Erkan Oğur / Neşeli müzikler besteleyemiyorum, ne yapsam insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya

0

1983’te perdesiz gitarıyla Fikret Kızılok’un Çekirdek Sanat Evi’nde verdiği resitalle adını ilk kez duyurmuştu Erkan Oğur. Bu resitalde yapılan amatör kayıt sayesinde şöhreti Amerika’ya kadar ulaştı, Philip Catherine gibi efsanevi bir gitarcıyla Almanya’da ilk albümünü kaydetti. Ancak Türkiye’de ilk albümünün yayımlanması için yıllarca beklemesi gerekti. 1996’da “Bir Ömürlük Misafir” albümü piyasaya çıktığında buluşup müzik serüvenini konuşmuş, dillerden düşmeyen “Nerden Geldim İstanbul’a”nın öyküsünü öğrenmiştik.

“Sizi dinlemek için korsan kasetçilerin himmetine muhtacız” demiştim telefon konuşmamızda. Almanya’da yayımlanan “Fretless” CD’si Aralık 1995’te bir rastlantı sonucu elime geçince Erkan Oğur’u aramıştım. Mükemmel denebilecek bir albümdü. Oğur’un, Philip Catherine gibi günümüzün en önemli caz gitarcılarından biriyle Avrupa’da CD yayımlamayı nasıl başardığını merak ediyordum. Konuşma sırasında, Çekirdek Sanatevi resitallerinin yeniden basımına ve Fretless’ın Türkiye’de yayımlanmasına neden izin vermediğini sordum. 1980’lerin başında Çekirdek resitallerinde yapılan amatörce kayıtlar, o günden bu yana meraklı müzikseverler arasında “mücevher”e dönüşmüştü. Emprovizasyonlardan oluşan iki kasetin orijinalleri sadece 250’şer adetti. Ama kopyaları elden ele dolaşıyordu. Ünleri Avrupa’ya, Amerika’ya ulaşmıştı. Hatta Amerika’ya gittiği dönemde bizzat kendisi kasetine rastlamış, çok şaşırmıştı. Oğur’un bu kasetin referansıyla Avrupa’da kaydettiği “Fretless” ise sadece bin adet basılmıştı. Türkiye’de bulmak zordu.
“Ne kaset kayıtlarındaki performansımdan ne de kayıt kalitesinden memnunum” diyordu Oğur. Fretless albümü ise eklemeler yapılmadan yayımlanamazdı. Anlayabildiğim kadarıyla Türk prodüktörlerin zamanında müziğiyle ilgilenmemelerine kırgındı Oğur. Fikret Kızılok’un kendisine danışmadan kasetlerin telif hakkını bir prodüktöre satmasına üzülmüştü. Titizliği yüzünden bu kayıtların yayımlanamayacağını anladığımdan “İnşallah korsanlar fark eder; bu güzel müzik dinleyicisine başka türlü ulaşamayacak” deyip noktalamıştım telefon konuşmamızı.
Korsanlar “Fretless”ı farketi. “Neden Geldim İstanbul’a” derleyenin adı hiç anılmadan, bir türkücünün albümünde hit oldu. Aradan iki yıl geçtikten sonra da birileri Erkan Oğur’a istediği koşulları sunup “Bir Ömürlük Misafir”in yayımlanmasını sağladı.

Elazığ’ın izi vardır müziğimde, hüznümde

Yeni albüm üzerine konuşmak için buluştuğumuzda “Kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz” diye

Fikret Kızılok, Çekirdek’teki ilk Erkan Oğur resitalini kaset olarak yayımlamıştı.

sordum Oğur’a. Yaşamına, müziğine yön veren en önemli öğeden başladı anlatmaya: ”Elazığ doğumluyum. O yörenin kültürüyle büyüdüm. Coğrafyasının, yiyeceklerinin, giyeceklerinin izi vardır müziğimde…”
Büyük kentlerde kalmak yerine doğuda görev yapmayı seçen idealist bir operatör doktorun oğluydu. Çocukluğunda ilk enstrümanını kendisi yapmıştı. Ailesinde müzikle ilgilenen yoktu. İlk ciddi müzik deneyimini 6 yaşında hediye alınan keman sayesinde yaşamıştı.
“Çalmasını kendi kendime öğrendim. Kemanı alıp evin arkasındaki tepelere giderdim. Yankıyı keşfetmiştim. İki ses çalmayı denerdim. Tepelerde fazla zaman geçirdiğim fark edilince kemanım dolaba kilitlenmişti.”
Bağlama çalmayı da kendi kendine öğrenmişti. “12 – 13 yaşında, yaz tatillerinde, köy düğünlerinde çalardım. Gezdikçe yörenin kültürünü, ezgilerini tanıdım.”
Müziğindeki hüznü o günlerdeki gözlemlerine bağlıyor. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Azeriler, Türkler’in yüzyıllarca barış içinde yaşadıktan sonra, kin ve öfkenin azgın sularında boğuldukları toprakların yürek burkan ağıtlarından etkilendiğini anlatıyor. “Çocukluğum mutlu geçti. Şimdi de mutlu bir yaşamım var. Ama yaşam biçimim, felsefem böyle… Neşeli müzikler besteleyemiyorum. Ne yapsam insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya. Elazığ folklorunun üzerimde büyük etkisi var. Belki de hüzün buradan kaynaklanıyor.”

Bülent Ortaçgil’le çocukluk arkadaşıyız

1968’de, 12 yaşında, orta öğrenim için İstanbul’a gelmiş Erkan Oğur. O yıllarda Bülent Ortaçgil’le tanışmış. Aile dostu olmuşlar. Gitar tekniği konusundaki ilk bilgilerini ondan edinmiş. Yine Ortaçgil sayesinde Jimi Hendrix’i tanıyıp hayranları arasına katılmış. “Ankara Fen Fakültesi’nde okurken Almanya’da öğrenimimi sürdürmeye karar verdim. 1974’te gittim. 1980’e kadar kaldım. Gitar konusundaki bilgimi geliştirmemde bu fırsatın önemli etkisi oldu. “Notayı, sevdiği klasik eserlerin yorumlarını partisyonlardan takip ederek öğrendiğini anlatıyor. Bir konser sonrası ünlü gitarcı Oscar Casares’le tanışmış. Daveti üzerine Fransız Müzik Akademisi’nin kapısını çalmış. “Dördüncü sınıftan başladım. Fakat ilk yıl klasik gitar virtüözlerinin tonuna sahip olmadığımı keşfettim. Kendi kendimi geliştirebilirdim. Okuldan ayrılıp Almanya’ya döndüm.”
Türk müziği renklerini yakalamak için ilk perdesiz gitarını Almanya’da kendi kendine üretmiş. “Fizik öğrenimimin yararı oldu. Ölçülendirme bilgimi kullanıp istediğim tonları yakalamayı başardım.”
Almanya’da profesyonel müzikçi olarak yaşarken her şeyi bırakıp Türkiye’ye geri dönmesinin nedeni, Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda öğrenim görme arzusu. İstanbullu müzikseverlerin Oğur’la tanışması da bu yıllara rastlıyor. Mazhar, Fuat, Özkan’la kaydettiği “Güllerin içinden” ilk önemli deneyim. Şarkıdaki kısacık solosu uzun yıllar unutulmadı, günümüzde bile zevkle dinleniyor. Çekirdek’te Bülent Ortaçgil’le ve solo verdiği konserler ise kariyerindeki dönüm noktası. “Perdesiz Gitarda Arayışlar’ın kaydedildiği resital benim için çok önemliydi, önceden kaydettiğim temaların üzerine doğaçlama yapacaktım. Becerirsem müziğe devam edecektim. Yoksa bir daha dinleyici karşısına çıkmamaya kararlıydım. Konserde öylesine duygu yoğunluğu yaşandı ki, küçücük odada bulunanların bakışlarında korku sezdim. Hep birlikte sonu belirsiz bir yolculuğa çıkmıştık sanki…”
Resitallerin sonuçları onu memnun etmiş olmalı; müziğe devam etmeye karar vermiş. O gün bugündür hayatını stüdyo müzikçisi olarak ünlülere eşlik ederek kazanıyor. “Renk saz” diyorlar ona. Perdesiz gitarıyla geçmişin sıcaklığını taşıyor ünlülerin renk yoksunu şarkılarına. Kalan zamanında deneysel çalışmalar yapıyor.

Mississippi’yi baştan başa geçti, barlarda çaldı

Erkan Oğur, Çekirdek resitalleri sırasında tanıştığı müzikçi Robert Johnson’la 1991’de Mississippi’yi bir baştan diğer başa geçmiş. “Blues’u, başta perdesiz gitara çok benzeyen slide gitar olmak üzere diğer enstrümanları ve müzik geleneğini öğrenmeye çalıştım.” Bir yıl boyunca otomobille kasaba kasaba dolaşıp barlarda, restoranlarda çalmışlar. “Mor Dağlar” bugünlerde kaydedilmiş. “Neden Geldim İstanbul’a” ezgisine kaynak olan kayda yine Amerika’da rastlamış. “Bir müzikolog, Amerika’nın keşfinin 500’üncü yılı dolayısıyla etnik grupların ezgilerinden derleme hazırlıyordu. 1920’Ierden kalma taş plak vardı elinde. Çaldıkları nedir, diye sordu. Amatör müzikçiler klarnet, cümbüş ve darbukayla Harput yöresinden ‘Paşa Göçtü’ peşrevini çalıyordu. Sonra Achille Ponolos, Ermeni lehçesiyle ‘Neden Geldim Amerika’ya adlı eseri okuyordu. Binlerce kilometre ötede, doğduğum yöreye ait bir güzelliği keşfetmek çok etkileyiciydi. Ezgiyi kendi kendime çalıp söylemeye başladım. Yeni akorlar yazdım. İstanbul’daki bir konserde de söyledim. Sanırım korsan kayıt yapmışlar. Bir türkücü bu konserdeki okuduğum şekliyle aldığı ezgiye ‘abdal’ düzenleme ekleyip okudu. Ezgi hit oldu.”
Erkan Oğur, türküdeki Amerika’yı İstanbul olarak değiştirmesinin nedenini, aynı sıla özlemini ülkesinde yaşadığını söyleyerek açıklıyor. “Elazığ’ın her şeyini özlüyorum. Kültürünü, yiyeceklerini, komşuluklarını. Biliyorum özlediklerim artık orada da yaşamıyor. Eski komşuluk bağları yok oldu. Keban Barajı iklimi bile değiştirdi. Yine de bu özlem hâlâ içimde yaşıyor.”

Mahcup solist

“Bir Ömürlük Misafir” albümünde Erkan Oğur “İki Keklik”, “Mamoş”, “Hey Onbeşli Onbeşli” gibi geleneksel ezgileri yürek burkan, dokunaklı bir üslupla okuyor. Sesi tenor tonunda ve çok etkileyici. Neden bu kadar yıl sakladığını açıklarken yine söz mahcubiyetine geliyor. “Çalmaya da söylemeye de utanan bir insanım” diyor. “Çocukken yüzümü duvara dönüp okurdum. Gitar çalarken çok çabuk konsantrasyonumu yitirebiliyorum. Gitarın arkasına saklanıyorum. Söylerken ise ortadasınız. Topluluk önünde çalma korkumu köy düğünlerinde kırdım. Ama türkü söylemek hâlâ çok zor.”
Oğur, Avrupa’nın en önemli gitarcılarından Belçikalı Philip Catherine’le İstanbul konseri sırasında tanışmış. Gitarın ses sınırını genişletme çabası iki müzikçiyi dost yapmış. Birbirlerine gidip gelmişler. Konserler vermişler. “Fretless” projesi gündeme geldiğinde de Catherine severek Oğur’a eşlik etmiş.
“Bir Ömürlük Misafir”de Catherine’e piyanist Aydın Esen, perküsyoncu Arto Tunç, neyzen Ercan Irmak, basçı Gürol Ağırbaş ve Bülent Ortaçgil katılmış. Albüm genellikle ikili, üçlü gruplarla seslendirilen çalışmalardan oluşuyor. Besteler Oğur’un tanımıyla “mor tonda.” Söz renklere geldiğinde “Ama içinde kırmızı, mavi ve beyaz da var” diyor. Müziğinin bir misyonu üslendiğini anlatıyor: “Unuttuğumuz değerlerin hatırlanması… Nereden gelip, nereye gittiğimiz… Yaratıcı düşünceye, gerçek müziğe önem verilmesi çağrısı…”
Misyonuyla, teknik kaygılarıyla ilgilenmeyebilirsiniz. Ama şu bir gerçek ki, insan ruhunun derinliklerine ışık tutmaya çalışan bu müzikte herkes kendine göre bir şeyler bulabilir. Hüzün ülkesinde bir macera yaşamaya var mısınız, siz ondan haber verin…
(Serhan Yedig / 1996 / Aktüel)

Linkler

Wikipedia biyografisi
Albümleri

Facebook hesabı

Twitter hesabı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!