Ulaş Özdemir / İcram kimilerine monoton gelebilir, bu da benim tercihim

0

Geleneksel ezgilerin iddialı düzenlemelerle cilalandığı, görkem efekti oluşturmak için 40-50 bağlamayla seslendirildiği Unkapanı piyasında kimin aklına gelirdi iki telli, 100 yıllık bir sazla, tek başına albüm kaydetmek? Piyasa koşullarını bilmeyen bir akademisyenin mi, yoksa bir prodüktörün mü? İnanılması zor ama bunu önde gelen bir firmanın 10 yıllık prodüktörü gerçekleştirdi. YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi mezunu etnomüzikolog Ulaş Özdemir (32), çocukluğundan bu yana Maraş bölgesinin Alevi-Bektaşi ezgilerini derliyor, dedelerle muhabbetlere katılıp bilgisini genişletiyor. “Bu Dem”de 80 yıllık bir dede sazı ve 100 yıllık curayla geleneksel deyişlerin yanı sıra derlediği ezgileri seslendiriyor.

 

Halk müziğinde düzenleme, renklendirme, çokseslendirme yarışı sürerken siz çok sade bir albüm kaydetmişsiniz. Ticari intihar sayılabilecek bu üslubu neden tercih ettiniz?
– 10 yıl önce ilk solo albümüm Ummanda’yı kaydederken çok tecrübesizdim. Dünya müziklerini dinliyordum, daha fazla renk, zengin ses arıyordum. Bu albümde bile stüdyoda teknolojiyi kullanmaktan, üst üste kayıt yapmaktan kaçınmıştım. Zaman içinde özellikle İranlı müzikçilerle yaptığım çalışmalarda, tek sazla sahneye çıkıp söylemek, ruh halini yansıtmak konusunda tecrübe ve cesaret kazandım. Sonrasındaki yıllarda hazırladığım film müziklerinde, katıldığım albümlerde bu yaklaşımı sürdürdüm. Türk Halk Müziği farklı yaklaşımlara göre biçimlendirmeye çok uygun. Bunu başarıyla yapanlar var. Ancak renklendirme adına türküleri iğdiş eden örneklere de rastlıyoruz. Bu yaklaşımdan özenle kaçınıyorum. Halk müziğinin renkli, bol düzenlemeli, heyecanlı yaklaşımla sunulduğu bir dönemde, özellikle sade bir albüm hazırladım. Dinleyicinin çok daha renkli bir albüm beklediğine eminim. Ancak ben içimden geldiği gibi, en saf haliyle yansıttım ezgileri.

İki telli curanın son iki ustası Sivas’ta yakılmıştı

Klasik Batı Müziği sazları yıllandıkça kıymetleniyor, 300 yıllık bir keman ya da çello el üstünde tutuluyor. Fakat bağlama kısa ömürlü. 20 yıldan fazla verimli kullanılmayacağı söylenir. 100 yıllık bağlama ve curayı nasıl buldunuz, bunlardan istediğiniz sonuçları almak için ne gibi düzenleme yaptınız?
– Dede sazını 10 yıl önce Maraş’taki yakınım Salman Özdemir’in yardımıyla edindim. O zaman 70 yıllık bir çalgıydı. Çok az kullanılmış ancak askıda durmaktan bazı bölümleri deforme olmuştu. Maraş, Antep, Adıyaman, Malatya civarında kullanılan balta tipi gövdeye sahip. Yani gövdesinin arkası yuvarlak sazlara benzemiyor, üçgen, balta ağzı gibi. Bugün kullanılan enstrümanların gövdesiyle karşılaştırıldığında daha küçük, bağdaş kurup, kucakta, karın boşluğuna temas edilerek çalınıyor. Bu sazı, bağlamanın Stradivarius’u kabul edilen, Erkan Oğur’un da bağlamalarını yapan Kemal Eroğlu elden geçirdi. Yapısını, sesini değiştirmeden yeniledi. Curayı ise, eski bağlama topladığımı bilen Elbistanlı bir yakınım gönderdi. Kemal Usta sapını değiştirip gövde kapağını değiştirdi, yeniden hayata döndürdü. Her iki sazın da sapı, bugünkülere oranla uzun. Aşık Veysel de balta gövdeli, sapı biraz uzun bağlama kullanırdı. Bu sazlar, bugünkü kısa saplı sazların atası sayılır. O dönemde bam telleri bulunmadığı için telleri ince, mızrap kullanmadan, parmakla çalınıyor. İkitelli cura ise neredeyse tarihe karışmak üzere olan bir çalgı. Eşsiz bir tınısı var. 1993’te Sivas’ın Madımak Oteli’nde yakılan Nesimi Çimen ve Haslet Gültekin bu sazın son büyük ustalarıydı. Şimdilerde Erdal Erzincan kullanıyor. Ben, Maraş yöresinin dedelerinden öğrendim. Bu üslubu, tınıyı yaşatıyorum.
Bu açıdan bakıldığında albümünüz bir arşiv çalışması gibi değerlendirilebilir mi?
– Bu Dem ismini seçerken, şunu anlatmak istemiştim: Konservatuvar mezunu, farklı etnik müzikleri dinleyen bir genç müzikçi olarak, bu gelenek içinde, muhabbeti sürdürüyorum. Bu gelenek yaşıyor. Nostaljik bir çalışma yapmıyorum. Dede bağlamasını, tanburu daha önce duymayanlara geçmişin birikimini net olarak sunmak için, müziğimde bu çalgıları renk unsuru olarak kullanmak yerine başrolde kullanıyorum. Dinleyiciler bu tınıları daha önce modern arpej teknikleriyle Erkan Oğur’un albümlerinde duymuştu, benim kullandığım üslup ise neredeyse kaybolmak üzere, yaşlı Alevi dedeleri bile yeni sazları kullanıyor. Konunun bu boyutuna da vurgu yapmak istedim.
Albümde kendi derlemelerinize de yervermişsiniz. Ne kadar zamandır derleme yapıyorsunuz, hangi yörelerde çalıştınız, ne kadar eser derlediniz?
– Babam Maraşlı müziksever bir mimar. Kaval, mey, zurna, bağlama çalar, sesi güzeldir. Gençlik yıllarından itibaren dedelerle muhabbetlere katılmış, Maraş çevresinde kayıtlar, derlemeler yapmış. Folklorik değerleri incelemiş. Çocukluğumda Maraş’taki evimiz Fikret Otyam, Arif Sağ gibi aydınların uğrak yeriydi. Babamla köy köy gezip, muhabbetlere katılmaya, kayıtlar yapmaya başladım. Rastlantı sonucu karşımıza çıkan olursa, ezgileri not alıyorduk. Liseden sonra bu kayıtları tasnif ettim, icracısının hayat öyküsünü, söz yazarını, hangi ezgilere benzediğini, kimlerin bunlardan etkilendiğini defterlerime yazdım. Bu tarihten sonra sistematik çalıştım. Maraş çevresine odaklandım. Konservatuvara girdikten sonra, elimdeki bilgileri yazılı kaynaklarla, diğer ustaların bilgileriyle karşılaştırmaya, hataları düzeltmeye başladım. Bu ezgilerin müziği doğaçlamayla değiştirilebilir, ancak sözlerinin doğru olması önemlidir. Babam hâlâ Maraş’ta yaşıyor, gerektiğinde ona danışıyorum. Deyişler, enstrümantal eserler, halk oyunları, ağıtlar, ninnilerden oluşan 1000’i aşkın eser var ortak arşivimizde. Ben Alevi Bektaşi deyişlerine odaklandım. Babam ise ağıt, ninnilere meraklıdır.

Frankfurt Kitap Fuarı’nda konser verecekler

Albümün repertuvarı hangi yaklaşımla seçildi?

Kayhan Kalhor ve Erdal Erzincan’la konserde

– Maraş yöresinden, uzun yıllardır çalıp söylediğim ezgiler bunlar. Yüzlerce yıllık süreci yansıtacak şekilde, farklı dönemlerin ozanlarından, üslup açısından ayrışan bir repertuvar hazırladım. Geçmişten Fuzuli’yi, bugünden Dertli Divani’yi katıldığım muhabbet ortamlarında söylediğim gibi, kendi yaklaşımımla, en saf haliyle seslendirdim. Dinleyiciye çok monoton gelebilir, profesyoneller bile sonuna kadar dinleyemeyebilir belki. Ancak günümüzün piyasa koşullarında bu da benim tercihim.
Seçtiğiniz repertuvar seslendirildiği atmosfere göre canlanan, derinleşen, güç kazanan eserlerden oluşuyor. Cem ya da ozanların buluştuğu muhabbet ortamının mimikleri, jestleri, iç iletişiminden arındırılıp tek kişi tarafından kayda aktarıldığında özelliğini yitirmiyor mu?
– Bu konu en büyük endişelerimden biriydi. Hâlâ beni düşündürüyor. Aynı üslupta ikinci sazı çalacak arkadaş bulamadığım için tek başıma kaydettim, dolayısıyla muhabbet atmosferi oluşmadı. Ayrıca muhabbet ortamında kayıt çok zordur. Bir ustanın önüne teybi koyduğunuzda, donup kalır, işin büyüsü bozulur. Hayalim bir cemevinde, gizli kayıt ortamı oluşturup, bu albümü kaydetmekti. Fakat bunun için donanım kurmak çok zor. Gelecekte, Hasbihâl Topluluğu’yla sahnede, konser sırasında kayıt yapmayı planlıyorum.
Albüm nedeniyle konser planladınız mı?
– Bu repertuvarı yaklaşık beş yıldır Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ve Türkiye’nin dört bir yanındaki konserlerde, 80 yıllık dede sazıyla, tek başıma icra ettim. Ayrıca farklı meslek gruplarından, şehirlerden bu müziğe gönül verenlerle Hasbihâl Topluluğu’nu kurduk. İçinde akademisyenler, işadamları, profesyonel müzikçiler, hatta bir de dönerci var. Bu grubun içindeki dört profesyonel, yani benimle birlikte Feyzullah Ürer, Dertli Divani, Mustafa Kılçık’ın oluşturduğu topluluk ise ayrıca konserler veriyor. Alevi – Bektaşi müziğini, muhabbet ortamında seslendiren bu dörtlü Paris’te Theatre De La Ville’den, Kanada, Avustralya’ya kadar birçok yerde konser verdi. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nda 18 kişilik grubumuzla, muhabbet ortamında bir konser vereceğiz. Bu bir şov olmayacak, kaydını DVD olarak yayımlayacağız.
(Serhan Yedig / 3 Temmuz 2008 / Hürriyet) Fotoğraflar: Baran Özdemir

Linkler

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!