Erdal Erzincan / Ses püristlerinin kalesine bağlamayla girdi

0

Arif Sağ’ı usta, Alevi bağlama geleneğini kılavuz kabul edip çıktığı yolda Erdal Erzincan, Anadolu’daki diğer bağlama geleneklerini de araştırıp kendi sesini yarattı. Konservatuvar tecrübesiyle şelpe geleneğini analiz etti, kendi üslubuna uyarladı. 1996 sonrasında kaydettiği beş albümle, genç yaşta halk müziğinde saygın bir yer edindi. Arif Sağ ve Erol Parlak’la kaydettiği “Bağlama Konçertosu”nda ilk kez sazını halk müziği dışındaki alanlara taşımıştı. 2004’te İranlı kemançacı Kayhan Kalhor’la tanışması yeni bir ufuk açtı önünde. Kalhor ve Ulaş Özdemir’le kaydettiği “The Wind” albümüyle ses püristlerinin kalesi ECM sanatçıları arasına katıldı. Albüm, doğaçlamada hangi noktalara ulaşabileceğinin ilk sinyallerini verdi. 2006’nın son günlerinde konuştuğumuzda “Bu albümden sonra kendime yeni bir yol çizmeye karar verdim” diyordu.

Bağlama geleneğinde kimleri usta kabul ediyorsunuz, hangi yönleriyle sizi etkilediler?
– İlk ustalarım babam, amcam, dayım. 15 yaşımda Arif Sağ gibi çaldığımı söylerlerdi. Sağ’ın ortak ölçüt kabul edilmesi, ne kadar önemli bir sanatçı olduğunu gösteriyordu. Önce buna çok sevindim. Arif Sağ odaklı çalışmaya yöneldim. Sonra onun nasıl Arif Sağ olduğunu, bağlama geleneğinde kendi sesini nasıl yarattığını, kimleri analiz ettiğini araştırdım. Sağ’ın ardında Davut Sulari, Ali Taşçı, Muharrem Ertaş, Aşık Daimi’yi gördüm.
Alevi geleneğinden gelmekle birlikte, Anadolu’daki diğer bağlama geleneklerini incelemeniz, özümsemeniz en önemli özelliklerinizden biri. Bu yaklaşımınız tepki aldı mı?
– Konservatuvardan edindiğim bilgiler doğrultusunda Muharrem ve Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Davut Sulari, Çekiç Ali, Aşık Daimi, Aşık Beyhani, Talip Özkan, Muharrem Gürses, Musa Eroğlu, Yavuz Top, Celal Güzelses, Zaralı Halil, Neşim Çimen, Ramazan Güngör ve adını sayamayacağım sayısız ustayı analiz ettim. Hasret Gültekin’den etkilendim. Farklı gelenekleri algılamaya, özümsemeye çalıştım. 1989-93 keşifle geçti. Şelpe tekniğini kavradım. Ayrıca gitar tekniklerini inceledim, bağlama geleneğini zedelemeyecek şekilde kullandım. Alevi şovenistlerinden herhangi bir eleştiri almadım.

Vokal açıdan Erzurum ve Alevi geleneğine bağlıyım, enstrümantal açıdan daha geniş yelpazede çalışıyorum

Arif Sağ, perdeler üzerindeki elle telleri çekme, vurma dahil tezene (pena) kullanmadan uygulanan tüm elle çalma tekniklerinin “şelpe” olduğunu söylemişti. Bu tanıma katılıyor musunuz?
– Eskiden saz tezenesiz çalınırmış. Şehre gelip, tezeneyle tanışınca parmakla çalmak unutulmuş. Yıllar sonra geleneğe geri dönmek istendiğinde isim aranmış, şelpe seçilmiş. Şelpe tekniği ve sözcüğün kökenleri üzerine akademik tartışmalar sürüyor. Aşık Veysel, pençe sözcüğünü tercih etmiş. Alevi dedeleri el verdikleri gençlerin sırtlarına üç kez elleriyle vurur. Buna şelpe denir. Elden türetilmiş sözcük, bağlamada elle çalma tekniğine adını vermiş. Ama şelpe Alevi geleneği değildir. Muharrem Ertaş bu teknikle çalar “bu kopuzdan gelir” derdi. Tüm elle çalma teknikleri şelpedir.
Hayata bakışınızı yönlendiren, müziğe ve ensrümanınıza yaklaşımınızda köklü değişikliklere yol açan karşılaşmalar yaşadınız mı?
– Ustalarla tanışmaktan çok beni etkileyen, günlük hayattaki küçük tesadüfler oldu. Örneğin hapisaneye bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. Dört duvar arasında sıkıntıdan patladığını sanıp, “nasıl zaman geçiriyorsun” diye sormuştum. “Tiyatro, halk oyunları çalışmaları yapıyoruz, şiir dinletilerimiz oluyor, okuyorum, bana zaman yetmiyor” deyince şok geçirdim. Kısıtlı imkanlarda üretken olmak üzerine düşündüm. Bağlamanın perdelerini bağladım. “Hayatımı iki perdeye sıkıştırayım, bakalım neler çıkacak” düşüncesiyle uzun süre çalıştım. Perdeleri açtığımda, özgürlüğüme kavuştuğumda ifade yeteneğimde çok şey değişmişti. Ayrıca ders verirken öğrencilerimden çok şey öğrendim. Hatalarını analiz ettiğimde, kendimde de bunların izlerini görüyordum. Geliştirdiğim çözüm yollarını kendim de kullandım. Hâlâ ders vermeyi çok seviyorum, öğrencilerimden çok şey öğreniyorum.
Albümlerinizde kendi eserlerinizi de seslendiriyorsunuz. Kendinizi aşık geleneğinin devamı gibi mi görüyorsunuz yoksa kentli bir halk müziği bestecisi mi? Odaklandığınız yöre var mı?
– Vokal müzikte Erzurum ve Alevi müzik geleneğine odaklıyım. Enstrümantal anlamda daha geniş yelpazede çalışıyorum. Kayhan Kalhor’la yaptığım çalışmalardan sonra daha genel bir perspektiften bakmaya başladım. Albümlerimde söylediklerime türkü adayı, türkü formunda beste demek daha doğru olur. Çoğunlukla sözlerini kendim yazarım ya da manilerden derleme yaparım. Sözlerde duyguların, düşüncelerin çok açık ifade edilmesini sevmem. Kendime ait bir türküyü söylemem bu eserin serüveninde sadece bir başlangıçtır. Sevilirse ağızdan ağıza dolaşır, farklı kişiler yorumlar, sözlerini, ezginin bazı bölümlerini değiştirir, zamanla eser pişer, dönüşür ve ancak bu süreçten sonra halk müziği eserine dönüşür. Kimi zaman Erzurum’dan müzikseverler geliyor, türkülerimden birini çok sevdiklerini, sözüne birkaç dize eklediklerini söylüyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor.

Türkü söylerken kısa saplı bağlama çalarım

Neşet Ertaş bile babası Muharrem Ertaş’ın türkülerini “havalandırdığı” yani bazı bölümlerini değiştirerek yorumladığı için eleştiriliyor. Siz bu değişiklik işine nasıl hoşgörüyle bakıyorsunuz?
– Yorum Türk Halk Müziği’nin temelidir. Cenazede söylenen ağıtı duyan, seven kişi bunu bir başka cenazede aklında kaldığı şekliyle, yorumuyla söyler. Ağızdan ağıza yayılır, yüzyıllar içinde şekillenir. Günün birinde karşımıza oyun havası olarak çıkar. Bu, halk müziğindeki anonimleşme sürecidir. Önemli olan herkesin kendi duygusunu katmasıdır. Allı Turnam, kuşaktan kuşağa değişerek gelmiştir. Entelektüeller Neşet Ertaş’ı yanlış değerlendiriyor; babası gibi mahalli sanatçı değildir. Kırşehir’den beslenmekle birlikte yerel müzik yapmaz. Daha genel bir müzik yapar. Sevdiği tüm türküleri, yorumla sözleyen bir sanatçıdır. Günümüzde Aşık Veysel ezgilerini, notasıyla, aynen söyleyen birçok sanatçı var. Ama çoğu ruhsuz yorumlar. Çünkü yöre tavrı bilmeden, ruhu üzerinde düşünülmeden seslendiriliyorlar.
Bağlama geleneğinde süren kısa sap, uzun sap ve bozuk düzen, bağlama düzeni cepheleşmesinde tavrınızı hangi gerekçeyle, hangi cepheden yana koyuyorsunuz? Örneğin kısa sapla çalıyorsunuz. Bunun bağlamayı en az bir ses yoksullaştırdığı, tüm yörelerin ezgilerini seslendirme imkanını ortadan kaldırdığı söyleniyor. “19 farklı düzenle, 4.5 oktavlık ses genişliğine ulaşan çalgıyı kısıtlıyorlar” deniyor. Ne dersiniz?
– Sorun sap değil, tekneden kaynaklanıyor. Eski sazların teknesi büyük ve uzun olur, sapın başlangıç noktası anlaşılmaz, bazı perdeler kamışla gövde üstüne işlenmiştir. Zamanla yapım tekniği değişmiş, sapla tekne ayrılmış. Akord sorunu nedeniyle ustalar iki seçenekle karşı karşıya kalmış: Ya tekne küçülecek, sap korunacak ya da tekne büyüklüğü korunup sap kısalacak. Tekne büyüklüğü ses hacmini genişlettiği için aynen korunmuş. Sap kısalmış. 1978’den itibaren bu tür bağlamalar üretilmeye başlanmış. Şehirde tamburdan etkilenip sapı uzatma girişimleri olmuş. Standart bağlama düzeninin dışına çıkılıp, bozuk düzen kullanılmaya başlanmış. Teller değiştirilmiş, tezene kullanılmaya başlanmış. Kimileri bağlama düzeninin Alevi geleneği olduğunu söyler, yanlıştır; çünkü Muharrem Ertaş da bu sistemle çalardı. “Bu kopuz düzenidir, böyle çalınır” derdi. Türkü söylediğimde kısa saplı, enstrümantal çalışmalarda uzun saplı bağlamayı, bağlama düzeniyle kullanmayı tercih ediyorum.
Müzik merkezinizdeki bağlama atölyenizde, enstrümanın ses hacmini değiştirecek denemeler yapıyor musunuz? Bu enstrümanları, kurduğunuz Bağlama Orkestrası’nda kullanıyor musunuz?
– Çeşitli denemeler yapıyoruz ancak bunlar henüz ortaya çıkarılacak aşamaya gelmedi. Bağlamada keman ailesine benzeyen bir çeşitlilik sözkonusu: cura, kısa ve uzun saplı bağlama, divan, bas bağlama gibi. Bu zenginliği ve çeşitli çalma tekniklerini kurduğum 25 kişilik orkestrada da kullanıyorum.

Derin, tematik, deneysel çalışmaya yöneleceğim

Kayhan Kalhor’dan önce sadece enstrümanın kullanıldığı, doğaçlama merkezli çalışmalar yapmış mıydınız?
– Doğaçlamayı ezgilerde kullanıyoruz ancak saf enstrümantal doğaçlama yapmıyoruz. Türkiye’deki koşullar buna imkan vermiyor. Bu nedenle Kayhan Kalhor kapımı çaldığımda çok gururlandım, heyecanlandım aynı zamanda endişelendim. Öte yandan bunun yıllardır beklediğim fırsat olduğunu düşündüm.
Albüme, emprovizasyona nasıl hazırlandınız?
– İlk buluşmaya yanımda not alacağım nota kağıtlarıyla gitmiştim. Ulaş Özdemir’in çevirmenliğinde bir süre sohbet ettik. Sonra Kalhor, kağıdı, kalemi bir kenara bırakmamı söyledi. Çal, biz böyle anlaşalım, dedi. Ben çaldıkça, devam et, dedi. Bir süre sonra tamamen içimden geleni, o anda hissettiğim gibi çalmaya başladım. Dil bilmediğim için sadece enstrümanlarımızla konuşuyorduk. Bir süre sonra Kalhor’un istediğini net olarak anladım. Çaldıkça kendimi buldum, o da değişime şaşırdı. Kendimi buldukça, birbirimizi bulduk.
Albüm kapağında 12 emprovizasyon yapıldığı belirtilmiş, doğaçlamalara temel olan geleneksel ezgiler yazılmamış. Neden?
– Dört Anadolu, üç İran ezgisi kullandık. Anadolu ezgileri: Allı Turnam, Daldalan Barı, Kula Kulluk Yakışır mı, Mevlam Çok Dert Vermiş. İran ezgilerinin adlarını bilmiyorum. Anadolu ezgilerinin isim listesini Kalhor’a verdim. “Bunlar geleneksel ezgiler, emprovizasyon ağırlıklı bir müzikte isimleri belirmeye gerek yok” gerekçesiyle isimler kullanılmamış. Sorun çıkacağını belirttim. Ancak bu süreçte inisiyatif kullanabilecek durumda değildim. Albüm çıkınca epeyce eleştiri aldım.
Bu albüm ve ardından Avrupa’da Amerika’da verdiğiniz konserler müziğinize ne kazandırdı, köklü bir dönüşümün başlangıcı olacak mı?
– Türkiye’de müzik piyasasının dayattığı sınırların aşılabileceğini gördüm, özgüvenim gelişti. Herkesin çaldığını en iyi şekilde çalma çabası yerine, kendi sesimi geliştirmeye yönelmenin doğruluğunu bir kez daha anladım. Çok temel kararlar alma aşamasındayım. Geri çekileceğim, sahne ve piyasadan uzaklaşıp dar bir alanda çalışmaya yöneleceğim. Eğitim faaliyetlerim sürecek. Müzikte daha derin, tematik özellik taşıyan, laboratuvar çalışması benzeri işler yapacağım.
Yeni projeleriniz neler?
– Bağlama Orkestrası’nı genişletip halk sazları orkestrasına dönüştürmek istiyorum. Kayhan Kalhor’la ikinci albümü kaydetmeyi düşünüyoruz. İran ve Türk müzikçilerden oluşan bir topluluk kurmak istiyoruz. Ayrıca Türkiye’de yayımlanacak, solo enstrümantal albüm hazırlıyorum.
(Serhan Yedig / 24 Aralık 2006 / Hürriyet)

KONSERVATUVAR MEZUNU BAĞLAMACI

Erdal Erzincan, Arif Sağ’la aynı köyden: Erzurum’un Aşçakale ilçesine bağlı Dallıköy. Dört çocuklu bir çiftçi ailesinin çocuğu. Babası, dayısı, amcaları bağlama çalıyor. Sazı onlardan öğrendi, Erzurum ve Alevi kültürüyle büyüdü. 1981’de ailesiyle İstanbul’a yerleşti. 1985’te örnek aldığı, usta kabul ettiği, Arif Sağ Müzikevi’nde, Sağ’ın asistanlarından bağlama dersleri almaya başladı. 18 yaşından itibaren profesyonel konserler veriyor. Liseyi bitirdi, babasının üniversite kursuna gitmesi için verdiği parayla bir bağlama aldı ve konservatuvar sınavlarına hazırlanmaya başladı. 1989’da, ikinci denemesinde İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’na girdi. Nida Tüfekçi, Yücel Paşmakçı gibi ustaların öğrencisi oldu. Konservatuvara girdiği yıldan itibaren tezene kullanmadan, elle çalma (şelpe) tekniği üzerine çalışmaya başladı. Bu arada ders verdi. 1994’te ilk solo albümü “Töre” yayımlandı. Ardından dört albüm daha kaydetti, kendi ezgilerini de seslendirdi. Arif Sağ, Erol Parlak’la birlikte kollektif bir çalışma olan “Bağlama Konçertosu”nu seslendirdi. 1996’da İTÜ Konservatuvarı Temel Bilimler Bölümü Bağlama Dalı’ndan mezun oldu. Aynı bölümden Mercan Erzincan’la evlendi, çiftin 2 yaşında bir oğlu var. Erzincan çifti, İstanbul Maltepe’deki müzikevinde ders veriyor.

DÜNYA BASINI NE YAZDI?
* Ezgilerin birbirinin içine aktığı, zarif pasajların birbirini izlediği, iki enstrümanın kimi yerlerde birbirinin yankısına dönüştüğü, kimi yerlerde farklı yönlerde doğaçlamalara yöneldiği, Ortadoğu kökenli bir akustik caz denemesini çağrıştırıyor. Düşünce dolu, büyüleyici bir çalışma (Robin Denselow / The Guardian / 15 Aralık 2006)
* İki enstrüman bir saatlik etkileyici diyaloglarında birbirinin cümlelerini işleyip, mükemmelleştiriyor, nüansları ortaya koyan iletişimleri, etkileyici anlatım teknikleri The Wind’i defalarca dinlemek isteyeceğiniz bir albüm haline getiriyor. (J. Lusk / The Times / 14 Ekim 2006)
* İçten içe yanan doğaçlamalarıyla kemança ve bağlama dinleyiciye iki ayrı müzik evreni sunuyor. Yalın, hüzünlü ve etkileyici, Doğu müziğinde çok üst düzeyde deneysel bir çalışma. (Mark Hudson / Daily Telegraph / 11 Kasım 2006)
* Kalhor ile Erzincan makamsal armoniler, sürpriz ritmlerle çalmaya başladığında, tarihi enstrümanların sesinde kolayca kendinizi kaybedebilirdiniz. Büyüleyici bir hakimiyet, tutku ve coşkuyla çalarken, her notanın ölümsüzlüğünü vurguluyorlar. İzleyiciye yansıyan bu güçlü duygu, sessizce sahneden ayrılana kadar sürüyor. (Andrew Malone / Washington Post / 16 Ekim 2006)

Linkler

Erdal Erzincan’ın kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!