Michael Tippett / 1930 öncesindeki eserlerimi çektim, çünkü beni doğru yansıtmıyorlardı

0

Handel sonrası, 200 yıl boyunca uluslararası düzeyde takdir gören besteci çıkaramayan İngiliz müziği, 20’nci yüzyılın eşiğinde Elgar’la birlikte yeniden canlanmıştı. Michael Tippett bu gelişmenin itici güçlerinden biri oldu. Benjamin Britten’a göre, 20’nci yüzyılın öncü İngiliz bestecilerinden biriydi. 1971’de 66 yaşında eserlerini ve hayatını anlatırken “Goethe 74’ünde, 19 yaşında bir kıza aşık olmuştu, kendime hep bunu hatırlatıyorum” diyordu.

 

Sir Michael yeni yayımlanan The Midsummer Marriage kaydı ve müzikal yaşamı üzerine konuşmak üzere beni Chippenham yakınlarındaki evine davet etti. Bir besteci olarak müthiş konuşkan. TV’deki, toplantılardaki konuşmalarını izleyenler bilir, hızla ve daldan dala atlayarak konuşurken, konu ne olursa olsun, sizden onu aynı hızla takip etmenizi bekler. Besteciliğe başladığı yılları konuşurken, ansızın kendinizi derin bir metafizik ya da din tartışmasının içinde bulabilirsiniz. Ana konuyu hatırlattığınızda çok samimi bir ifadeyle gülecek, konuşmasının başına dönecektir. Fakat bu durum hiç uzun sürmez.
Meslek yaşamından bahsederken, şunu hatırlatmakta yarar var ki, hayatı destekler, övgüler, ödüllerle dolu değil. 10 yıl öncesine kadar müzik çevresinin dışında kabul ediliyordu. Öncesinde ise yoksulluk sınırında yaşıyordu. Bunları hiç dert etmediğini söylüyor:”O günlerde sosyal konumunu yitirmeden ‘tavan arası sanatçısı’ olunabiliyordu.”
Bu durum 20’li yaşların başı için geçerli. Öncesinde müzikal deneyimi adım adım gelişti. Ailesinde müzikle ilgilenen yoktu. İlkokul yıllarında, okulda da. “Birinci Dünya Savaşı sırasında, bu tür konular biyografilerde bile yer almazdı. Fakat ben müziksel sezgiye sahiptim. Stamford’daki ortaokulda bu yeteneğim ilk kez ortaya çıktı. Mozart’ın sol minör senfonisini ve K488 la majör konçertosunu ilk dinlediğim gün hissettiklerimi, müziğinin üzerimdeki etkisini bugün bile hatırlıyorum. Kendim için piyanoda Bach, Beethoven, Schubert çalıyordum. Fakat baraj Royal College’a (of Music) gidip Charles Wood’la çalışmaya başlayana kadar yıkılmadı. Bir anda bu müthiş dünyanın içine çekildim. Tam o günlerde savaş sırasında kesintiye uğrayan Proms konserleri yeniden başlamıştı. Bir konserde Wood’u Beethoven’in senfonilerini yönetirken dinledim. O zamanlar Beethoven benim için tanrı gibiydi. Hiç unutmam eseri küçük bir partisyondan takip ederek dinledim. Adeta müziği yiyordum. Müthiş bir iştahım vardı. Katolik beğenisine sahiptim.”
Birkaç yıl okul müdürlüğü yaptıktan sonra işten ayrıldı, bestecilik yapmak üzere Surrey köylerinden birine yerleşti. Verimli çalışmak için hep mutlak sessizliğe ihtiyacı oldu. Sonra kendisini ansızın, o günlerde gelişmeye başlayan Little Theatre akımının içinde buldu.
“Sanırım 1926 ya da 1927 yılıydı. Oxted’deki Barn Tiyatrosu’na çalışmaya gitmiştim. Orkestrayı yönetiyor, grup için beste yapıyor, bunun karşılığında ağırlanıyordum. Hatırlarım Vaughan Williams’ın “The Shepherds of the Delectable Mountains” adlı eserinin ilk icralarından birini biz yapmıştık, yaşlı besteci dinlemeye gelmişti. Konserin ikinci yarısında ise Everyman seslendirilmişti.

Mesih Oratoryosu’ndan sonra
Bach yerine Haydn rehberim oldu

Kendi korom vardı ve bu sayede erken dönem İngiliz bestecilerinin eserlerini, madrigalist bestecileri tanımaya başlamıştım. 18’inci yüzyıl balad operası Love in a Village’a adeta tutuldum, kendi yorumumla eseri yeniden yazmaya koyuldum.
Hatta Stanford’un “Travelling Companion” adlı eserini yaylılar, nefesli çalgılar ve harmonyum için yeniden düzenledim. Gördüğün gibi mesleğimi mümkün olan en pratik yoldan öğreniyordum. Rastantı sonucu, Standford’da beklediğimden çok malzeme buldum. Operası bana İngilizceyi nasıl kullanmam gerektiğini önemli oranda öğretti. Tüm detayları net olarak belirtmişti. Öylesine zengin bir bilgi birikimiydi ki bu, Almanlar’ı kopyalamadığın sürece, belirgin İngiliz üslubunu geliştirmek için yeterli malzeme vardı.
Kuşkusuz Holst’un eserlerini de seslendirdim, inceledim. Sanıyorum onun Hymn Of Jesus adlı bestesi Elgar’ın Gerontius’uyla karşılaştırıldığında çok daha önemlidir. Ve Morley College’de seslendirdiğim Seiber’in Ulysses’i de çok derin bir eserdir.
Tüm bu unsurlar 1930’da Barn Theatre’da bestelerimin seslendirildiği konserde bir araya geldi. Sanıyorum konsere dördül ve dört nefesli, iki keman için konçertoyu da eklemiştik. Hatta partisyonun bir kopyası hâlâ bir kenarlarda durur. Daha da önemlisi Mesih’i de seslendirmiştik. Tuhaf bir deneyimdi. Chrysander Edition’ı görene kadar eserin farkında bile değildim. Bir tür aydınlamaydı. Eserin direkt anlatımı beni büyülemişti. Olabildiğinde gerçeğine uygun bir icra hazırladık ve bu deneyimden müthiş şeyler öğrendim. Sonrasında kılavuzum Bach yerine Haydn oldu. Keman, soprano ve bas için yazılmış sololar beni en çok etkileyen bölümlerdi.
Metin de çok etkileyiciydi. Librettoyu görür görmez eserin neden üç bölüm olduğunu, Handel’in nasıl mahşer günü gibi ilahi olaylarla müzik arasında bağlantı kurduğunu kavradım. Metni bilen kişiler bile bu bağlantıyı kavrayamamıştı. Örneğin üçüncü bölüm tamamen Aziz Pavlus (St. Paul) hakkında ve tamamen metafizik. Tüm bu izlenimlerin sonuçları Child of Our Time adlı eserimde görülebilir.
1930’da, bestelerinin seslendirildiği bu konserden sonra Tippett daha önce yazdığı eserleri dolaşımdan çekti.
Peki neden?
“Beni tam olarak yansıtmadıklarını fark ettim. Sanatsal açıdan kalıcılık özelliğini taşımıyorlardı. Hepsini alıp R.O. Morris’e gittim, yeterli teknik ustalık içermedikleri konusunda hemfikir olduk. Ardından 18 aylık çok yoğun bir çalışma sürecine girdik. Sadece bir füg üzerine yoğunlaştık. Müzikal düş gücüm tek hedefe odaklanmaya zorlandı. Bir gün bana ‘senin kadar azimli olamam asla’ dedi. Bu bir tür zihinsel sıçramaya neden oldu. Daha şevkle, büyük bir güvenle elimdeki bilgi birikimi üzerine çalışmayı sürdürdüm.

Bestecilikte telaştan hep uzak durdum

Tüm bunlar Tippett’ın kendisini sonradan geliştirdiğini, hatta biraz geciktiğini gösteriyor. “Her zaman telaştan uzak durdum. Çağdaşım Constant Lambert, o dönemde öne çıkmış gibi görünüyordu. Ben İngiliz madrigalleriyle uğraşırken o kasıtlı olarak avant-garde üsluba yöneldi. O dönemde Proms’da Stravinski’nin keman konçertosunu dinlemiştim. Eserde ortaya çıkan yeni klasikçi üsluptan etkilenmiştim. Açılıştaki re majör trompet pasajından büyülenmiştim. Sanırım etkileri erken dönem eserlerime de yansıdı. Romantik dalgadan sıyrılmak için dışavurumcular yerine neo klasik akımdakilerle yakınlaşmıştım. İlginçtir, daha neo klasisizm üzerine gerçek bir inceleme yapılmamıştı.”
Klasik üslup konusundaki önyargıları onu operaya yönlendirdi. Sözcüklere ilgisi sürüyordu. Bu konuda en büyük destekçisi T.S. Eliot oldu. A Child of Our Time’ın metnini yazarken kılavuzluk yaptı. Tippett, oratoryodaki derin anlatımla operadaki etkileyici sunumu birleştirmenin yollarını arıyordu. Eliot, Hamlet’in açılış sahnesi ve dram ile lirizmin ortak gereksinimleri üzerine analizlerini yayımladı. Hayaletle dramatik açılışın ardından saf lirik şiirsellik sahneye çıkıyordu. “Dram için gerekenlerle opera müziği için gerekenleri bir araya getirmenin yollarını arıyordum. Sanırım The Midsummer Marriage’a geldiğimde bazı çözümler bulmuştum, fakat büyük bir düşünsel çaba gerektiriyordu; metni oluşturmada gereken maksimum enerjiyi bu süreçte harcamam gerekiyordu. Geri dönüp baktığımda operanın hayatımın merkezini oluşturduğunu görüyorum. En güçlü olduğum dönemde ortaya çıkmıştı.
Sözel yaratıcılık konusundaki bu şevki, enerjiyi sonrasında çok az yaşadım. Bu sözel uyarının doğasıyla ilgili bir durum. Sonrasında sözcükler üzerine düşünmekten öylesine tükenmiştim ki, bundan kaçmak için Priam’ın trajik dünyasına yöneldim. Daha keskin, saldırgan, anıtsal olmayı denedim. Trajedinin gerçek anlamını araştırdım. The Knot Garden‘da bir kez daha tema değiştirip kurtuluşun şefkatte olduğunu gösterdim.”
Bu iki yeni yapıtında ve The Midsummer Marriage’da Tippett günahlardan kurtuluşun ikili yapısına dikkat çekmeyi denedi. “Sihirli Flüt’te de bulabileceğiniz bu kavram Hıristiyan felsefesinden çok Hindu felsefesiyle ilgili. Bunyan, hacıyı tanrıyla birlikte gösterir. Sanıyorum günümüzde yaratanla yaratıcının birliği fikrinden yine uzaklaşıyoruz. The Midsummer Marriage üzerine çalışırken aylarca Avrupa mitolojisinde buna benzer bir örnek aradım. Sonunda Hindu dininde buldum.”

Kesintiler eserime ışık kazandırmış

Tippett kuşkusuz eserinin kaydedilmesinden çok hoşnut. Bu sayede müziğindeki bilginin ülke sınırlarının dışına çıkmasını umuyor. Dahası eserin Covent Garden’daki icrasından hemen sonra yayımlanmasından mutlu. “İcra esere harika bir ışık kazandırmış. Herkes Cohn’un yaklaşımından kaynaklanan bu pırıltıdan etkileniyor.”
Kimilerinin söylediğine bakılırsa, eserin Covent Garden sırasındaki icrasında teknik sorunlar nedeniyle kesilen bazı bölümleri plak kaydına eklenseydi daha iyi olurdu. Fakat besteci pragmatik düşünmekten yana. Plak kapağındaki notlarda, kaydın özellikle Covent Garden’daki icranın aynısı olmasını istediğini belirtiyor. Ritüel dansları ve topluluk bölümlerinden yapılan kısa kesintilerin sonucu iyileştirdiğini savunuyor.
Son birkaç aydır Tippett yoğun olarak 3 Senfoni’si üzerine çalışıyor. Eserin prömiyeri 1972 Haziranı’nda yapılacak. Sohbetimizde, senfonisinde daha önceki operalarıyla paralel yazdığı eserlerde olduğu gibi The Knot Garden’ın bestelenme sürecindeki deneyimlerinden yararlanmadığını söylüyor. Bununla birlikte bazı biçimsel bağlantılar olduğunu vurguluyor. Eser Beethoven’in 9. Senfonisi’nin sonundaki Schiller şiirinin dramatik soprano yorumuyla sona eriyor. “Şu soruyu soruyorum: Neleri onaylıyoruz?” diyor Tippett.
Senfoniden sonra Solti’nin Chicago için sipariş verdiği eseri yazması gerekiyor. Sonra Cohn için bir başka opera. “Senfoniyi bitirir bitirmez eserin sinopsisini almak zorundayım. Zaten eser sürekli zihnimde yankılanıp duruyor. Sanıyorum sıra dışı denebilecek yaratıcı bir sürece girdim. Bunu zedeleyecek hatalar yapmamalıyım.”
Daha ücra bir yere taşınmasının nedenlerinden biri de bu. Benim gibi rahatını bozacak birileri kapısını çalmadığı sürece huzur içinde çalışacak bir evi var. “Şu aşikar ki bir yandan bestecilik diğer yandan Bath Festivali’nin düzenlenmesini yürütürken, aktif olarak şeflik yapmam mümkün değil. Birinden vazgeçmem gerekiyordu. Zaman zaman konserler verebilirim, fakat hepsi bu kadar. Bir süre, vücudum tehlike sinyali verene kadar dünyanın dört bir yanında koşturup durdum. Ayrıca geniş kapsamlı eserlerin yaratımı öncesinde zihinsel kuluçka süreci gerektiriyor. Bu sürece daha fazla zaman ayırmalıyım. Bu demektir ki yazmak kadar bir sonraki esere hazırlıktan önce düşgücümü dinlendirmeliyim.”
Yaratıcılık dünyası benim için her zaman bir tutkuydu. Şimdi bu tutkunun dozu daha da arttı. Sebebini kesin olarak bilmiyorum ama sanırım yaşla ilgili.
Bunun etkisinden kurtulmak için başka manzaralar görmek, geçmişin güzel tatil anılarını hatırlamak gerekir. Deniyorum, fakat başarabildiğimi söyleyemeyeceğim. Kendime hep Goethe’nin 74 yaşında Marienbad’da 19 yaşında bir kıza aşık olduğunu hatırlatıyorum…”
(Alan Blyth / Gramophone / Nisan 1971 / Çeviri: Serhan Yedig)

Linkler

Biyografisi
BBC Radyo 3 arşivinden

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!