Yaz Baltacıgil / Çekirdekten yetiştim, neredeyse bir kaldırım çalgıcısı gibi

0

Yaz Baltacıgil, uzun yıllar İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın, daha sonra Borusan Filarmoni’nin kontrbasçılığını yaptı. Aynı zamanda cazcı, rock’çu ve bohemdi. İstanbul’daki caz kulüplerinden Nardis’te, gitarcı Ricardo Moyano ile unutulmaz konserler verdi. Dahası çellist Efe Baltacıgil ve kontrbasçı Fora Baltacıgil gibi iki usta müzikçi yetiştirdi. Baltacıgil, 2001 Kasımı’nda, Roll Dergisi’nden Derya Bengi’ye rengarenk müzik serüvenini anlatmıştı.

Filiz Ali, “Üç kuşaktır müzisyen bir aile… Baltacıgil Ailesi, Bach Ailesi’nden farksız” diyor.
Yaz Baltacıgil: Çok abartmış.
Babanız Faik Bey’den başlayalım.
– Babam müziğe de, edebiyata da çok meraklı bir avukattı. Klasik kemençe ve keman çalardı. Türk müziği hakkında her şeyi bilirdi. Aruz vezniyle yazdığı harika şiirleri vardı. Ben Zongudak’ta TED’de okuyordum, bana “okulları o biçim bitir, doktor ol, mühendis ol” gibi baskılar yapmadı. Sınıfta çaktığım sene bana hemen bir gitar aldı. “Madem istiyorsun, yap bakalım” dedi. Çünkü devamlı radyodan Beatles dinliyordum, sene ‘63, ‘64 filan… Kendi kendime müziği öğrenmeye başladım. Kız kardeşim de böyle bir yoldan geçerek müzisyen oldu.
Anneniz?
– Ev hanımı. O da müzikle çok haşır neşir bir aileden geliyor. Dedem bir deniz subayı ama acayip iyi bir neyzen. Anneannem tanbur çalarmış, onun teyzeleri utlar, kemanlar… Annem bir şey çalmazdı ama sesi çok güzeldi.
İsminizi neden Yaz koymuşlar? Duyulmadık bir isim.
– Aralık’ın 6’sında dünyaya gelmişim. Ama yazdan kalma bir günmüş. Babam da Yaz koymuş. Şimdi beş tane adaşım var. Arkadaşlarımın çocukları.
Sizden görüp koydular yani…
– Evet, telif hakkı bende, (gülüyor)
Zonguldaklı mısınız?
– Aslında buralıyız. Ben ilkokul ikideyken Zonguldak’a gittik. Babam kömür işletmelerinde güzel bir teklif almıştı. Orada harika 10 senem geçti. Her şeyi orada öğrendim diyebilirim. Kömür işletmelerinin lojmanlarından söz ediyorum. Kortlar vardı, çocukların hepsi bedavadan tenis oynayabilirdi mesela, herkesin ailesi hafta sonları dansa giderdi. Bu sayede kolay ilişkiler kurmayı öğrendik. Kayaların üstünde yüksek bir şehir, denizi de güzel, genellikle çok fırtınalı, çok yağmurlu, çok yeşil ağaçlı yerler. Çocuklara da yansıyan bir romantizmin içindeydik.
Genellikle mahalledeki abilerin yardımıyla bulaşılır müzik işlerine…
– Bize öğreten kimse yoktu, ama nasıl olduysa armonileri, akorları kendi kendimize öğrendik. Orda biz hem çocuk olduk, hem abi…
Gitardan önce babanızın aletlerini kurcalar mıydınız?
– Yok. Hiç kurcalamadım. Onun da benim gitarımı kurcaladığını hatırlamıyorum.
Bas gitar çalmaya ne zaman başladınız?
– Yine Zonguldak’ta. Kontrbası daha hayatta görmemiştim o zaman. Vitrinde dört telli bir şey vardı, “Shadows’da filan da böyle dört telli bir şey var, bunu ben becermeye çalışayım bakalım” dedim. Amasra, Bartın gibi yerlerde, bundan 30-35 sene önce üç gitar, bir davul, bir de şarkıcı, köy düğünlerinde Beatles çalıyorduk ve hiç yadırganmıyorduk.
Anadolu pop akımı başlamış mıydı o zamanlar?
– Altın Mikrofon başlamıştı. Orada Cahit Oben. Fikret Kızılok, Mavi Işıklar, Siluetler filan çıkmaya başlamıştı İstanbul’dan. Bizden iyi çalıyorlardı tabii. Anadolu pop denen zımbırtı yoktu daha. “Zımbırtı” diyorum. çünkü bence acayip bir şey. Moğollar’ın çıkardıkları sesler fena değildi, iyi bir sound’u vardı ama, öyle bir tarza ben inanmıyorum. Anadolu müziği, alıp bağlamayı cayır cayır söyleyebiliyorsan odur bence.
Siz de grupla yarışmalara katılmak falan istediniz mi?
– Liselerarası müzik yarışmasını bir kere denedik. Sondan birinci olduk.
Arkadaşlarınız arasından sizden başka müziğe devam eden oldu mu?
– Evet, birkaç kişi var, nedense hepsi de kontrbasçı oldu. Kız kardeşim de kontrbasçı. Zonguldak’ta kontrbas tohumu mu var acaba? (gülüyor)
İstanbul’a döndüğünüzde artık gitar, bas gitar çalmayı bilen lise mezunu bir gençtiniz.
– Lise 20 yaşında falan İstanbul’da bitti, iki kere dikiş attım… Artık gitar çalabilen ve ondan başka hiçbir şey olamayacağını anlamış bir genç olarak İstanbul’a döndüm ve İstanbul bana köy gibi geldi. Sonra arkadaş edinildi, sağda solda çalmaya başladık.
Sağda solda derken?
– Bir gün Timur Selçuk plak kaydı yapacak, ama bas gitarcısı yokmuş. Bana teklif ettiler. Çalarım tabii, ama nota bilmiyorum ki. Ama çok istiyorum. Hem Timur’la tanışmak çok iyi olur, “İspanyol Meyhanesi” filan acayip hoşuma gidiyor o zamanlar. Hem de nota öğrenmek istiyorum. Neyse, gittim. Timur’la beni tanıştırdılar. Bana iki parçanın notalarını verdi, bir tanesi “Kara Sevda”, biri de “Duyar mısın” diye Fikret Kızılok’un bir bestesi. “Tamam, yaparım” dedim, ama acayip kazık notalar. Eve geldim, sabaha kadar babam o notaları tek tek öğretti. Sabah stüdyoya gittim, baştan sona hiç takılmadan çaldım. Timur’un çok hoşuna gitti, sonra arkadaş olduk, beni çok destekledi, her şeyi yavaş yavaş öğretmeye başladı.

Gemileri çok severim, kontrbas da kocaman bir şey, gemi gibi

Timur Selçuk’un Fransa yılları mı o zamanlar?
– Evet. O zaman Fransa’daydı. “Sen de gel Paris’e. Ecole Normale’e gir, kontrbas öğrenirsin” dedi bana. Aklıma yattı. Timur’a güveniyorum, ne derse yapacak durumdayım. Bizim için çok iyi bir yerde, müzisyen olarak da, insan olarak da… Paris’e gittim, sınavı verdim, günde 30 saat çalışmaya başladım. Orada artık kontrbasçı oldum, bir daha da bas gitara elimi sürmek istemedim.
Bas gitardan kontrbasa geçmek kolay mıdır? Çalma hazzı olarak ne gibi farklar var aralarında?
– Senelerce bas çaldığım için sol elim çok kuvvetliydi. “Bu daha zevkliymiş” dedim. Koskocaman bir şey, gemi gibi. Ben gemileri çok severim. (gülüyor) Bas gitar daha yapaydır, elektrik giriyor işin içine. Kontrbasta ağaçtan çıkan bir ses var. İmkanı daha çok, arşeyle de çalabilirsin. Ama arşeyle çaldığın zaman, seslerin doğruluğu yanlışlığı kabak gibi çıkar ortaya, iyi çalınmazsa kediler köpekler bile kaçmaya başlar.
Okay Temiz de konservatuara girdiğinde kontrbas istiyormuş ama boyu kısa diye kabul etmemişler.
– O çalsa kırar kontrbası. Davul gibi çalar herhalde. (gülüyor)
Hakikaten boyun posun önemi var mıdır kontrbas çalarken?
– Hayır. Benim boyum 1 metre işte. Ama çalıyorum. (gülüyor)
Paris’te çift dikişler bitmiş miydi artık?
– Orada sınıf atladım. Çalışmanın zevkini tattım. Fransa beş sene sürdü. ‘71-‘76 arası.
Orada klasik müzik öğrenimi görüyordunuz değil mi? İlginiz var mıydı peki?
– Hiç yoktu. Klasik eğitim veriliyordu, ama ağırlıklı olarak enstrüman eğitimi aldım, kontrbas nasıl çalınır, nasıl iyi ses çıkarılır. Hocam Jean-François Jenny-Clark (1944-1998 arasında yaşamış Fransız kontrbasçı) müthiş bir cazcıydı. Ama arkadaşlarımın hepsi klasik müzisyendi.
Okul dışında ne yapardınız Paris’te? Bohem bir hayat mı sürüyordunuz? Nasıl müzikler dinlerdiniz?
– Kuzenim de Paris’te mimarlık okuyordu, önce onun evinde kaldım. Sonra bir çatı arası tuttum, param pek yoktu. Klasik müzik eğitimi alıyordum ama gene rock dinliyordum. Cream önemliydi bizim için, Moody Blues, Jethro Tull, Deep Purple konserlerine filan otostopla Londra’ya giderdik. Yavaş yavaş, hocamın etkisiyle belki, caz dinlemeye başladım. Paris’te çok caz kulübü vardı. Çok acayip çalgıcılar gelirdi her yerden. Chick Corea, Stanley Clarke gibilerinin patladığı zaman onları kulüpte seyrettik. Paris caz müzisyenleri için gerçek bir mutfaktı.

Şansondan nefret ederdim, meğerse güzelmiş

Fransız şansonlarına takıldınız mı?
– Nefret ediyordum. Ama şimdi sevmeye başladım. Meğersem güzellermiş.
Türkiye’ye gidip geliyor muydunuz?
– Tabii, Timur benim birinci senemde pılıyı pırtıyı toplayıp döndü Türkiye’ye. Buraya gelince Timur’la çalıyordum. Timur ne yapıyorsa, biz de peşinden gidiyorduk. Melih Kibar org çalıyordu, şimdi Kent FM’in sahibi olan Mehmet Duru gitar çalıyordu grupta.
Timur Selçuk artık bir solcu şarkıcı haline gelmiş miydi o dönem?
– Evet, gelmek üzereydi. O gelince biz de gelmeye başladık. (gülüyor) Nâzım Hikmet’i öğrenmeye başladık, iyi oldu. O da başka bir eğitimdi bizim için.
Babanızın Nâzım’a ilgisi yok muydu çocukluğunuzda?
– Babam için dünyadaki en büyük şairdi Nâzım. Ama Mehmet Akif’i de çok severdi. “Safahat”i ezbere bilirdi mesela. Ben de ezberlemiştim bir sürü dize.
Ecole Normale bitince?

Oğlu kontrbasçı Fora Baltacıgil ile New York Filarmoni’nin İstanbul konseri öncesinde

– Buraya askere gitmek için geldim, ama bir de baktım, İstanbul Senfoni’ye girmişim. O da tesadüf oldu: Bir arkadaşıma rastladım, onun peşinden AKM’ye girdim, sonra o bir odaya girdi, ben de onun peşinden aynı odaya… Orada bir adam oturuyor, dedi ki “Sen ne arıyorsun burada?” Üstüm başım perişan, saçlarım var o zaman, bayağı uzun, şimdiki gibi değil. (gülüyor) “Bir şey aramıyorum, ben Nuri’ye bakıyordum” dedim. Meğerse o oturan adam Mükerrem Berk’miş. Ne yaparsın sen? “Ben kontrbas çalarım.” Nedir bu halin, caz filan mı çalıyorsun? “Ne olursa çalarım.” Gel bakalım, bizim kontrbasçıya ihtiyacımız var, seni bir sınav yapalım… Öylesine, dalgasına sınava girdim, Bach’lar çaldım… Ve kazanmışım. Klasik müzikten para kazanan bir adam olarak, memur çalgıcı olarak yaşamaya başladım. Ama gönlümde asla öyle bir şey yok. Smokinleri giyip konsere çıkmak benim için ölümdü. Hâlâ da öyle.
‘76’da Türkiye’ye döndüğünüzde ne yapmak istiyordunuz? Neler ummuştunuz?
– Aklımızda olan müzik hayatını bir türlü bulabilmiş değiliz. Etrafta gördüğüm bütün müzisyen arkadaşlarımın da tatminsiz bir hayatı var. Cazcı olsun, rock’çu olsun, kimse istediği ortamı yakalayamıyor.
Plaklarda birçok şarkıcıya eşlik ettiniz değil mi 70’lerde?
– Evet. elektrikli bas çalıyordum. O da bir ekmek kapısıydı. Hatta Senfoni provalarından tüyüp oralara gidiyordum. Türk pop müziği virüsü bir sürü insanın kayıtlarında çalıyorduk. Hâlâ da oluyor o işler… Biz ‘76’da ne bulamıyorsak, onu gene bulamıyoruz galiba.

Zaman zaman çok kötü de çalsak
İstanbul Senfoni’nin bir kalitesi var

Hiç istifa etmeyi falan düşündünüz mü İstanbul Senfoni Orkestrası’ndan?
– Yoo. Zaten artık Efe doğmuştu 1979’da. Sonra Fora doğdu. Piyasa müzisyeni olarak yaşamak zor gelecekti. Nerden baksan Senfoni Orkestrası’nın bir kalitesi var. Zaman zaman çok kötü de çalsak, zaman zaman çok iyi çalıyoruz. Memleketimizde en iyi işleyen devlet kurumlarından biri olarak görüyorum Senfoni’yi. Bir şehrin kültürel hayatında senfoni orkestrası çok önemlidir. O zamanlar daha çok seyircimiz vardı. Seyircisi azalsa da yine işliyor. Seyircinin bir kısmı yaşlanıyor, hatta ölüyor, genç izleyici eskiden çok fazlaydı, belki bir gün gene canlanır.
Sizi özellikle heyecanlandıran besteciler var mı?
– Olmaz olur mu yaa? (yavaş yavaş sıralıyor) Rahmaninof, Şostakoviç, Stravinski. Prokofiyef, Beethoven, Mozart… Bunları söylemek bana düşmez aslında. Ben bunları sonra sonra öğrenmeye, hissetmeye başladım. Rock müzisyeniyken hayatta dinlemezdim. Hakikaten çok esaslı müzikmiş.
Kendinizi daha ziyade “caz müzisyeni” olarak mı tarif ediyorsunuz?
– Ben tam anlamıyla “standart” caz müzisyeni olmadım. Çünkü o takip edilmesi gereken tarihi takip etmedim. Daha çok ayrıntıya takıldım, emprovize numaraları ilgimi çekti. Daha önce çalışıp değil de, “o anda” çalmalıyım. Ezberlemeden.
“Kendi grubum” diyebileceğiniz bir grubunuz olmadı mı hiç?
– Evde provalar yapardık her zaman, dün de, bugün de… ‘70’lerde İstanbul Yelken Kulübü’nde hem bestelerimizi, hem de zamanın gözde parçalarını her cuma, cumartesi çalardık. Dans müziği ama dans edenlerin istedikleri değil, kendi istediklerimiz. Şimdi çalsak o şarkıları, herhalde dayak yerdik.
Daha caz gibi çaldığınız, emprovizasyon yapabildiğiniz gruplar?
– Naima diye bir kulüp vardı Arnavutköy’de. Timur’un kardeşi davulcu Selim Selçuk açmıştı. Dünyanın her yerinden iyi müzisyenler geliyordu. Orda epey çaldım. Bir kış da Aydın Esen’le Yeşil’de çalma şerefine nail oldum, bir trio idi, davulda Ateş Tezer vardı. Aydın’ın parçalan muazzamdır… Ali Perret’le bir grubumuz vardı: İstanbul Caz Dörtlüsü. Ali, ben, İmer Demirer, Selim… Bazen de Neşet Ruacan’la çaldım… Böyle şeyler işte… Simdi bir trio projemiz var. 5 Şubat’ta çalacağız İtalyan Kültür’de: Orhan Topçuoğlu perküsyon çalıyor, bir de Ricardo Moyano diye müthiş bir Arjantinli gitarcı var. Burada yaşıyor, Arjantin’e benzetiyormuş burayı… Caz çalıyor, ama Amerikan cazı çalmıyor, Latin ağırlıklı kendi cazını çalıyor. Ben o tarz şeyleri çok seviyorum. Repertuarda Ricardo’nun besteleri olacak, bol bol da doğaçlama, tansiyonlu müzikler… Evde böyle her fırsatta çaldığım insanlar var. Bir de İtalyan Carlo Domeniconi var mesela. Aslında Berlin’de yaşıyor. Klasik gitar dünyasından, ama çağdaş birisi. Çok önemli besteleri olduğu için bütün gitar yarışmalarında bu adam hem jüri, hem de onun parçalarının konkurlarda çalınması gerekiyor. İkisinin de karısı Türk, nedense? (gülüyor)

Çekirdek’te tenekeden öte,
çok boktan kayıtlar yaptık, ama çok keyifle çaldık

‘80’lerde Fikret Kızılok’un Çekirdek Sanatevi’nde çaldınız. O kasetlerin üstünden isminizi hatırlıyoruz.
– Evet. orada Bülent’i (Ortaçgil) tanıdım. Erkan (Oğur) “Bülent’in parçalan var, beraber çalalım” dedi. Bir trio. Harika birisiydi Bülent. Şarkılarını da çok sevdim. Orada tenekeden öte, çok boktan kayıtlar yaptık, ama çok keyifli çaldık… Fikret de iyi birisiydi. Çok eskiden beri onun yaptığı şeyleri beğeniyordum. Öyle çok iyi arkadaş olamadık, tarzımız farklıydı.
Erkan Oğur’u eskiden mi tanırdınız?
– 1981’de falan tanışmışızdır. Bence dünyadaki sayılı müzisyenlerden biri. O zamandan belliydi, araştırmacı biri ve son derece sakin, çok esaslı çalıyor. Başka bir boyutta yaşıyor bence. Kafasının içinde acayip bir dünya var. Bir fırsat bulursam yakasına yapışacağım, gene beraber çalalım diye…
Çekirdek’teki diğer tipler hakkında neler söylersiniz? Mesela Robert Johnson?
– Tanıştığımız günü hatırlıyorum. Fora yeni doğmuştu, kucağımdaydı. Marmara Adası’na gidiyorduk gemiyle. Bir Amerikalı karı-koca bana bir şeyler sordu. Meğerse adam Robert Johnson’mış. Beraber bir çay içtik. Anladım ki bu adam gitar çalıyor. İstanbul’da evime geldi, beraber çaldık birkaç kere. Onu Erkan’la, Bülent’le tanıştırdım. Çekirdek’e gelip gitmeye başladı. Geçen sene Efe’nin konserine geldi, en son o zaman gördüm.
Herkes oğlunuz Efe’nin başarılarını anlata anlata bitiremiyor. Fora da daha 18 yaşında Senfoni Orkestrası’nın konserlerine konuk sanatçı olarak katılıyor. Bu noktaya nasıl geldiler? Gözlerinden okunuyor muydu?
– Efe’nin çok iyi olacağından emindim. Fora’dan da eminim, Poyraz’dan da eminim. O da daha 8 yaşında, viyolonsel çalıyor… Bana ve benim gibi tiplere çok zor gözüken şeyleri, sanki analarının kamından öyle fırlamışlar gibi durup dururken çalmaya başladılar. Efe’de her insanda olmayan bir “climax” vardı. Beaux-Art Trio İstanbul’a geldiğinde Efe onlara çaldı. Adamlar hemen onu New York’a çağırdı. Philadelphia’daki Curtis Akademisi’ni 70 viyolonselci arasından bir tek Efe kazandı. Şimdi orada bursla beleş okuyor. New York’ta Carnegie Hall’da 30 Ekim’de çalacak. Kemancı Isaac Stern’in anısına düzenlenen bir konser. Viyolonselcinin biri Efe, diğeri Yo-Yo Ma. Viyolacılar, Jessica Thompson, Pinchas Zukerman. Kemancılar da Itzhak Perlman ve Midori. Bunlar dünyadaki en iyi tipler. Onlarla beraber Brahms sekstet çalacak. Buradaki sinema oyuncusunu Robert de Niro’nun çağırıp “gel şu filmde beraber oynayalım” demesi gibi bir şey. Ucuz bilet bulsaydım, gidecektim konsere.

Caz kulüplerinde çalarken Fora ve Efe
masaların üstünde uyurdu, onlar için öğretici oldu

Kendinizle karşılaştırdığınızda onları nasıl görüyorsunuz?
– Ben çekirdekten yetiştim, neredeyse bir kaldırım çalgıcısı gibi… Müziğe konservatuarda başlayan her çocuk, okulun yöntemi içinde devam eder ve ne öğretirlerse onu çalar. Bunlar öyle olmadı. Ben caz kulüplerinde çalarken, onları da yanımda götürürdüm, gece 2’lere kadar masaların üstünde uyurlardı. “Zavallıcıklar sürünürlerdi” demiyorum, çok zevkliydi, çok öğreticiydi onlar için de. Cazcılarda “vayy, ne güzel çalıyorum, bak, kan ter içinde kaldım” gibi bir şey yoktur. Herifler sadece çalarlar. 20 nota çalıyorsa 10 tanesi belki çok kötü çıkar ama. 10 tanesi de acayip iyidir ve kendini korkmadan ortaya koyar. Bu çok önemli. Okulda ne çalarsan, “acaba doğru mu oldu, yanlış mı” diye acayip bir baskı altındasın. Ha bire sınav var. Sana hiçbir şey göstermeyen hocalar, seni acayip eleştirir. Efe de, Fora da bu baskıdan kurtuldular, sıyrıldılar bence.
Eşiniz Pınar Baltacıgil de İstanbul Devlet Operası’nda keman çalıyor. Çocuklar evde sizin aletleri kurcalaya kurcalaya mı başladılar müziğe?
– Yoo, Fora benim kontrbası pek kurcalamadı mesela. Müzikle uğraşmayı düşünmüyordu. Futbolu seviyordu, ilkokul üçüncü sınıfta konservatuar sınavlarına soktum, kazanmadı. Kazanamadı değil ama, “kazanmadı!” İlkokulu bitirirken de bu sefer “istiyorum” dedi, kazandı ve kontrbas çalmak istedi. Babasının yolunda ilerlemek istediğini söyledi çocuk. (gülüyor)
Efe’nin ve Fora’nın caz ya da rock gibi müziklerle ilgisi var mı?
Fora Baltacıgil: Hayır, rock dinlemiyoruz, pek ilgilenmedik. Ama ikimiz de cazı çok seviyoruz.
Efe orda bütün kariyerini yanda kesip bir rock grubunda çalmaya başlasa ne yaparsınız?
Yaz Baltacıgil: Ne istiyorsa yapsın canım. Kendi kararı, kendi bilir.
Fora, sen nasıl bir gelecek biçiyorsun kendine?
Fora Baltacıgil: Okulun bitmesine iki sene daha var. Yurtdışına çıkmak istiyorum, çok konser yapmak, solo kariyer yapmak istiyorum. En son istediğim şey orkestraya girmek.
Kontrbasçılara daha az ekmek yok mu klasik müzikte? Solo kariyer nasıl yapılıyor? Sadece kontrbas için yazılmış eserler var mı?
Fora Baltacıgil: Var tabii. Genelde Rus, Alman besteciler. Amerika’da da çok yazılıyor. Artık çok sayıda besteci kontrbasa önem veriyor. Yeni yeni keşfetmeye çalışıyorlar. Solo enstrüman olduğu anlaşılıyor. Ufku çok açık bir saz. Başka enstrümanlarda olmayan tınılar var kontrbasta. Strad dergisinde okudum, 21. yüzyılın sazı seçileceği söyleniyor.
Yaz Baltacıgil: “Kontrbas” diye çok matrak bir kitap var, Patrick Süskind’in. Aslında tek kişilik bir oyun. Bir odada yaşayan bir kontrbasçı ve bu sazdan ötürü edindiği kompleksler… Zavallı… Paris’teki hayatımı düşündüm. Odanın içinde ben, yatağım ve kontrbas. Belki bir de tencere… (gülüyor)
Sizin sanki gizli kalmış bir tarafınız daha varmış gibi geliyor…
– (lafın bitmesini beklemeden atılıyor) Diğer tarafım yelkencilik benim. Çocuk büyütmek, yelkencilik, bir de kontrbas. Başka bir tarafım yok. Belki bir de yemek yapmak. (gülüyor)
Yelkencilik?
– O da aileden geliyor. Biz buralıyız, Küçükyalılı. Çamlık Gazinosu benim ve bütün buralı çocukların hayatının geçtiği yerdi. Denizle haşır neşirdik, yelken, balık, kürek… Yarısını benim yaptığım 6.5 metrelik bir yelkenli var, şimdi Bodrum’da. Rüzgarlı havalarda çıkıp dolaşıyoruz…

Neden dünyaya açılacakmışım,
ne güzel oturuyorum burada!

Şiire, kitaplara meraklısınız. Kıyıda köşede besteleriniz olmalı…
– Eskiden vardı, şimdi kalmadı. Şiir hâlâ yazıyorum zaten. Ama kimseye söylemem, göstermem asla. Yazdığın bir şiir, edebî değeri olmasa da, sana ait bir şeydir, o anki duygularını ortaya koyuş biçimindir. Herman Hesse’nin bir kitabında şuna benzer bir laf var: “Dünyanın en iyi şairlerini okursunuz, harikadırlar ama, onlardan aldığınız zevk ‘Vay be, benim duygularımı yansıtmış’ hissinden ibarettir. Ama siz çok kötü de olsa bir şiir yazsanız, o dışavurumun sizde uyandırdığı ruhî rahatlığı o harika şiirlerde bulamazsınız.” Sahiden de öyle. Tutup o şiirlerden bir pop şarkısı mı yapayım? Emprovizasyona açık. kendini ortaya koyabileceğin müzikleri seviyorum.
Klasik müzikte kendini ortaya koymanın yolları kapalı mı geliyor size?
– Orada besteciyi ortaya koyuyorsun. Besteciye yardımcı oluyorsun, besteciye asker oluyorsun. Ama bir enstrüman çalmayı klasik müzikle öğrenmek her zaman çok iyidir. Çalgıcı olmak harika bir şey bence. Bir daha gelirsem, gene olacağım.
Gene kontrbas mı?
– Evet. Ama daha iyi çalacağım bu sefer, (gülüyor)
Viyolonsel?
– Yok ya, viyolonsel ne ki? Ufak bir şey. (gülüyor)
Çocuklarınız hep yurtdışı kariyeri peşinde. Sizin “dünyaya açılmak” gibi bir derdiniz yok mu veya olmadı mı hiç?
– Dünyada ne işim var benim? Burada oturuyorum ne güzel. (gülüyor) Burası da dünyanın üstünde bir yer işte.
(Derya Bengi / Kasım 2001 / Roll Dergisi) Fotoğraflar: Zuhal Focan

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!