir viyolonselistten ders almaya başladım. 14 yaşındaydım, üç ay sonra Walterman’ın Si Minör konçertosunu çaldım. Riçi, amcama bu kadar kısa zamanda bu konçertoyu çalan talebeye tesadüf etmediğini söyledi. Mösyö Riçi yaşlı ve yor­gundu, hocalığı pek sürmedi. Sonra, Klender’in talebesinden Eringer ve Triyanon namında bir hocadan da viyolensel dersleri aldım.

Nasora nâmında bir hocadan solfej dersi aldım. Avrupa’dan bize notalar getirten Beyoğlu’nda mağaza sahibi Mösyö Kopf bir gün İstavri nâmında bir viyolonselisti getirdi. Beni dinlemek istedi. Birkaç eser çaldım. Bazı sualler sordu, sonra babama ve amcama “Yakın­da Romanya’ya gidecektim fakat fikrimi değiştirdim, oğlunuza ders vermek için İstanbul’da kalacağım” dedi ve kaldı. Istavri, meşhur David Popper’in talebesidir. O zamana kadar gördüğüm en bilgili çellistti. Şevkle çalışmaya başladım. Aynı zamanda armoni ve piyanoya başlattı. Bir müddet sonra çıkan 31 Mart İhtilâli’nde çok korktu, İstanbul’dan kaçtı, ben de hocasız kaldım.

Hukuk ve edebiyat fakültelerinden

mezun olana kadar 5 yıl müziğe ara verdim

O sırada Hukuk Fakültesi’ne başladım ve sonra ikinci sınıfta  Edebiyat Fakültesi’ne de yazıldım, her iki şubeyi beş se­nede bitirdiğim müddet zarfında musikiye hiç çalışamadım. Arada bildiklerimi çalardım fakat yeni bir şey öğrenecek kadar uğraşmaya vaktim olmazdı. Diplomalarımı aldıktan kısa bir müddet sonra Ci­han Harbi başladı. Sonra, Hicaz’da çıkan isyan üzerine babam Mek­ke Emîri tayin edildi. Harbin sonuna kadar pederimin maiyetinde bulundum. Harbin devamında da musiki ile hiç meşgul olamadım.

İmparatorluğun dağılmasından sonra ailemiz çok şey kaybetmişti. Geniş bir ailenin başında bulunan babamı hiç olmazsa kendi yükümden kurtarmak için bir san’atkâr olarak hayatımı kazanmak üzere 1924’te Amerika’ya gittim. New York’ta evvelce İstan­bul’da konser verdikleri zaman tanıdığım Sirki Kuartet’in çellisti Kvaski’ye rastladım. Bu zat mükemmel bir müzisyen ve çello üstâdı idi. Vihan ile Hugo Becker’in talebesidir. Viyolonsel edebiyatına dair mühim parçalara çalıştıktan sonra kendisine çalar, o da piyanoda refakat ederdi. Fikirlerinden, tenkitlerinden istifade ettiğim en son hocam başkadır.

1928’de New York Town Hall’daki ilk

resitalimden sonra çok sayıda davet aldım

New York’ta bir taraftan bir konsertist için lâzım gelen repertuvarı hazırlarken trio, kuartet, sonatlar çalarak hayatımı kazanmak­taydım. Bütün kritiklerin geldiği Town Hall’deki konserimi ancak dört sene çok çetin mücadelelerden sonra verebildim. Konser umdu­ğumdan muvaffakiyetli oldu. Town Hall 1800 (doğrusu 1500) kişi alır, dolmuştu. Konserimde programım haricinde bis olarak dört eser ud ile, üç parça da viyolonsel ile çalmaya mecbur oldum. Kritiklerde cömert davrandılar. Bu konserimde evvelâ viyolonsel ile Saint-Saens’in do minör ve Locatelli’nin re majör sonatlarını, kısa bir fasıladan sonra ud için yazdığım parçalardan dördünü çaldım ve sonra yine viyo­lonsel ile Bach, Debussy, Ravel ve David Popper’dan eserlerle konser sona erdi.

O gece konserimde Leopold Godowsky gibi dünyanın en büyük piyanistlerinden birinin bulunması ve konser bittikten sonra artist odasına gelip herkesin içinde “Konser şâyân-ı hayret idi, sizinle iftihar ederim” diyerek tebrik etmesi, sanat hayatımda kazandığım en unu­tulmaz kıymetli hatıralardan biridir.

Ertesi günü beni öğle yemeğine beklediğini söyledi. Godowsky’ye gittiğim zaman bir düzine gazete aldırmış, hepsinin konserime ait kısmını kestirmiş, bir demet yapmış, ben odaya girer girmez “Bun­lar senin tâc-ı zaferindir. Kritikler bazı çok aksi olurlar, bir gecede ka­lemleriyle bir sanatkârı gömerler. Sizin hakkınızı tammışlar, bunları saklayın” dedi.

Şunu da hemen söyleyeyim: Kendisi ile dost olarak senelerce bera­ber buluşmak ve birkaç defa da beraber çalmak bahtiyarlığına nâil olduğum bu eşsiz sanatkârın üzerimdeki tesiri, unutamayacağım derecede derindir.

Bu konserden sonra New York haricinde Boston, Detroit gibi şehirlerde konserlere davet edildim. Faaliyet sâham genişlemeye baş­ladı. Ertesi seneye büyük davetler aldım fakat o sırada müthiş bir malî krizin zuhuru konserlerimi de altüst etti. Bu talihsizliğe rağ­men sanat hayatıma devam ettim.

1932 senesinde hastalandım. Doktorlar ümitsiz bulmuş, nihayet tiroid ameliyatı geçirdim. Birkaç sene sahne heyecanından uzak durmamı, yorulmamamı ısrarla söylediler. Amerika’dan ayrılmaya mecbur oldum, İstanbul’a geldim. Hastalığımın âmâları­nı atlatıncaya kadar çok sıkıntılı aylar geçirdim.

1936’da Bağdat Konservatuvarı’nı

kurdum, 12 sene ders verdim ve yönettim

1934’te İstanbul’da ilk konserimi verdim. 36’da Irak Hükümeti’nin davetini kabul ederek Bağdad’a gittim. Orada Mâ’hede’l-Musiki’nia kurucusu ve başkanı olarak bulundum. Ayrıca ud ve viyolonsel sınıflarına hocalık ettim. Dört sene sonra bu müesseseye resim, hey­keltıraşlık ve temsil şubeleri de ilâve edildi ve adı “Güzel Sanatlar Müessesesi Mâ’hede’l-Funûn-ı Cemîle” oldu.

Bir aralık udlarını İstanbul Radyosu’nda dinlediğiniz Cemil Beşir, Münir Beşir, Selman Şükür gibi sanatkârlar 7 sene ud sınıfı­ma devamla diploma alan talebemdendir.

12 sene bu müessesenin başkanı olarak bulundum. Sıhhî se­bepten 1948’de ayrılmaya mecbur oldum. Avdetimde, İstanbul Konservatuvarı İlmî Kurul Başkanlığı’nda kısa bir müddet bulundum, o zamanki şerâit dahilinde hizmet edemeyeceğimi anladığımdan 1950’de çekildim.

Muhtasar surette sanat hayatımın çizgisi bundan ibarettir.

En etkilendiğim sanatçı Tanburi Cemil

Musikimizde kimlerden istifade ettiğimi de söyleyeyim: Udda “Şu parmağı böyle, mızrabı şöyle kullan” diye hiç kimseden ders alma­dım. Çocukluğumda dinleyerek rahmetli Ali Rifat Bey’den çok isti­fadem oldu. Kendisinden Itrî, Zaharya, Halim Ağa, Dede gibi büyük üstâdların eserlerini geçtim. Sonra makamlar ve usuller konusunda Zekâi Dedezâde rahmetli üstâd Ahmed Efendi’den faydalandım.

Şark Musiki âletleri üzerinde dinlediğim ve üzerimde unutulmaz tesir bırakan en müstesna sanatkâr, tanburunu mızrap ile çaldığı zamanki Cemil Bey’dir.

Udun, aldatıcı bir kolaylığı vardır. Altı telin düzeni doğru oldu mu, yanlış sesle doğruyu fark edecek kadar da kulağı olan bir kim­se, biraz da perdeleri öğrenince bir şeyler çalmaya başlar. Bu sûrette çalışmaya devam eden peşrevleri, semaileri, şarkıları da geçer; biraz sonra udîler sınıfına katılır.

Ben bu kadarla kanaat etmedim.

Ut icrası anlayışım

Ufak bir misal söyleyeyim: Çalışırken daima musiki cümlelerinde lüzumlu ve ölçülü mızrapları kullanmaya ve lüzumsuz olanları kul­lanmamaya dikkat ettim. Açık perde ile kapalı perde arasındaki key­fiyet farkını da daima göz önünde tuttum. Sol el tekniğinde ifade kud­retini kontrol altında bulundurmak için lüzumlu bulduğum yerlerde açık teller yerine kapalı perdeleri kullanmayı âdet edindim. Bunlar içinde kendimce mantıkî gördüğüm parmaklarla mızrapları birbirine bağlamaya çalıştım. Hâlâ bu mühim nokta beni çok meşgul eder.

Tabii, her iki elin gayesi bir maksada hizmettir; o da sazdan kabil olan en güzel sesleri çıkararak nağmenin en beliğ ve nüanslı bir su­rette sâmiaya varmasıdır. Meselâ bir nağme birkaç türlü icra edile­bilir. Açık telleri gelişigüzel kullanarak, açık telleri kullanmayarak, bir de istenen rengin icabına göre açık ve kapalı perdeleri müşterek kullanarak ifade edilebilir.

Utun en iyi icracıları İstanbul’dan geçti

Kitâbul-Aganî gibi eserlerde ve Garp müsteşriklerinin musiki tarihlerinde, bilhasa İngiliz müsteşriki Farmer’ın Feylesof el Kindî, Farâbî ve İbni Sina gibi büyük bilginlerin udlarına dair faydalı malû­mat vardır. Yalnız o zamandan kalma yazılmış eserler elde olmadığın­dan udun üzerinde ne yaptıkları, ne dereceye vardıkları bilinmiyor. İbrahim Musulî’nin bir talebesi Endülüs’e gitmiş, orada udu tâ’mîm etmiş. O zamana kadar kullanılan mızrap bir nevî tahtadan veya de­riden yapılırken kartal kanadından mızrabı ilk kullanan bu zattır. O devirde en sağlam teller de aslan bağırsağından yapılanmış.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında udu kullanan ülkeler imparatorluğa dahildi. İmparatorluğun merkezi İstanbul olduğundan, muhtelif yerlerde yetişen değerli sanatkârlar ekseriyetle bir vesileyle İstanbul’a gelmiş. Şark sazlarımızın üstadları İstanbul’da toplanmış ve yetişmiştir. Ud da öyle olmuştur.

Zamanımızda udun çalındığı ülkelerde bulundum. En iyilerini dinledim. İstanbul’dakileri üstün buldum. Benim yetiştiğim üstâdlardan bu hususta edebî malûmat da azdır. Meselâ udu Türk Musi­kimizde kullanmaya başlayan Şakir Paşa derler. Altıncı kaba dügâh telini ilâve eden de Şakir Paşa imiş. Sonra Udî Yaver Bey, Ali Rifat Bey, Nevres Bey, vesaire yetişmiş. Şakir Paşa’dan evvel İstanbul’da ud pek bilinmiyor diye işitmiştim. Halbuki birgün Nefî’yi okurken bir gazelinde şu beyte tesadüf ettim: “Mutrip alsın eline udu yanınca biz de / Yanalım, yakılalım bir dem-i dilsûz edelim”.

Şakir Paşa, Abdülhamid zamanına yetişmiştir. Malûm olduğu üzere, Nefî, 17. asırda 4. Murad zamanındadır. Belki klâsik musiki fasıllarına girebilecek üstâdlar Şakir Paşa’dan evvel henüz yetişmemişti.

Rahmetli Rauf Yekta Bey’in eski fasıllara ait yazılarında da bu noktayı tenvir eden bir izaha tesadüf etmedim.

60 yıllık çalışmam sanat

dediğimiz okyanusta bir hiçtir

Seneler evel hükemâdan birinin nasihatlerine ait kitabı okuduğum zaman “Mümkün olduğu kadar kendinden bahsetme” sözünü çok beğenmiştim. Bu sözü unutmadığım halde sualleriniz dolayısıyla şim­di aksine hareketimden şu anda mahcubum.

Bir itirafımı da ekleyerek sözümü keseyim:

Musikiye 60 seneyi geçen çalışmamdan sonra, bugün bana gö­rünen san’at ufku karşısında o uzun intisabımın bir sıfırdan ibaret olduğuna kaniim.

(1963’teki radyo mülakatından aktarılmıştır)

Not: Metinde geçen besteci Walterman, Sirki Kuvartet kaynaklarda bulunamamıştır. İsimlerin yazımındaki hata telaffuz, bilgi ya da deşifre yanlışından kaynaklanmaktadır.

Linkler

Şerif Muhittin Targan: Azametli bir çalışma azmim var, okumak, çello çalmak, resim yapmak istiyorum

Şerif Muhittin Targan: Yerel müzik ancak evrensel şekle büründüğünde dünya seyahatine çikabilir

Hakan Cevher: Şerif Muhiddin Targan’ın Hayatı ve Eserleri

The New York Times’ın 24 Ağustos 1924’te Şerif Muhittin hakkında yayımladığı haber

Mülakatın ses kaydı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!