İrkin Aktüze / 1954’te hocam Siegfried Behrend önerdi, Cremona Yarışması’na girip, birinci oldum

0

İrkin Aktüze, Türkiye’nin yurtdışına açılan ilk klasik gitarcısı. Uzun yıllar TRT’de müzik yayınları müdürlüğü, radyo programcılığı yaptı. İstanbul Festivali’nin konser kitapçıklarını yazdı.  1999’da eşinin girişimi üzerine, bu bilgileri kitaplaştırmaya başladı. 2002 sonrasında Pan Yayıncılık’tan birbiri ardına yayımlanan Müziği Okumak başlıklı beş ciltlik ansiklopedi, Müziği Anlamak adlı 850 sayfalık sözlük, Türkçe’de bugüne kadar yayımlanmış en kapsamlı Beethoven biyografisi bu sürecin sonucunda doğdu. Aktüze şimdi de gitarın tarihi, repertuvarı, önemli yorumcuları ve kayıtları üzerine dev bir külliyat hazırlıyor.

 

Denize, müziğe, gitara, kitaplara, radyo yayıncılığına tutkuyla bağlısınız. Bu meraklardan hangisi ilkti, hangilerini sonradan edindiniz?
– Ankara’da dayılarım, teyzem ve aile büyüklerimle birlikte büyük bir evde yaşardık. Babam hakim, annem ilkokul öğretmeniydi. Beş dayım da birer enstrüman çalardı. En büyüğü konservatuvar mezunu kemancı, en küçüğü klasik gitarcıydı. Diğerleri nota bilmeden birçok enstraman çalardı. Bir cümlemden yola çıkıp, birkaç şarkı güftesiyle cevap verirdi. İlkokulda bir zeka ve ilgi testine tabi tutulduk, müziğe yatkın olduğum anlaşıldı. “You Are Always In My Heart” adlı bir film izlemiştim, eve döndüğümde melodisini mırıldanırken, tek parmakla gitarda çıkarmayı denedim. Bunu duyan dayım, gitarını rahat ulaşabileceğim, dikkatimi çekecek yerlere bırakmaya başladı. Notalarını masa üstünde bırakırdı. İlgimin arttığını gören ailem gitar aldı. Atatürk Lisesi’nde Ruhi Su, Ziya Aydıntan gibi dönemin müzikçileri öğretmenimdi. Aydıntan iyi bir mandolinciydi. Temel müzik bilgimi onlarla geliştirdim.
Ankara’da deniz tutkusu nasıl gelişti?
– Dayılarımla göllere giderdik. Yüzme merakım böyle gelişti. Yaz aylarını İstanbul Kalamış’taki halalarımın evinde geçirirdim. Tatillerde merakım arttı. Bu nedenle liseyi bitirince kaptan olmaya karar verdim. Yurtdışında kaptanlık öğrenmenin yollarını araştırdım. Norveç’e başvurdum. Kaptanlık eğitimi için, altı ay denizde miçoluk yapmak gerektiğini öğrenince vazgeçtim. Üst katımızda Sevgi Soysal’ın ailesi oturuyordu, annesi Almandı. Ona danıştım. Akrabalarının bulunduğu Stuttgard’a gitmemi, oradaki üniversitede okumamı önerdi. Bana oda ve iş ayarladılar. Zaten Türk Lirası, marktan iki kat değerliydi, Türkiye’den ucuza gelecekti eğitimim. 1952’de, 19 yaşında mimari eğitimi için Almanya’ya gittim.
Gitarınızı da götürdünüz mü?
– Götürdüm. Stutgart’da harçlığımı çıkarmak amacıyla gitar dersleri vermeye başladım. Gazeteye ilan verdim. Öğrencilerim arttı. Bu arada dünyanın en iyi klasik gitarcılarından  Siegfried Behrend’le tanıştım. Mimarlıktan ön diplomamı aldım, dördüncü sınıfta okulu tamamlamaktan vazgeçip, Behrend’in öğrencisi olmak üzere Berlin’e gittim. Behrend’in önerisi üzerine 1954’te İtalya’ya gidip, Cremona Gitar Yarışmasına yarışmasına katıldım. Birinci oldum. İki yıl konserler ve ders verdim. Annemin hastalanması üzerine 1959’da Türkiye’ye döndüm. Zaten Almanlar’ı sevememiştim, bana çok soğuk, bireyci, içedönük gelmişlerdi.
Türkiye’ye dönüşte hayatınızı istediğiniz gibi biçimlendirebildiniz mi, yoksa rastlantılar mı etkili oldu?
– Önce askere gitmem gerekti. İran sınırındaki Karaköse’de, cezalıların gönderildiği bir bölüğe gönderildim. Muhabere birliğinde bütün gün görev yapıp, akşam ordu evinde gitar çalardım. Hafta sonlarında elime portatif bir sinema makinesi verilirdi, Kars’tan Van’a kadar bütün birlikleri dolaşıp film gösterirdim. Yedeksubay öğretmen Erol Günaydın’la birlikte müzikli şiir gösterileri yapardık. 1960 darbesinde Ankara Radyosu’nun kapısında nöbet tutma görevi verilmişti. Askerlikten sonra hayatımda rastlantılar etkili oldu. Bir bankada çevirmenlik yaptım. Turizm Bakanlığı’na girip tercüman rehber oldum. Yabancı film, belgesel ekiplerine Anadolu’yu dolaştırıyordum. Başıma tuhaf olaylar geliyordu, zor bir işti. 1965’te İstanbul Radyosu’nun sınavlarına girdim. Prodüktörlüğe başladım. Bant kaydı olmadığı için, canlı yayında plak çalarak program yapardık. İlk bir yılım plak dinleyip, sürelerini kaydederek geçti.
Konser ya da resital veriyor muydunuz? Radyo yayınlarında gitar çaldınız mı?
– TRT’ye girmeden önce, Güzel Sanatlar Akademisi’nde bir resital vermiştim. İlk yarısında klasik eserler, ikinci yarısında flamenko çaldım. Sanırım, iki ayrı program içeren Türkiye’deki ilk gitar resitaliydi. Radyoda şef prodüktördüm. Konser versem, programlarda kendi yorumlarımı çalsam, bu adam radyoya gitar çalmak için mi girdi, diyebilirlerdi. Ancak birçok gitarcının radyoda konser vermesini sağladım. Örneğin Carlo Domeniconi’nin ilk konseri radyodaydı, daha sonra konservatuvarda öğretmen oldu. Zaten İstanbul’da konser hayatı çok zayıftı. Radyonun stüdyosu konser salonu gibi çalışırdı, ben de bu konserleri organize edenlerden biriydim. 1968’de İstanbul’da açılan, Demirhan Altuğ, Hülya Saydam, Cenan Akın, Bülent Tarcan gibi isimlerin ders verdiği ilk özel konservatuvar, Meleknaz Müzik Okulu’nda üç yıl gitar dersleri verdim.
Klasik gitar programlarını TRT’ye kabul ettirmekte zorlandınız mı?
– 1970’de, İstanbul İl Radyosu’nda yönetici olarak çalışıyordum. Bir programcının 20 dakikalık kuşağı beğenmeyip, program yapmayı reddetmesi üzerine, zorunlu olarak programcılığa başladım. Halk müzikleriyle ilgileniyordum. “Ülkeler ve Müzikleri”ni hazırladım. Macaristan’dan Moğolistan’a farklı ülkelerin halk müziklerini sunuyordum. Dinleyiciler büyük ilgi gösterdi, her hafta çok sayıda mektup geliyordu. O yıllarda il radyoları birbirinden bağımsız yayın yapardı, ortak yayın yoktu. Bu nedenle program bantları tüm Türkiye radyolarını dolaştı, uzun yıllar yayımlandı. Ardından yayında boş kalan zamanlar için 15’er dakikalık “sololar” programını hazırladım. Piyano, keman, çello, viyolanın yanı sıra gitar soloları da sunuyorduk. Rahat dinlenmesi için klasik müziğin dışındaki repertuvara da yerverilirdi. Örneğin Mesut Cemil’in geçmişte kaydedilmiş, viyolonsel soloları yayımlanırdı. Sololar ilgi çekince gitar programları başladı.
Yurtdışından kitap, plak getirtmenin çok zor olduğu yıllarda müzikteki güncel gelişmelerle ilgili nasıl bilgileniyordunuz, nasıl plak buluyordunuz?
– Almanya’da öğrenciyken de gitar plağı bulamazdım. Bütün plakçılar beni tanırdı, ricam üzerine getirtilirdi ve çok pahalıydı. İsviçre, Fransa’ya giderdim plak almak için. Türkiye’ye iki bavul dolusu plak, kitap, notayla dönmüştüm. İstanbul’daki Bauer Kitapevi’nden çok sayıda kitap aldım, Tünel’deki sahaflara çok önemli kitaplar gelirdi. Gitar Review, Gramaphone, Fono Forum, Down Beat gibi dergilere aboneydim. Yılda bir kez yurtdışına çıkıyordum, plak ve kitap alıyordum. Uzun yıllardır yorumcular ve besteciler üzerine, İngilizce, Almanca, Fransızca gazete ve dergi kupürlerini arşivliyorum. Arşivimin hacmi 20 klasörü geçti. 50 yıl boyunca yayımlanan tüm Gitar Review dergilerini hâlâ saklıyorum.
Eşiniz Cevza Hanım’la tanışmanızda müziğin etkisi oldu mu?

İrkin-Cevza Aktüze

– Cevza, Notr Dame De Sion’dan mezun olmuş, psikoloji öğrenimi gördükten sonra rehber olmaya karar vermiş. Turizm Bakanlığı’nın rehber kursunda tanıştık. Bach ortak tutkumuzdu, Cevza bir ara gitar çalmaya heves etti, fakat sonra vazgeçti. Önceleri rehberlik yapıyordu, işini çok seviyordu. 1973’te İstanbul Kültür Ve Sanat Vakfı kurulup, mimar dostum Leyla Turgut İstanbul Festivali’nin yöneticiliğine gelince, bana festivalde çalışmamı teklif etti. Aydın Gün, opera bölümünü yönetecekti. Radyodan ayrılmayı göze alamadım. Cevza’ya çok baskı yaptım kabul etmesi için. Birkaç ay sonra kabul etti, vakıfta çalışmaya başladı, böylece müzikle iç içe oldu. Ancak bizim aile hayatı da tehlikeye girdi. Çünkü ilk yıllarda akla gelmedik sorunlar çıkıyordu, skandala dönüşebilecek bu problemlerin herbirinin çözümünde Cevza’nın aktif rol alması gerekiyordu.
Ne gibi skandallar?
– Örneğin 1973’te Yehudi Menuhin, Ayla Erduran, Suna Kan, Vivaldi’nin üçlü keman konçertosunu çalacaktı. Erduran, Viyana’dan notaları bulmuş, en hızlı şekilde gelmesi için THY’den yardım istemişti. Uçağın Yeşilköy’e ineceği saatte Cevza havaalanına gitti. Fakat pilot ortada yoktu. Nejat Eczacıbaşı çok kızdı, Cevza çok üzüldü, ben Vivaldi’nin ikili konçertosunun notalarını buldum, hiç değilse bu eser çalınabilsin diye. Tabii bu başka bir krize neden oldu. Nihayet konsere iki gün kala pilot evinde bulundu, notalar alındı. Konser gerçekleşti. Cevza görevi bırakana kadar, yaklaşık 27 yıl boyunca bu tür birçok olay yaşandı.
1980’lerde müzik bilginizi yazıya aktarmanızı, kitap hazırlamanızı önerdiğimde, yazıyla aranızın pek iyi olmadığını söylemiştiniz. İstanbul Festivali’nin konser notları yazmaya sizi kim, nasıl ikna etti?
– Daktiloyla aram hiçbir zaman iyi olmadı. Program metinlerimi bile kurşun kalemle yazardım, Cevza daktiloya çekerdi. 1985’e kadar festival kitapçığındaki notları aile dostumuz, hocam Faruk Yener yazıyordu. Milliyet gazetesindeki bir yazısında sert bir eleştiri yöneltmiş, festival yöneticileri çok kızmışlar. Bir süre sonra Aydın Gün, notları yazmamı istedi. Pek gönüllü olmasam da kabul ettim. Notların hazırlanması üç ay sürerdi. Seslendirilecek tüm eserlerin plaklarını bulur, dinlerdim. Ulaşabildiğim tüm kaynakları tarardım…
Festival notları yazmaktan bu kadar yorulmuşken binlerce sayfalık kitaplar yazmaya nasıl karar verdiniz?
– 1999’da Cevza’nın kansere yakalandığını öğrendik. Hastalık organlar arasında yayılmaya başlayınca işten ayrıldı. Kemoterapilerin arasında, iyi olduğu dönemlerde evde sıkılıyordu. İşkolikti, yıllarca çok çalışmıştı. Pan Yayınları yıllar önce notları kitaplaştırmamı önermişti, ancak bu enerjiyi bulamamıştım. Cevza, 1999 sonbaharında festival kitaplarını tarayıp, bunları bilgisayara geçmeye başladı. Mutlu olduğunu, hastalıktan zihinsel olarak uzaklaştığını görünce ben de eksik eserleri yazmaya başladım. Birçok bestecinin, senfonilerinde, oda müziği eserlerinde eksikler vardı. Örneğin Şostakoviç’in senfonilerden birçoğu yoktu. Fransızca kaynakların taranmasında da Cevza yardımcı oluyordu. Carmina Burana gibi bazı eserlerin sözlerini Latince, Fransızca’dan karşılaştırmalı çevirdi. 2001’de sorunlar azalmış, iyileşme belirtileri ortaya çıkmıştı. Altı ay çok yoğun çalıştık. Cevza’nın günde beş, altı saat çalıştığı olurdu. Festival metinleri yüzde 100 arttı, ortaya beş ciltlik bir eser çıktı. Bu arada müzik terimlerini ayrı bir başlık altında topluyorduk. Bir dostumuzun önerisi üzerine besteci biyografileri ve eserleri “Müziği Okumak”, kavram ve terimlerini “Müziği Anlamak” başlığı altında yayımladık. Cevza hasta olmasaydı ne kitaplar ortaya çıkardı ne de yazarlığa başlardım. En büyük eleştirmenim oydu, bazı sözcükler üzerine saatlerce konuşurduk. Festival notlarını yazarken de kitapların bölümlerini hazırlarken de hep “Çok detaylı ve uzun yazıyorsun, kısa yaz” derdi. Kitaplar 2002’de yayımlanmaya başladı. Her yeni çıkan cildi hastaneye götürürdüm, mutlu olurdu. Müziği Okumak’ın son cildini, Müziği Anlamak’ı yetiştiremedik, Cevza’dan sonra yalnız tamamladım.
Beethoven biyografisi uzun yıllardır bekliyordu, nasıl yayımlandı?
– Cevza’nın babası Tarık Ozip kimyagerdi, Beethoven hayranıydı. Edouard Herriot’un biyografisini 1973’te özetleyerek çevirmişti. Müziğin oluştuğu tarihi, sosyal koşulları anlatan bölümleri hiç çevirmemişti. Kitaplar üzerinde çalışmaya başladığımız dönemde Cevza, biyografinin de çevirisini gözden geçirmeye başladı. Eksik bölümleri çeviriyordu. Ben de terimleri, Almanca ve Fransızca’dan kontrol ediyordum. 2003 Martı’nda Cevza’yı kaybedince, bu kitap da yarım kaldı. Bir süre sonra, yakın bir arkadaşımın önerisiyle, Ayşe Öktem’den yardım istedik. Öktem eksik çevirileri tamamladı, metni gözden geçirdi. Bu yıl, ekim ayında yayımlandı.
Cazla ilginiz hangi düzeyde?
– Gitar nedeniyle cazla ilgilenmeye başladım. Django Reinhardt’ı dinleyince cazdaki gitar geleneğinin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Önemli caz dergilerini takip ettim, solistleri tanımaya çalıştım. Fakat gitarcı olarak, cazla ilgilenmedim. Klasik ve flamenkodan çok farklı bir dünya çünkü.
Günümüzde birçok müzik kitabı yabancı dillerden çevriliyor, derleniyor, üstünde yazar imzasıyla yayımlanıyor. Hatta yıllar önce ünlü bir müzik eleştirmenimiz, tümü çeviri bir kitabı kendi adıyla yayımlamıştı, dikkatli bir okur fark edip iki kitabı yanyana getirip, bir sanat dergisinde çok sert bir yazı kaleme almıştı. Kitaplardaki metinlerin ne kadarı size ait, analizlerde öznellik-nesnellik sorununu nasıl çözdünüz?
– Kitapta yorumdan çok, eserler, besteciler, kavramlar üzerine nesnel bilgiler yer alıyor.  Çeviri metinlerde kaynak belirtildi. Eserin değerlendirmesinde ise yorumu ünlü müzik eleştirmenlerine bıraktım, farklı eleştirilere yer verdim metinde. Okur kendi karar verecek.
Müziği Anlamak ve Müziği Okumak’ı yeni baskılarda güncelliyor musunuz?
– İkinci baskılarında ekler yaptım. Yeni gelişmeleri sürekli not alıyorum, kitaplara ekler hazırlıyorum. Müziği Okumak’ın altıncı cildi tamamlandı. Diğerine ise üçüncü baskı için notlar aldım. İnternetten sürekli müzik dergilerini, gazeteleri takip ediyorum. Yeni gelişmeleri kaydediyorum.
Şu anda hangi konu üzerinde çalışıyorsunuz?
– Bir roman ve ardından gitar üzerine kapsamlı bir kitap hazırlamak istiyorum. Romanda,  Kırım göçmeni ailemin öyküsünü anlatacağım. Bu amaçla Rusça öğreniyorum. Rusya’ya gidip  görüşmeler yapmayı planlıyorum. Bu arada kapsamlı bir gitar kitabı hazırlıyorum. Klasik, caz, folk, flamenko, blues, country gibi tüm müzik türlerinde gitarın yerini inceliyeceğim. Gitarın teknik gelişimi, repertuvarının gelişimi, tüm önemli gitaristlerin biyografileri, önemli kayıtları yer alacak kitapta.
(Serhan Yedig / Aralık 2007 / Andante)

RADYO ANILARI
Arşiv hurdaya gönderilirken
kurtardıklarım, sonra çöpe atıldı

TRT İstanbul Radyosu’nun altında dev bir depo olmasına karşın, arşivdeki eski kovan kayıtları, taş plaklar 1960’larda kürekle kamyonlara yüklenip hurdaya gönderildi. Mesut Cemil’in Paganini üzerine hazırladığı programın elyazısı metinlerini, Cemal Reşit’in kendi sesiyle hazırladığı programların kayıtlarını ve daha birçok bandı, plağı çöpten kurtarmıştım. Bantları koyduğum dolabı 1994’te emekli olduğumda, radyoda bıraktım. Bir süre sonra dolaplar boşaltıldı, bu bantlar da muhtemelen çöpe atıldı.

FESTİVAL ANILARI
Gillels akordörü gösterip “bu adam
sağır nasıl akord yapacak” diye sordu

1974’te Emil Gillels gelmişti. Piyano akordsuzdu. Akordçu Cardela, konserin verileceği Konak sinemasına çağrıldı, çalışmaya başladı. Başını tellere eğmiş, akord yaparken, Gilels birşey söyledi. Kardela duymadı. Bana döndü Gillels “Bu adam sağır, nasıl akord yapacak” dedi. İstanbul’un en iyi akordçusu olduğunu söyledim, ikna olmadı. Yüzü asıldı. Aynı anda Şura Çarkaski girdi salona. O da salondaki aksaklıkları görünce tepki gösterdi. Moskova’daki konserlerde akordör sorununu nasıl çözdüğünü sordum Gillels’e. Steinway’den akordör geldiğini söyledi. Bunu Aydın Gün’e aktardım. Ertesi yıldan itibaren, festivale akordör gelmeye başladı. Festival vesilesiyle tanıştıklarımdan en çok Emil Gillels’i sevdim. Nazik ve ciddiydi. Eşi Türk asıllıydı, babasının Odessa’da Hacı Bekir şekerlerini satan bir dükkanı varmış. Yıllarca gittiği ülkelerden bana kart attı.

Jullian Briam’i çok davet ettik gelmedi,
yıllar sonra geldiğinde hayal kırıklığı oldu

İstanbul Festivali’ne gelen birçok müzikçiyi Boğaziçi’nde yemeğe götürür, evimizde yemeğe davet ederdik. Örneğin gitarcı John Williams bize geldiğinde, duvarda gitarları görünce birini almış ve çalmaya başlamıştı. Oysa birçok sanatçıya konserden sonra tek nota çaldırmak için yalvarmak gerekir. Granados’un bir eserini çaldı. Ertesi yıl bu eserin yer aldığı bir albümü yayımlandı. Gitarcı Julian Bream’in İstanbul’da konser vermesi için uzun yıllar çok uğraştım. Taleplere cevap bile gelmedi. 1980’lerde Ankara’ya geldiğini duyunca gittim. Yaşlanmıştı, konser çok kötü geçti. Kulise gittim, sohbet ettik. Defalarca İstanbul’a davet ettiğimizi söyledim. Neden gelmediğini sordum. Hayretle dinledi beni. “Davet ettiğinizi bana hiç söylemedi menajerim” dedi. Birkaç yıl sonra, kendi arayıp konser teklif etti. İstanbul Festivali’nde çaldı. Ama bu konser de ne yazık ki kötü geçti.

Macar şefle konser
öncesi esnaf pazarlığı

TRT, festival konserlerinin yayını için çok kısıtlı bir telif bütçesi ayırmıştı. Türk müzikçilere telif ödenmiyor, yabancıların çoğuna durum anlatılıp cüzi miktarları kabul etmeleri sağlanıyor, çok ünlü sanatçıların bir kısmı paranın sözünü bile etmiyordu. Bükreş Madrigal Korosu’nun temsilinde işler biraz karıştı: O yıllarda Romanya’nın zaten bozuk olan ekonomik durumu koroyu da etkilemişti. Şef Marin Constantin verebileceğimiz 5 bin lirayı beğenmedi; 20 bin lira istiyor, 10 bine razı oluyor, bir lira aşağı düşmüyordu. Aya İrini’nin hem akustiğine, hem de atmosferine uygun bu müziğin provasında hayran kaldığımız koro ilk bölümde Ortaçağ eserleri, ikinci yarıda folklorik parçalar seslendirecekti. Konserin başlamasına dakikalar kalmış, dinleyiciler içeri alınmıştı. Cebimdeki parayı çıkarıp şefin görmesini sağlayarak saydım. Reddedince, üzgün bir tavırla teknisyenlere dönüp mikrofon ve cihazları toplamalarını söyledim. Gönlüm bir türlü razı gelmiyordu, kaydı iptal etmeye. Teknisyenler tam işe başlamışlarken durumu gören şef bana doğru hızla geldi, bu parayı kabul ettiklerini söyledi. Ya bana acımıştı ya da 5 bin lirayı da yitirmeyi göze alamamıştı…Bu restten biraz utanmıştım ama gizliden sevinmiştim de. Hemen ödemeyi yaptım, konseri iki misli zevkle izleyemeye koyuldum…

Avrupa Festivaller Birliği temsilcisi
önce viski sınavı yaptı, sonra rapor yazdı

1979’da İstanbul Festivali, Avrupa Festivaller Birliği’ne üye olmak üzere başvurdu. Birliğin Cenevre merkezi, festivali izleyip rapor yazmak üzere bir İskoç’u görevlendirdi. İki metrelik İskoç, sessiz sedasız İstanbul’a geldi. Tabii gönüllü rehberliğini ben üstlendim. Cevza yemeğe davet etti. İskoçyalıyı eve getirdim, pikaba Mendelssohn’un İskoç Senfonisi’ni koydum. Aperatif almayı önerdim “Johnny Walker mı, yoksa J.B.  mi tercih edersiniz” diye sordum. İskoç kaşlarını kaldırıp yüzüme tuhaf tuhaf baktı: “Sen bu viskileri ayırd edebiliyor musun” diye sordu. “Evet” dedim. Gözlerimi eşarpla bağlamamı istedi. Misafirimizdi, kabul ettim. Adam sanki festivali değil, beni sınavdan geçirmeye gelmişti!.. Dolaptaki şişeleri karıştırıp önce rakıyı koklattı. Sınavın kolay başlamasına sevinmiştim. Sonra voktayı koklattı. Limonla terbiye etmiştim, tanımam zor olmadı. İskoçyalı, alay edercesine ”Sen içkiden anlıyorsun galiba” dedi. İçine ardıç taneleri koyduğum cin sınavını da atlattıktan sonra sıra viskilere geldi. Genellikle Cevza’yla J.B.‘yi tercih ettiğimiz için bu sınavı da geçtim. İskoçyalı şaşırdı, tebrik etti. “İskoçya’da içki uzmanı olarak iş bulabilirsin” dedi. Festival hakkındaki raporu çok olumlu olmuş, konserleri övmüştü. Birliğe alındık. Uzun yıllar Cevza’ya birliğe benim sayemde girdiğimizi söyleyip kızdırdım. Acaba haklı mıydım?

Linkler

Pan Yayıncılık

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!