Ludovikos Ton Anogeion / Üzüntüyü hissedemiyorsan ne hayatı ne de insanı sevebilirsin

0

Kendisini “güzel anların derleyicisi” kabul eden Giritli şair, müzikçi Ludovikos Ton Anogeion “Öğretmenim köyümün çobanlarıdır” diyor. 65 yaşındaki ozanın 30 yılda 14 albümü, üç şiir kitabı yayımlandı. 2010’da Yunanistan’da piyasaya çıkan “Noktanın İtirafları” başlıklı kitabı vesilesiyle Endoxora haber sitesine hayata bakışını, sanatını anlatmıştı. Bu uzun röportajı Tanju İzbek’in Türkçesiyle yayımlıyoruz.

 

Çok insan tanıyorsun, ama canının teline dokunan, ruhunu okşayan, tertemiz, bozulmamış çağdaş ve yalın insan çok azdır. Her anı yaşayan, değerini bilen ve o anı zenginleştirip sizi yukarı çeken, zenginleştiren insan… Anogeion’lu Ludovikos ya da gerçek adı ile Yiorgi Tramudani‘nin (George Dramountanis) kalitesi, duruşu için ne yazarsak yazalım o kadar yetersiz ve önemsiz kalır ki onun eserleri ve sanatı karşısında… Öyle inanılmaz bir alçak gönüllülük, içtenlikle hizmet ediyor ki; erdem taslamaksızın aynı zamanda yücelikli! Her birimiz onu imlemek için farklı bir yeteneğini seçiyor. Ayrı bir başlık atıyor. Şarkı sözü yazarı, masalcı, şair, düşünür, filozof, edebiyatçı!.. Ludovikos o kadar mütevazıdır ki kendisini ne yazar ne de müzisyen sayar. Çünkü “olmak” fiilinin inkarcı bir “egoizm” barındırdığını söyler. “Noktanın İtirafları” adlı son kitabında yer alan özgeçmişinde belirttiği gibi “güzel anların gözlemcisi ve derleyicisi” olarak tanımlamayı yeğler kendisini.

Derin acının “acı”sı yoktur

Anogeion’lu Ludovikos bizi yıllardır fısıltılar arasından süzülür gibi, şarkı söylemekten ziyade bir düşünür, olgun bir derlemeci, felsefeci gibi bir masal ülkesinde gezdirir. Sımsıcak sesiyle ve melodik mandoliniyle yorumladığı dizelerde bizi ayinsel bir ortamda kutsal bir kaynakla, kutsal bir ışıkla buluşturur. Vicdanımızı uyandırıp bilincimizi ve duygularımızı hareketlendirip arınmamızı sağlar. Değer avcılığı ile yavaş ve sinsice krize, açgözlülüğe sürükleyen rutin güncellikten kurtarır, hislerimizin doruğuna ulaştırır. Çağdaş bir “Erotokritos” gibi (Erotokritos uzun soluklu bir Girit halk destanıdır. Venedik’ten Girit’e miras –  ç.n) üzerinde çok düşünülmüş muhteşem dizeleriyle Girit’in ikonalarını (portrelerini) ve adanın kokusunu canlandırır. Günümüze taşır, çağdaşlaştırır. Homeros nağmelerinin nitelikli sürdürücüsüdür. Şu eşsiz cümleyi de seslendirmiştir: “Derin acının ‘acı’sı yoktur.” Bunu, biricik oğlunu Falkoneras deniz kazasında yitiren çok yaşlı bir kadından kelimesi kelimesine duyduğunu söyler.

İsmini köyünden alıyor

Ludovikos günümüze Tanrı vergisi bir belleği sunmuştur. Doğaçlama şiiri doğurmaya yetkin ve sonuçta anlatımda özgürlüğü savunan bir bilgelik. Uzun lafın kısası başlangıçtan günümüze Hacidakis’çe özdeyişe sadık kalmıştır. Büyük ustanın isteğiydi; Kaçınılmaz: “Şarkının özü aşk ve ölümdür.”
Tıpkı Platon’un yazdığı gibi “Aşk ruhun özlemidir.” Tanrı’nın ana kaynağı ile bağlanmak isteyen, Ludovikos da işte böyle iflah olmaz bir nostaljik olarak sizi farkına varmadan kutsal ana kaynakla birleştiriyor. Bu yüzden dizelerinden, melodilerinden, şarkılarından yola çıkınca oynaşmalarını daha yumuşamış, törpülenmiş hissediyorsun ve ruhun arınıyor.
Özellikle “Son Şarkı,” Ludovikos’un son yıllardaki en iyi albümü. Dinleyin, bırakın gözyaşlarınız akıp yuvarlansın. İnanın bana, bu ayinsel bir kurtarıcı…
Ludovikos, Girit’in Anogia’sında doğdu. Psiloriti’yi kucaklayan bir dağ köyünde. İlk kez 1985’te sahneye çıktı. “Ağıtlar” adlı albümüyle. Manos Hacidakis’in “çok yetenekli gençler” olarak nitelediklerinden biriydi. Kendisi her daim “Anogeion Yüksek Müzik Okulu”ndan mezun olduğunu söylemeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bu köyden çıkan şarkı sözü yazarı ve müzisyenler azımsanmayacak sayıdadır. Yiorgi B. Tramudani’nin sanatçı takma adı annesinin ve ağabeyinin isimlerinden gelmektedir. Anogeion’lular şakacılıkları ile ünlüdür… Herkese bir lakap (takma ad) verirler… Ludovikos’un kardeşine Ludinikos denk düşmüştü. (Luludias’ın Niko’su anlamında.) Bu Hacidakis’in çok hoşuna gitmişti, doğduğu yeri de belirtmeyi sevdiği için “Anogeion’lu” eklendi ve Ludovikos ton Anogeion (Anogeionlu Ludovikos) takma adını aldı.
Ozan, Ludovikos’taki yaşamını kısaca böyle betimler: “Girit’te doğdum Psiloriti’nin bir köyü olan Anogion’da. Kışın her daim bembeyaz anımsarım o dağı. Denizi ilk kez 11 yaşımda gördüm. Kendimi bildim bileli ressam olmak isterdim. Ve bunu en güzel biçimiyle başardım. A.S.O.E’ye 1979’da girdim. Manos Hacidakis’le Anogeia’da tanıştım. Bir gece bir grupla mandolin çalıp şarkı söylerken dinledi beni. Ertesi gün  davet etti ve telefonunu verdi.”Hacıdakıs” yazıyordu kartta iki “yota” ile (ı harfinden söz ediyor)  neden “yota” diye sordum? “ita” beni şişman gösteriyor dedi (İta harfinden söz ediyor). O bana yol gösterdi, o gün bu gündür şarkı sözü yazarak nasıl resim yapılırmış anladım.

Zamansızlıktan yakınmak doğaya, zamana hakarettir

Önce “Noktanın İtirafları” üzerine konuşabilir miyiz?
– “Noktanın – Mükemmelliyetin – İtirafları” küçüğün, minimalin, en azın gereksinmesidir. Karşı çıkmanın artması, düzeyin yükselmesi için. İnsanların yüzlerinde bir memnuniyet ifadesi göremiyoruz. Büyüklük içinde olan insanlar mutlu değil. İnsan yanılgı içinde. Daha üstün olmak ya da yükselmek için yanlış bir yol izledi. Çünkü her zaman en önemli sözü küçük şeyler, sadelik söyler. Yalın olanda, “en az” da gizlidir ayrıntı. Mutlu yüzler görmüyoruz. Örneğin insanın evrende 1.70 metrelik yeri var ve ağacın 30 metre yükseklikte olmasını istiyor. Olmaz! Doğada her şey bir anlam ifade eder. Konuşur. Bu kitap başlangıç, gelişme, sonuç bölümlerinden oluşan bir roman değildir. Son beş yıldan bu yana verdiğim konserlerden, insan olarak, doğal arayışlarımdan süzülmüş “özdeyiş”lerden oluşan metinlerdir. Oturup bir ayda kitap yazacağım, demedim. Çünkü bilmen gerek ki zaman başına gelen bir şeyi doğrulayandır. Çünkü yazarak içindekini dışa vuruyorsun. Sergiliyorsun. Sonra da çıkardığına pişman oluyorsun buna binaen her düşünce, her cümle, her şarkı, bunların her biri “Kaısera”dan, yani çok ince bir bıçak sırtından (Sezar’ın hakkını Sezar’a vermekten) geçmesi gerekir. Karşındakini duygulandırabilmek için her şeyden önce sen duygulanmalısın. İnsan olarak önce ben heyecanlanmazsam bu heyecanı ötekilere nasıl geçirebilirim? Neticede önce ben kendimin acımasız okuyucusu, eleştirmeni olmalıyım. Sadece bu tutumla kendimle uyuşup, barışıp yol alabilirim. Zamanla olağanüstü derin diyaloğa gireceğine inandığım kısa ve özlü sözlerden oluşan küçük bir kitap bu. Kişisel müzik tarihim ve yazdığım şarkı sözlerine de denk düşer ki yaklaşımım karşımdakinin ruhuna değmek, canının telini titretmek olduğu için bugüne dek yayımlanan 14 albüm ve öncesinde yazdığım iki kitap “Eleştiri Kuyusu / Zambak”, “Girit’te Aşk Melankoliktir” hâlâ gündemde, kitapevlerinde satılıyor, vitrinlerden çekilmedi. Çünkü her insan içlerinde kendi gerçeğiyle karşılaşır. İç sesini duyar, özünün has malzemesini yakalar: Doğum, aşk ve ölüm… Namevcudiyetin – eksikliğin soruları, dünyanın, hayatın nedeni, nasılı, bir görüşü oluşturan tüm bu yapı taşları, bu malzeme, seçtiğimiz sanat yapıtının adresine yönelir. Demek ki “Noktanın İtirafları” her şeyden önce bana yanıt vermeli. Derin şeyleri görebilmek yakalayabilmek için – mevzuların doğrudan bir bakış gerektirdiğini ve zamanın bizim yavaş hareket etmemizi istediğini, bütün anların bizi görebilmesi ve bizim de onları görebilmemiz için kuşkusuz kendime itiraf etmeliyim. “İşim var, yetişemeyeceğim, koşuşturuyorum ama yetmiyor” gibi cümleler zamana ve doğaya hakarettir. Neden yetişemiyorsun, biraz daha sade, daha programlı yaşa. Azla yetin. Hayat doğadan ve Tanrı’dan bir hediyedir. Ve çok şanslıyız bir rastlantı sonucu var olduğumuz için bütün hayatımız 72 bin saattir ki bu da 80 yıla tekabül eder. Hayatı doğanın seni yönlendirdiği gibi yaşamalısın. Güncelliği yalın yaşamalısın, azla, çünkü azla yetinerek yaşamasını bilirsen eğer çokla yaşamayı da bilirsin. Ama sadece çokla yaşamayı bilirsen az ile çok mutsuz olursun. Biz azla yetinerek yaşamasını öğrendik. Çünkü kökenimiz öyle… Çünkü köylerimiz basit, yemeklerimiz sadedir. Onun için çok güzel ve lezzetlidir. Aynı zamanda çok daha sahicidir. İşte böyle… Eğer bir insanın “sessizliklerini” tanır, yakalayabilirsen, öylece onu kavrar ve düşüncelerini de anlarsın. İşte bu nedenledir ki insan ne uçabilir ne de zamana destek olur (hizmet eder). Hayatı tüm doğallığıyla yaşamalısın. Yavaş konuşmalısın. Yavaş adım atmalısın. Küçük şeylerle mutlu olmalısın. Bir kadeh rakı, biraz peynir, biraz ekmek, bir zeytin ve otlar… Eski insanlara kulak vermelisin. Dünya tarihinin; nasıl eski insanların “an”larından süzülüp geldiğini görmelisin. Evrenin özü budur. Çünkü hepimiz bir şeyler yapmak için koşuşturuyoruz. Ve sonra en iyisini yaşayalım istiyoruz. Fakat sonra en iyisi gelmiyor. Sadece “şimdi” şu anımızı yaşamaya odaklıyız. Yalnızca şimdi telaffuz ediliyor. Gelecek zamandan kalan “an”, talep ettiğimiz, arzu ettiğimiz –yalvardığımız – doğamızdan ve zamandan talep ettiğiniz “an”dır. Geçmişin ve şimdin sana aittir. Zengin bir geçmişin ve mutlu bir geleceğin olması için her anı yaşaman gerek. Dağlardan inip şimdi olan ve unutulmanın belleğine akacak olan ama zamanın üç düzleminden geçmiş “şimdi“ ve “gelecek”… Dostluk, ahbaplık, arkadaşlıkla bütünleşmek, birleşmek, bağlamak, atfetmek gerek ve bu sadece anı, şimdiyi yaşarsan gerçekleşir.

Yetinmeyi bilmezsen sevinci yakalayamazsın

Geçmişle bağınız melankolik mi?
– Geçmişle bağım büyük sevinç. Herkesin hayatı geçmişidir. Altı kardeş aynı evde büyüdük. Küçüktü, alt katı ahırdı. Gençler için çok zor görünen bu “an”lar benim için büyüleyici “an”lardı. Az yemek, çok iştah, büyük keyif, çok şarkı, çok bol müzik. Hepsi “ehemmiyetin”, “en az”da olduğunu,  minimalde olduğunu doğrular. Sevincin en aza tüneyip oturduğunu. Eğer en azı, küçüğü, büyüğün hatırı uğruna ıskalarsan, üzgünüm ama hiçbir zaman sevinci yakalayamayacaksın demektir.
Neden tüm şarkılarınız melankolik?
– Melankolik bir durum değil, yanıtsız sorular var şarkılarımda. Ayrılığın şarkısı, ölümün şarkısı olan ağıt… Bütün bu şarkılarda saygın bir acı, keder var. Acının içinden süzülen sevinç. Homeros der ki, “gelin gözyaşlarının içinden sevinelim.” Doğanın bildiği bir şey var ki hem acıdan hem de sevinçten taşırır gözyaşlarını. İki duyguyu gözyaşında birleştirmek birbirlerine çok yakın olduklarını gösterir. İnsan acı, kederden korkar. Ve “acı” yalnızlıktır. İkisi farklı şeylerdir. Korkunun gerilimi insanı sancısız şeyleri aramaya iter. Her zaman yüzeyseldir sonuç. “Gel vakit geçirelim, güzel, neşeli bir şarkı dinleyelim” deriz. Derin iç sesleriyle karşılaşmaktan, kendimizle yüzleşmekten kaçmaya çalışırız. Ve bu bizi yüzeyselliğe iter. Harcıalem, mantarımsı, yüzer geçer bir durum… Eğer acıyı, üzüntüyü hissedemiyorsan sevdiğini söyleyemezsin, ne hayatı ne insanı ne de çevreni… Başlangıçta hep acı vardı. Arkaik olarak sevgi acıdan doğar ve beslenir geriye dönüp sana ulaşabilmesi, yansıması için sana mutluluğun kolayca sunulmasını bekleyemezsin. Bu duygu kolayca ele geçmez kolay bir kazanım değildir. Bunun için çabalarsın, uğraş verirsin ve bu uğraşı verirken perişan olursun, yorulursun nefes nefese kalır, düşüp yara bere içinde kalır, kanarsın. Bütün bu öğelerle karşılaşman, yüzleşmen gerek kendini bulman için, o üstün dediğimiz şeye ulaşmak ve mutluluğu yakalamak için.
Ve hayır, mutluluk değil, bu yaratının sevincidir. İdrakidir. En büyük sevinçse var olduğunu kavramaktır. Var olmak en büyük nimettir. Bir kutsamadır.
Sözleriniz biraz da Hz. İsa’yı anımsatıyor. Onun sözlerini içeriyor. Bir noktada,  kutsal kitapta dediği gibi,”şimdiyi yaşayalım.” Siz de derin bir dinsel algı mı var?
– Hayatta bir duruşum var. Şu “evrensel kavrayış, idrak” dediğimiz…Tanrısal olanla içimde bir heves, istek gibi karşılaşıyorum. Buluşuyorum. Bir şey yapmaya heveslendiğim zaman, bunun bana ait olmadığını biliyorum. Bu kendi icat ettiğim bir heves, bir istek değil; yukarıdan geliyor.Ya da içeriden istesem de istemesem de, elzem olan, sahici olan gerçek olanı ben Tanrı’nın varlığı gibi niteliyorum. Mademki aynı anda içimde var oluyor ve onu savunuyorum hayatta kalabilmek için bir savunma sistemi geliştiriyorum. Elimi kestiğimde kanamayı durduracak bir mekanizma var. Eğer yemek yemezsem beni açlığa mahkum edecek. Kendime yemek yemeği anımsatacağım, susarsam da aynı şeyi yapacağım. Şu halde Tanrı kişinin içindedir. Çünkü senin var olmanı ister.  Var olmak istediğine göre istikametin bu hevese yönlenir. İşte ben buna inanıyorum. Sonra dünyanın bütün dinleri sevgiye inanır. İlk yapı taşı sevgidir daha ileri gidebilmek için. Burada yaşıyor annem. Türkiye’deki ya da Arabistan’daki bir anne gibidir. Birinin diğerinden daha dindar olabileceğine inanmıyorum. Hepsinin Tanrı’yla buluşması vardır. Bu tüm anneleri değerli, kutsal kılar. Tanrı’nın evrenselliğine inanıyorum. Başarsın ya da başaramasın Tanrı’yı arayanların çabasına saygı duyuyorum. Bu gereksinim kesinlikle kiliselerde değildir. Belki sevdiğin yerdedir, beklediğin yerde, belki de uyuduğun yerdedir. Tanrı ile olan ilişkimizi yönetmek bizim dünyanın gerçeğine katılmamızla ilintilidir. Nasıl? Küçük tanrılar olmalıyız çevreyi, doğayı ve insanları incitmemeli, zarar vermemeliyiz. Burada temsilcileriz. Ağaçlar, bitkiler, hayvanlar gibi. Hayatın amacı ortaktır: Uzayda hareket eden, gezinen renkli bir noktanın üstündeyiz. Nereye gideceğini bilmiyoruz ama yolculuk devam ediyor. Herkes olup bitene ortak olmak, izlemek, görmek, gerekirse vazgeçirmek, öğrenmek ve öğretmek zorunda. Buna zorunlu. Tanrı içimde; çok aşağıda bir yerde tutmuyorum ki onu, diz çöküp yalvarayım, O’na ne kadar önemli olduğunu söyleyeyim. Tanrı kıvançtır ve adak istemez. Teveccühünün diyetini ödemek gibidir. Tanrı benim için mağrur ve büyük bir ruhtur. Ben onu belirleyemem, tanımlayamam, duyumsarım, hissederim. Ve hissettiklerin kavramaya çalıştıklarından daha derindir. Onu öyle bir yöntemle alıyorum ki içime, sözlerle açıklama gereği duymuyorum.

Sevgi tanımlanmaya, betimlenmeye tenezzül etmez

Demek ki büyük filozoflarımızın dediği gibi,”Tanrı kalbin derin özlemidir. Tanrı kalbinin fısıltısıdır.”
– İşte tam da bunu hissediyorum. Bu bir özlem. Aşk nedir? Tanrı’nın en iyi, en güzel yapı taşları var içinde. Onu savunmamız için… Aşk olmasaydı hayat kaybolurdu. (Aşk bir sebep burada, durum değil) Aşk, devam etmek için güç verir. Sana layık olan kişiyle karşılaşman ve doğurman, üretmen için. Sevgi ve aşk farklıdır: “Aşk için öldürürüm, sevgi için ölürüm.” Köleleştirmeyen aşk, aşk değildir, özgürleştirmeyen sevgi, sevgi değildir. Aşk sebeptir, sevgi ise durum. “Seviyorum” demek sonsuz hissediştir, sonsuz itiraftır. Onun için çok dillendirmemeliyiz ya da çok nadir söylemeliyiz. Çok sık söylersek mübalağa ederiz, abartırız.
Şimdi çok sevdiğim bir şarkı yazıyorum. Sadece sessizlikle ve gözlerle söylenmeli. Eğer “seni seviyorum”u yankısız ve sessiz söylersen yapacağın tek şey dudaklarının “seviyorum”un “m”sinin nin üstünde birleşmesidir. Soluksuz söylersin ve dudakların değer birbirine eğer bu duygu sende varsa bunca zaman içinde bir kez söylersin. Eğer “seni seviyorum“ yetisi yoksa sende bunu duymak istersin… Sözlere dökmek istersin. Sevgi tanımlanmaya, betimlenmeye tenezzül etmez. Bunu kabul etmez. Sevgi betimleme değildir. Sevgi tarif edilmez.
Başka neye inanıyorsunuz?
– Doğaya inanıyorum ve bana dinin zorla kabul ettirmediği bir “Tanrı”ya inanıyorum. Estetiğe inanıyorum. Geleceğin ahlakıdır. Töresidir. Bir bahçe, bir bostan yaratabilmeyi bilmelisin. Güzel bir söz söylemeyi… Bilinmeze inanıyorum. Sözcüklere sığmayan, betimlenemeyen tanımlanamayan sevgiye inanıyorum.
Sizi “masalcı” olarak tanımlıyorlar. Masallara inanır mısınız? Günümüz gençleri ne kadar masal okuyor?
– Gençlerin masalı okuması, duyması, görmesi gerekmez. Bilgi bombardımanı altındayız. Gençlerin anneannelerine gitmeleri gerekir. (Onlar da bu abartının içinde kayboldu!) Masal anlatmak, kapı ve pencereden bahsetmek gibidir. Pencere ışık demektir. Sadece ışık ve rüzgar içindir. Önünden bazı nesnelerin, insanların geçmesi için yapılmaz. Masal da sözün yanında, paralel bir dünyayı barındıran bir olanaktır. Başka bir metnin içinden hikaye edebilmektir. Masal hiçbir zaman insana kötülük etmemiştir. İnsanın güçlüklerden kaçabilmesi için her dönemde derin bir gereksinimdir masal. Bir dizesiyle, bir şarkısıyla insanı güvenle Tanrı’nın adadığı noktaya çeker. Dünyanın özüyle karşılaşması ve doğanın tüm sunduklarıyla iletişim, uyum içinde olması için…

Öğretmenlerim köyümün çobanlarıdır

Büyük Yunan besteci Hacidakis’le nasıl tanıştınız?
– Bilmiyorum… Rastlantıya pek önem vermem. Ancak minnet duyarım. Niteliklerimizin buluşmasını ummak, beklemektir o kavuşma anı. Hangisinin rastlantı, hangisinin içgüdüsel olduğunu bilmiyoruz. Başka bir güç, başka bir durum mu seçiyor bu karşılaşmayı; onu da bilmiyoruz. Nasıl ortaya çıktığını bilmiyorum. Çok şanslıyım, hayatın bana armağan ettiği zamanın her anını  istediğim gibi yaşadığımı, zamanın bana ait olduğunu erken anladım. Çünkü hayatın her anını severek yaşamayı arzu ediyorum. Aynı zamanda yaşamın bu ikisini bana birlikte bağışladığını erken anladığım için şanslıyım. Bu dünyadan giderken arkamda bir aura, bir iz bırakmak istiyorum. Bu dünyadan geçtiğimi kanıtlayacak bir söz edilmesini. Şanslı hissediyorum kendimi, çünkü sevdiğim şeyleri yapıyorum. Müzik yapıyorum, kitap yazıyorum; istediğin, sevdiğin şeyleri yapabilmek büyük seviçtir. Ve bunlardan yaşamını kazanmak. Öte yandan hayatta büyük şahsiyetleri tanımak gibi bir şansım oldu. Manos Hacidakis’i, Nikos Gatsos’u, Yannis Tsaruhis’i, Maro Vanvunaki’yi… Patrik Bartholomeus’u… Öyle bilge kişiler tanıdım ki düşüncelerinin öğrencisi oldum. Öğretmenlerim köyümün çobanlarıdır. Onlar ki gözleri dağ doludur. Renk ve mevsimlerle doludur. İlişkileri ve çevreleriyle doğal, yerel ve sahici olan büyük insanlardır. Babamdan başlayarak… Beni Atina’da ilk ziyarete geldiğinde “Bu kadar çok ışıkla geceyi bozdunuz ‘ay’ı göremiyorum” demişti. İşte bu tür kişileri öğretmen seçip onlardan beslenip ilham alıyorum. Onun içindir ki kitabımın tanıtımında bir çobanı getirdim söyleşiye…
Bu doğrudanlık, doğallık ve hakikilik neden kayboldu yaşamımızdan?
– Kaybolmuş değil… Gömüldü… Saklandı.
İçimizden doğal olanı kovup, bizi bilgiye boğanı, güya akademik olanı, illa ki bize öğretecek olanı çıkarıyoruz öne; neden?
– Kontrolümüzü kaybediyoruz. Eğer anneysen ve çocuğuna çocukluğunu yaşamasını bağışlamak istiyorsan, onu koruman gerekir. Çevreden etkilenerek çocuğunu özel derslere, dil eğitimine, dershanelere gönderip onu dönemiyle, yaşıyla, çocukluğunun doğallığıyla bağı olmayan bir yaratığa, yarış atına çeviriyorsun. Oysa oyun oynaması, saçmalaması gerekir. Bir anda bilginin içinden bir şeyleri göstermeye sürükleniyorsun. Yanlış burada başlıyor. Çocuk ölçü çerçevesinde öğrenirken çocukluğunu da yaşayabilmeli. Onlara bunca ağırlık yüklememeliyiz. Pangalos’un dediği gibi, küçük bir çocuktan ağır bir işçi yaratmamalıyız. Çocuğunu düşünmeye ve saygı duymaya yönelt, göreceksin ki her şey kendiliğinden önüne serilecek. Eline bir kitap verip “öğren” diye buyruk verme dışarıdan. Öğrenmek bilgiyi zihne tıkıştırmak değildir. “Tekrar”dır ötekini taklit etmeye yönelten. Eğitim çocuklara doğru istikametleri seçebilecekleri kriterler yaratmalıydı. Benim için “tekrar,” öğrenmenin faciasıdır. Ben çocukların bir görüş ifade etmelerini isterdim. Bakışlarını yaratıcılıklarını keşfetmeye dikmelerini, içlerindeki cevheri bulup çekip çıkarmalarını isterdim. Diğerlerinin “öğren” dediklerini öğrenip tekrarlamalarını değil.
Kuşağımız okuma – yazmayı çabalayarak öğreniyordu. Şimdi öğretmenler devlet memuru gibi; hepsi değil ama büyük bölümü…
– Evet, doğru… Ama şimdi de çocuklar öğreniyor. Bilgi ile ilgilenen bilgiyi bulur. İnternet bizim zamanımızda olmayan dev bir kütüphane, bugün gençlerin büyük çoğunluğu bu arayışa girebilir. Fakat çocuğa kaldıramayacağı ağırlığı yüklemeyeceksin. Ve onun kaldırabileceği kadarını taşımasına yardım et kendisinden soyutlama ki boyunu aşacak işlerin altında kalmasın…

Birbirinizin gözünün içine bakın, göze en büyük hakaret siyah gözlüktür

Gençlere ne gibi bir öğüt vermek istersiniz?
– Toprakta yürürken adımlarının sesini duymayı öğrenmelerini salık veririm. Dünyanın en büyük gücünün sevgi olduğunu anlamalarını… İyilik, nezaketi, hakkaniyeti… Sevgi daha az  kişi içindir, iyilik daha çok kişi, içtenlik daha da çoğu içindir…
Nelere odaklanmalıyız, özen göstermeliyiz?
– En başta gözün noktasına bakmalıyız. İnsanın en siyah, en karanlık noktası göz bebeğidir. Ancak ışık oradan girip çıkmayı seçti. Önceleyin ötekilerin, karşımızdakinin gözlerinin içine bakmalıyız. İnsanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakmalı ve doğadan öğrenmeli. Bir ağzın, iki kulağın var. Bir defa konuş, iki defa duy – dinle. İşte o zaman söylenecek gerçekler! Gözler ve arzu aynı yerde yaşar, hiç ihtiyarlamaz. Öyle gözler biliyorum ki onlar kapanınca dünyanın ışığı söner. Gözlere en büyük hakaret siyah gözlük takmaktır. Çünkü o zaman ortaya alakasız bir burun çıkar.”
İşte tam bu noktada Ludovikos Ton Anogion’un kitabından okunmaya değer bir dizeyi eklemem  gerekir:
“Nokta, ‘an’a benzer / nokta kalır, an firar eder /  aramak için beni iki mum yak / biri hatıra, biri umut için /..”
Çünkü iyi bir kitap okuyup bitirdikten sonra ruhunu sarıp sarmalayıp dolduran ve aklında kıvılcım misali yeni sorular çaktırandır.
“Sana daha kısa yazabilmek için gereken zamanım yoktu” tümcesiyle bitiriyor Anogionlu Ludovikos. “Bir Noktanın İtirafı” adlı kitabını. Bizim de röportajımız burada sona eriyor. Bunca içten, akıcı, dolu dolu, düşünsel, anlaşılır, sahici, filozofça düşünülmüş gerçekleri anlattığı için kalpten teşekkürlerimizle… Nitelikli ürünler verebilmesi için hep esen kalmasını diliyoruz.
(Yazarı belirsiz / 8 Nisan 2010 / Endoxora Online News / Çeviri: Tanju İzbek)

(C) Tercümenin tüm yayım hakları Tanju İzbek’e aittir. İzinsiz yayımlanamaz.

Linkler

Biyografisi
Facebook sayfası
Web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!