Zeynep Gedizlioğlu / Esin kaynağım karşılaşmalar, yoka sanat yapmak bence anlamsız

0

Zeynep Gedizlioğlu’nun adını birkaç yıl önce ilk kez, İngiltere’nin çağdaş müzik misyonerlerinden Arditti Dörtlüsü’nün repertuvarına giren eseriyle duymuştuk. 2010’da Güneybatı Alman Radyosu (SWR) onun eserlerinden oluşan bir konser düzenledi. SWR Orkestrası aynı repertuvarla Freiburg ve Baden-Baden’de konserler verdi. Ve nihayet geçen hafta müziğin Nobel’i olarak bilinen Ernst von Siemens Müzik Vakfı ödülüne layık bulundu. 2012’nin Genç Bestecisi ilan edilen üç isim arasında yer aldı. 11 yıldır Almanya’da yaşayan 35 yaşındaki Zeynep Gedizlioğlu, kibrit kutusuyla bile müzik yapmaya hazırlıklı bir müzikçi. “Bugüne kadar oda müziği toplulukları için yazmıştım, şimdi orkestra eserleri yazmak için elimin kaşındığını hissediyorum” diyor.

 

Tiyatro ve resim konuşulan evde büyüdünüz, sizi müziğe çeken neydi?

– Ailemde müzisyen yoktu. Annem Şahika Tekand tiyatrocu. Biyolojik babam Levent Gedizlioğlu ise içmimar. Baba kabul ettiğim ressam Esat Tekand iyi bir müzik dinleyicisidir. Evimizde gün boyu radyodan TRT 3’ü dinlerdik. Ayrıca Esat rock müziğine meraklıydı. King Crimson, Led Zeppelin, Deep Purple, Pink Floyd çalınırdı evimizde. Bunlar benim algılarımı açtı. Annemin ve babamın sanatçı olduğunu fark etmem, onlara hayranlığım, beni de sanata yaklaştırdı.

Müziğe ilginiz nasıl fark edildi?

– Eric Satie’yi çok severdim. Misafirliğe gittiğimiz bir evde, ilk kez piyanonun başına geçip Gymnopedie’leri çalmaya çalışmıştım. Sanırım bu ilk sinyaldi. Defterime Queen’in “A Night at the Opera” albümünden şarkıların sözlerini yazdığımı hatırlıyorum. 9 yaşında, annem ve Esat’la İstanbul’a taşındık. Caz ve rock konserlerine giderdik. Bu dönemde müzikçi olmaya karar verdim.

Tüm besteciler neden erkek

Konservatuvarda obua gibi zorlu bir çalgı sınıfına alınmanız şevkinizi kırmadı mı?

– Sınava girerken enstrüman tercihim yoktu. Öncesinde, konservatuvarda hocalarının düzenlediği birkaç günlük kursa katıldım. Sınav sonucu “obua” dendiğinde, ilk iş eve gidip Meydan Larousse’a bakmıştım. Ne tür bir enstrüman olduğunu buradan öğrenmiştim. Konservatuvarda müziğin sihirli dünyasına gireceğimi, dilini öğreneceğimi, bu bilginin beni zenginleştireceğini biliyordum. Arzum gerçekleştiği için en mutlu günlerimi yaşıyordum. Müzik birden bire hayatımın merkezine yerleşti. Her cuma İDSO’nun konserlerine gidiyordum. Obua’da da çok çalışarak iyi bir düzeye ulaştım. İkinci yıl piyano öğrenimi başlayınca, ilk bestelerim ortaya çıktı. Gülper Refiğ’in verdiği Müzik Tarihi dersinde bestecilerin hayat öykülerini öğrendikçe, onların tüm yaşamlarını tutkuyla müziğe adadıklarını gördükçe kararlılığım pekişti. Bir yandan da tüm bestecilerin erkek olmasına tepki duyuyor, ben de besteci olacağım, diyordum…

Kompozisyon bölümüne geçişte sorun yaşadınız mı?

– Ortaokul bitip sıra liseye gelince kararımı vermiştim. Fakat ilk yıl sınav tarihini kaçırdım. İkinci yıl, o güne kadar yazdığım 12 besteden üçünü notaya alıp, sınava girdim. İlhan Usmanbaş , Cengiz Tanç, Erçivan Saydam gibi benim efsane olarak gördüğüm isimler sınav jürisindeydi. Tanç’ın Londra’da seslendirilmiş bir bestesini radyoda dinledikten sonra, onunla koridorda karşılaşmak bile beni çok heyecanlandırıyordu. Sınavda bestelerimden ikisini sonuna kadar dinlediler. Sonra “şurada ne düşündün, şöyle yapsan daha iyi olmaz mı” gibi besteciler arasında sohbete dönüşen bir konuşma oldu. Sınavdan çıktığımda sevinçten sincap gibi zıplıyordum. Önce Erçivan Saydam’ın sonra Cengiz Tanç’ın öğrencisi oldum. Tanç vefat ettikten sonra Babür Tongur ve Hasan Uçarsu ile çalıştım.

Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda eğitim Adnan Saygun tarafından biçimlendirilmiş, sonrasında onun öğrencileri tarafından sürdürülmüştü. Siz de bu ekole bağlı mı yetiştirildiniz?

– Ağırlıklı olarak Fransız ekolüyle yetiştirildim. Temel derslerimizde hocalarımız hassastı, bizi çok donanımlı yetiştirdiler. Usmanbaş’ın derslerinde Morton Feldman’dan John Cage’e tüm çağdaş bestecileri, akımları öğrenmiştik. Kişisel üslup konusunda özgürlükçüydüler. Usmanbaş ve Tanç’ın ders kalitesi, özgürlükçü ortamı sonraki yıllarda Almanya’da karşılaştığım eğitimden aşağı değildi…

İlk eser siparişimi 15 yaşında aldım

Gedizlioğlu, Siemens Vakfı Ödülü’nü kazanmıştı.

Konservatuvar yıllarında sizi en çok etkileyen keşifleriniz, tanışmalarınız nelerdi?

– John Cage’in sessizlikten oluşan “4 Dakika 33 Saniye”si beni çok etkilemişti. Müzik kavramlarının dışına çıkıp felsefi bir yaklaşım getirmesi, düşündürmesi önümde yeni ufuklar açtı. Bartok’un yaylı çalgılar için yazdığı eserlerdeki derin melankoli, bize çok yakın gelen sesi beni çarpmıştı. Daha sonra tüm eserlerini inceledim. Edgard Varese’in oda müziğinde nefesli sazları kullanımı, beni de uzun süre bu konuda düşünmeye sevketti. Hatta bu etkiyle altılı yazdım. Müziğin kaynağını doğada araştıran Oliver Messien, bir başka şaşırtıcı karşılaşmaydı. Felsefe derslerinde Kant, Bergson’la tanışmam önümde hayatı kavrama, sözel ifade açısından yepyeni pencereler açtı. Her derste yeni bir şey keşfetmenin heyecanıyla okulda üst sınıfların da derslerine giriyordum. Hatta 2000 yılında mezun olduktan sonra da çağdaş müzik derslerini izlemeyi sürdürdüm. Örneğin o dönemde ABD’den dönen Hasan Uçarsu ‘nun dersinde Gyorgy Kurtag’ı ilk kez dinlemem, ardından onun diğer eserlerini keşfetmem üzerimde derin bir iz bıraktı.

Yüksek lisans için neden Almanya’yı seçtiniz?

– Saarbrücken Yüksek Müzik Okulu’nda okuyan bir arkadaşım, eğitim düzeyinin yüksekliğinden bahsetmişti. Kompozisyon bölümünden bir hocayla telefonda konuştuğumda, üslubundan çok etkilendim. Mezunuyet sonrası bir yıl okulumda solfej dersleri vermiştim, para biriktirmiştim. Saarbrücken’deki okulun yıllığı 127 Euro’ydu. Türkiye’den burs bulamasam da başarabileceğimi düşünüp 2001’de Almanya’ya gittim. İlk yıldan itibaren farklı kurumlardan burs aldım, geçen yıla kadar eğitimimi bursla sürdürdüm.

Ekol farklılığı sorun yarattı mı?

– Yüksek lisans için gelmiştim, fakat kural gereği üniversitenin üçüncü sınıfından başladım. Fransız ekolüyle yetişmenin zorlukları sorun yaratsa da hızla uyum sağladım. Yaşadığım en büyük değişim, piyanonun başından kalkıp, sadece kağıt ve kalemle beste yapma alışkanlığını kazanmamdı. Almanya’da seviye sınavlarında bile piyano kullanılmıyor. Öğrencilik dönemim bittiği halde bu alışkanlığı sürdürüyorum. Besteler bittikten sonra, nasıl tınlayacağını görmek için piyanonun başına oturuyorum.

Eserleriniz ilk kez ne zaman seslendirildi, ilk siparişinizi ne zaman aldınız?

– 1991’de, daha kompozisyon bölümüne girmeden, solo piyano için yaptığım bestelerden bazıları 1995’te Neslihan Bayraktar’ın resitalinde seslendirildi. 2000’de Metin Ülkü, Çağdaş Türk Kadın Bestecileri başlıklı konserde üç eserimi yorumladı. 15 yaşında, annem Beckett’ın “Sözsüz Oyun 2″si için benden müzik istemişti. Ardından Çapa Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu bir oyun için toplam 50 dakikalık müzik istedi. Yazdıklarımı teslim ettiğimde, müzikler için oyuna yeni bir bölüm eklediler. Yurdışından ilk sipariş 2002’de Fransa’nın Forbach kentindeki Rendez-Vous Musique Nouvelle adlı festivalden geldi.

Güzel kadınsın, kendine dikkat et

Almanya’daki müzik eğitiminiz sırasında müziğe bakışınızı değiştirecek, önünüzde yeni ufuklar açacak olaylar yaşadınız mı?

– Almanya’ya gittikten iki ay sonra, komşu Fransız şehirlerinden birinde Karlheinz Stockhausen’ın operası sergileniyordu. Önden bir bilet aldım. Temsil sırasında Stockhausen önümdeki kumanda masasında, elinde partisyonla eserini takip ediyordu. İlk kez büyük bir besteciyi, konserde görüyordum. Eser bitiminde tanıştım, biraz sohbet ettik. Bu karşılaşma beni şevklendirdi. Saarbrücken’de Thea Brandmüller, Strasbourg’da İtalyan besteci Ivan Fedele, Karlsruhe’de Wolfgang Rihm’le çalışmak benim için büyük şanstı. Okulun kütüphanesinde tesadüfen CD’sini bulduğum Kurt Schwitters’in “Ursonate”si üzerimde büyük etki yaptı. Festivallerde, atölye çalışmalarında da çok şey öğrendim. Darmstadt Yeni Müzik Günleri’nde tanıştığım, bestelerimi dinledikten sonra beni Avignon’daki atölye çalışmasına davet eden Toshio Hosokawa’nın sözünü hiç unutmuyorum: “Önünde güzel bir yol var. Özel bir müziğin var. Fakat dikkatli ol. Sen bir kadınsın, üstelik güzel bir kadınsın. Hayat senin için pek kolay olmayacak…” İlk karşılaşmamızda söylediği bu söz beni çok şaşırtmıştı. Daha sonra diyaloğumuz sürdü.

Müzik eğitiminizi tamamladınız mı?

– Evet, iki yıl önce Karlsruhe Müzik Üniversitesi’nde sanatta yeterlilik, yani doktoramı tamamladım. Bundan sonra mümkün olduğunca eser yazmak, Türkiye ve Almanya arasında yaşamak istiyorum.

Paris’te IRCAM’daki yedi aylık çalışmanız elektronik müziğe bakışınızı değiştirdi mi?

– Elektronik müziği merakla dinliyorum. Fakat besteci olarak pek sempatim yoktu. Beyaz odalarda, teknisyenlerin kullandığı bilgisayarların ürettiği seslerle çalışmak bana çok irkiltici geliyordu. Elektroniğin beni neden bu kadar rahatsız ettiğini anlamak için Almanya’da elektronik müzik eğitimi almıştım. Daha doğrusu bu konudaki bilgisayar yazılımını kullanmayı öğrenmiştim. Bu programı kullanmaya başlayınca, sıradan cisimlerin seslerini, önceden kaydedilmiş sesleri kesip beste yapma yolunu öğrenince bu keşif beni çok heyecanlandırdı. IRCAM’da ise yedi ay, günde sekiz saatlik eğitimde, anlık ses değiştirme dahil elektonik müziğin farklı uygulamalarını tanıdım. Fakat elektronik müziğe hâlâ mesafeliyim. Her seferinde amaca uygunluğunu sorgulamak koşuluyla gelecekte kullanabilirim. Gelecekte akustik çalgıları kullanma fırsatı elimden alınırsa, bir kibrit kutusuyla bile müzik yapabilecek donanıma sahip olmam gerekiyor. Bu bağlamda elektronik müziği de tamamen reddetmiyorum.

Sıradaki dört eser

Besteci olarak size en yakın gelen form hangisi?

– Yaylı çalgılar dörtlüleri ilk tutkum. Resimde kullanılan, izleyiciye tüm renkleri hayal etme fırsatı sunan, karakalem tekniğine benzetiyorum. Yaylı çalgılardaki çok küçük hareketlerle büyük etkiler yakalanabiliyor. 2003’de ilk dörtlümü yazdım. 2007’de Susma geldi. 2009’da yaylı dörtlü ve soprano için yazdım. Geçen yıl yaylı çalgılar üçlüsü için sipariş bir eser besteledim. Org ve yaylılar üzerine bir eser üzerine çalıştım. Şimdilerde 15 kişilik yaylı çalgılar grupları için yazmayı seviyorum.

Peki senfoni orkestrası?

– Orkestra devasa bir yapı. Altı yıl öncesine kadar, bu büyük yapıyı kontrol edemeyeceğimi düşünüyordum. Gereken özgüveni kazandım. Hatta şu anda ellerim kaşınmaya başladı…

Müziğinizin karakteristiklerini nasıl tanımlarsınız?

– Besteye başladığımda, malzemeyle ilişki kurduğum andan itibaren her şey adeta kendiliğinden gelişiyor. Müziğimde hareketten ve açıkça duyulan melodiden kaçmıyorum. Çelişkiyi seviyorum. Fakat bunu sadece kontrast yaratmakta kullanmıyorum. Benzerlikleri, tekrarları kullanarak çelişkiyi bu yapının içine yerleştirmekten, gerilim ve çözülme arasında müziği örgütlemekten, kısacası tüm bunlarla oynamaktan keyif alıyorum.

Müziğiniz nerelerden besleniyor?

– Beni, müziğimi yapmaya iten, sanatsal anlamda soyut bir imge de olabiliyor, hayatta gözlemlediğim ya da tecrübe ettiğim somut bir olay da… Çok eski zamanlardan gelen, “arkaik2 ve sadece birbirini izleyen birkaç sesten oluşan küçük bir antik Yunan melodisi, eğer onunla entellektüel ama daha da önemlisi duygusal derin bir bağ kumuşsam eğer, beni yıllarca meşgul edebilir, müziğimin çıkış noktası veya malzemesi olabilir. Burada ama, bu müziksel besin kaynağının ne olduğundan daha önemli olan iki nokta var benim için: Birincisi, “ne” sorusundan çok, “nasıl” sorusuna cevap bulmaya çalışmak. Yani, bu soyut malzemeyle ya da somut bir olayın bende bıraktığı etkiyle nasıl bir bağ kuracağım sorusuna, besteyi yaparak cevaplamaya çalışmak. İkincisi de, bana müzik yaptıran şeyle olan bağın gücünün derecesi. Bağ yerine Rollo May’in kullandığı terimin Türkçe çevirisini de kullanıp “karşılaşma” da diyebiliriz. Ve bu “karşılaşma” çok yoğun olmalı. Yoka sanat yapmanın, ne onu yapan ne de alan tarafından, gerçekten bir anlamı olduğunu düşünmüyorum.

Arditti’nin repertuvarına giren, Hrant Dink’e ithaf ettiğiniz yaylı çalgılar dörtlünüz “Susma” yazılmış, hazır bir eser miydi, yoksa cinayetin etkisiyle daha sonra mı yazdınız?

– 19 Ocak 2007’de, Hrant Dink’in öldürülmesinden birkaç saat sonra, binlerce kişi kendiliğinden Rumeli Caddesi’nde toplanmıştı. Ben de oradaydım. Agos’a doğru yürürken, toplanan kalabalığın sloganlarını uzaktan duyuyordum. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” diye bağırıyorlardı. Ortamın duygusal yoğunluğu bir yana, binlerce kişinin korosu müzikal açıdan çok etkileyiciydi. Bu seslerle dörtlünün ilk fikirleri hafızamda belirmeye başladı. Hatta ismini “Susma” koymaya karar verdim. O gün birçok his içiçe geçmişti: Çok yoğun bir hüzün, öfke, engellere karşı ilerleme arzusu… Dörtlüyü tamamlayana kadar bu duyguları içimde yaşattım. Eserimde hem kendime “korkma, susma” diyorum. Hem öldüğünü bildiğim halde Hrant Dink’e “susma” diyorum. Hem de dinleyicilere… Eserin ilk seslendirmesi, 2007 Temmuzu’nda Arditi Dörtlüsü tarafından, Lüksemburg’da yapıldı…

Dans etmeyi severim, karakalem çizim yapıyorum

Besteci olarak ses dünyanızda, ileri soyutlama düzeyinde de olsa, başta halk müziği olmak üzere geleneksel müziklere yer var mı?

– Bizans müziğine her zaman büyük bir yakınlık duydum. İzmir’de doğup, uzun yıllar da İstanbul’da yaşayıp, iki şehrin bu kozmopolit havasını çocukluktan beridir solumuş olmanın kaçınılmaz bir sonucudur bu belki de… Ve sanıyorum ki bunun, ses dünyamı kaplamasına, giderek daha da fazla izin veriyorum.

Şu sıralarda neler dinliyorsunuz, klasik müziğin dışında neler dinlersiniz, diğer müzik türlerinin konserlerine gider misiniz?

– Birkaç gündür, yönetmen Tarkovsky’nin anısına yapılmış bir CD’den Beat Furrer’in “Face de la Chaleur”ünü, Wolfgang Rihm’in “Bildlos / Weglos”unu, György Kutag, Luigi Nono gibi çağdaş müzik bestecilerinin müziklerini dinliyorum. Boulez’in orkestra için “Notations”unu uzun süre sonra tekrar dinlemekteyim… Klasik ve çağdaş müzik dışında, birkaç aydır, Jeff Buckley, Kate Bush, Hugues Aufray, David Sylvian ve Lübnan, Irak, Filistin halk müzikleriyle, Endülüs müzikleri arasında gidip geliyorum.

Hobileriniz ve diğer uğraşılarınız?

Galiba hiç hobim yok. Ama beste yapmak dışında, yaparken keyif aldığım birkaç şey var evet: Müzikten resime geçiyorum bazen, bir evin başka bir odasına geçer gibi. Kara kalem çizim yapıyorum. İki üç saatlik uzun yürüyüşler yapıyorum. Piyano çalıp şarkı söylüyorum. Dans etmeyi de severim…

Şu anda sipariş alınmış, üzerinde çalıştığınız kaç beste var?

– Biri henüz kesinleşmemiş üç sipariş var. Karlsruhe’de 16 Mart – 6 Nisan arasında 21’inci Avrupa Kültür Günleri düzenlenecek. Bu kapsamda hocam Wolfgang Rihm’in 60’ıncı yaşını kutlama amacıyla özel bir konser düzenlenecek. Bana da eser siparişi verdiler. 12 kişilik bir grup için, Rihm’in müziğine göndermeler yapan bir eser yazıyorum. 5 Nisan’da seslendirilecek. Türkiye’den CRR ve Ulucan Kardeşler, keman, piyano, viyola, Bulgar gaydası ve perküsyon grubu için eser siparişi verdiler. Bunu da yıl sonuna yetiştirmem gerekiyor. Ardından Alman Alepf Gitar Dörtlüsü için bir eser besteleyeceğim.

Siemens Ödülü kariyerinizi nasıl etkiledi? Gelecekte sadece siparişlerle mi yetineceksiniz, beste yarışmalarına katılmayı düşünüyor musunuz, bu konuda yakın gelecek için hedefleriniz neler?

–  Bu ödül henüz çok taze, açıklanalı bir hafta oldu. Belki burada, şimdiden, somut bir gelişmeden, bir projeden bahsedebilirim: Bu ödül dolayısıyla, müziklerimden oluşan bir portre CD yapılacak ve yorumlayanlar arasında Ensemble Modern, Arditti Quartet gibi topluluklar olacak. Bunun dışında, hayatımda nasıl bir etkisi olacağını zaman gösterecek. Beste yarışmalarına, öğrenciliğim sırasında, zannediyorum iki defa katıldım. Bunlardan birinden Franz-Liszt Bestecilik Ödülü gelmişti 2005 senesinde. Beste yarışmalarına çok sık başvurmamış olmamın özel bir sebebi yok, böyle bir alışkanlık geliştirmedim kendimde, herhalde ondan. Benim daha çok ilgilendiğim, değişik ülke ya da şehirlerdeki sanatçı rezidansları; bu seneki projeleri gerçekleştirdikten sonra, önümüzdeki sene için böyle bir hedefim olacak sanıyorum.

(Serhan Yedig / 5 Şubat 2012 / Hürriyet)

 

Linkler

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!