Civan Gasparyan / Kayısı dalına sihir üflüyor

0

“Günaha Çağrı” ve “Dead Man Walking”… Bu iki filmde duymuştuk Civan Gasparyan’ın hüzün üflediği çalgısını. Ardından Peter Gabriel, L.A Filarmoni ve gitarcı Michael Brook’la yaptığı çalışmalar geldi. Biz de hayatının  60 yılını “duduk”a adayan ustanın peşine düştük. Erivan’ın çok zor duyulan telefon hatlarından 1996’da ilk kez aradığımızda “Türkiye’de yaşayan Ermeni var mı” diye sormuştu. 1999’da ikinci kez aradığımızda yine kızının yardımıyla görüşmüştük ve bize hayatını, müziğe bakışını anlatmıştı. Bu röportajdan sonra Gasparyan üç kez konser için Türkiye’ye geldi, gitarcı Erkan Oğur’la Fuad albümünü kaydetti. İşte Gasparyan’ın ağzından, bir kayısı çubuğuyla dünyayı büyülemenin sırrı.

 

Topu topu iki karış uzunluğunda, kaval benzeri bir çalgı. Ses hacmi, günümüz enstrümanlarının yanında çok zayıf: 1 oktav sadece. Etnomüzikologlar, belki de dünyanın en ilkel enstrümanı, diyor onun için. Bin, hatta bin beş yüz yaşında olduğu sanılıyor. Anayurdu Doğu Anadolu.
Azeriler dut ağacından yapıyor ve ‘balaban’ diyor adına. Dağıstanlılar’ın ‘yastı balaban’ı kızılcık ağacından. Biz ‘mey’ adını vermişiz. Ceviz dalından yapıyoruz. Bu primitif çalgıyı ulusal enstrüman kabul eden, içine sihir üfleyen Ermeniler’e gelince… Ermeniler ‘kayısı çubuğu’ anlamına gelen ‘duduk’u yüzyıllardır aynı teknikle yapıyor. Dışında özenle seçtikleri çubuğu kullanıyorlar. Ağızlığına ise Araks Nehri’nden kestikleri kamışı ham haliyle yerleştiriyorlar. Ve öyle çalıyorlar ki, dinlerken insanın ruhu titriyor.
Bugün Ermenistan’da olduğu gibi dünyada da ‘duduk’un tartışmasız en önemli virtüözü Civan Gasparyan. Gasparyan, Peter Gabriel’in teşvikiyle yeşeren ‘World Music’ dünyasında, sonyıllarda adından en çok sözedilen etnik müzikçiler arasında. Avrupa ve Amerika’da her yıl birçok konser veriyor. Yıllar önce kaydettiği albümlerin yeniden yayımlanması bile olay oluyor. (1970’lerde kaydettiği ‘I Will Never Be Sad Again in this World’ geçen yıl İngiltere’de tekrar yayımlandı ve listelere girdi.)

Ustanın sırrı

Erivan’daki evinden aradığımızda ilk sorumuz benzersiz uslubu üzerine oluyor. Arasıra kesilen, cızırtıdan seslerin zor seçildiği hattın öbür ucundan, kızı Narine’nin tercümanlığında cevaplıyor bizi. ”Çok çalıştım bu üslubu geliştirmek için” diyor. ”Konservatuvar eğitimim, disiplinli çalışmam sayesinde çalgımın sesini kişiselleştirmeyi başardım. Efsanevi Tatoo Altunyan gibi ustalardan çok şey öğrendim.”
Ermenistan’ın ‘Halk Sanatçısı’ sıfatıyla onurlandırdığı, kültüre katkılarından dolayı UNESCO’nun 1957’den 1980’e kadar dört kez altın madalya verdiği bu büyük ustanın müzik serüveninin başlangıcı 1930’lara, sessiz film günlerine uzanıyor. ”Filmler yerel müzik eşliğinde gösterilirdi. Duduk’u ilk kez sinemada dinledim. Ucuzdu, bir tane aldım. Altı yaşındaydım, çalmayı kendim öğrendim. Çocuk grubundan sonra Gomidas Konservatuvarı’na girdim. 1947’de mezun oldum. Master ve pedagoji eğitiminden sonra konservatuvarda öğretmen oldum.”
Anadolu kökenli bir ailenin çocuğu Gasparyan. Babasının, ”200 yıl kadar önce büyüklerimiz Muş’tan Erivan’a göçmüş” dediğini hatırlıyor hayal meyal. Yapı ustasıymış babası, türküleri severmiş. Aşık Civan’ın anısına oğluna bu adı vermiş. Ailesiyle ilgili birkaç soru daha sorunca içini çektiğini, sesinin titrediğini duyuyoruz telefonun öbür ucundan: ”Savaş çıktığında babam cepheye gitti ve geri gelmedi. Annem de ölünce üç kardeş ortada kaldık. Zor günlerdi, çok zor…”
Konuyu değiştirip büyüleyici ezgilerinin kaynağını soruyoruz. Dinadamı Gomidas’ın geçen yüzyıl sonunda Anadolu’yu karış karış dolaşıp derlediği ezgilere getiriyoruz sözü. ”Nerede çalarsam çalayım repertuarımda mutlaka üç kişinin, Yegmalyan’ın (19.yy), Sayad Nova’nın (18.yy) ve Gomidas’ın derlediği ezgiler vardır. ‘Kelelao’yu mutlaka çalarım mesela. Bazen de emrovize yaparım.”
Gasparyan, yorumculuğunun yanısıra ‘Siro Huçer,’ ‘Yes Molorvelem’ gibi birçok tanınmış ezginin bestecisi. Otantik ezgileri büyük gruplara uyarlıyor, hatta duduk için konçerto formunda eserler yazıyor. Eserlerini konservatuvarda kurduğu 70’er kişilik iki orkestrayla seslendiriyor. Ensrüman yapmayı denediniz mi, diye sorunca ”Tabii” diyor. ”Bir bas duduk geliştirdim, konserlerde kullanıyorum.”
Büyük bir plak koleksiyonu olduğunu söylüyor Gasparyan. Gürcü, Abhaz, Yahudi müziği kadar Bulgar, Romen, Macar müziğini de iyi bildiğini, özellikle Türk Müziği konusunda uzman olduğunu anlatıyor. Türk TV ve radyolarındaki halk müziği programlarının tiryakisi olduğunu öğreniyoruz. ”Ne kadar şanslısınız, yurdunuzun her köşesinde birbirinden farklı, birbirinden güzel folklor örnekleri var. Sürekli dinlediğim sanatçılar, türküler olduğunu söyleyebilirim.”
Hangileri, diye atılınca bir kahkaha geliyor Erivan’dan. ”Dilinizi telaffuz etmek çok zor. Bundan sonra altyazıları daha dikkatli okur, not alırım. Demek ki röportajlarda böyle sorular da sorulabiliyormuş.”

Erkan Oğur’la çalacak

İki ülke arasındaki gerilimden bahsederken politikadan uzak durduğunu söylüyor: ”Birbirlerini acı olaylarla hatırlayan bu iki toplum, aynı toprakların insanları. Kardeşçe yaşamaya mahkumlar. İnsanların barış içinde, şarkı söyleyerek, sevinerek, acılarını paylaşarak yaşadıkları bir dünya diliyorum. Türkler, Ermeniler ve tüm uluslar için…”
Her fırsatta eski düşmanlıkların suyuzüne çıkarıldığı, kin tohumlarının ekildiği şu günlerde Erkan Oğur’la Civan Gasparyan’ın ortak çalışma tasarısı müziğin ötesinde, barış adına da büyük önem taşıyor. Bir albümle başlayıp, iki başkentte düzenlenecek ortak konserlere, hatta Avrupa ve ABD’de turne düzenlemeye kadar genişleyebilecek bu proje daha şimdiden iki sanatçıyı da heyecanlandırıyor. ”Biliyor musunuz ben hiç Türkiye’yi görmedim. Oysa İstanbul’u çok merak ediyorum” diyor Gasparyan. ”Bir gün oraya gelmek, duduğun sesini duyurmak çok arzu ettiğim şeylerden biriydi. Galiba bu düş şimdi gerçek oluyor…”
(Serhan Yedig / 18 Ağustos 1999 / Hürriyet)

Linkler

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!