Evin İlyasoğlu / Günümüz gençleri Leyla Gencer’in azmini, entelektüel merakını ve sesini zekasıyla güçlendirme becerisini örnek almalı

0

Evin İlyasoğlu, ölümünün 10’uncu yılında Leyla Gencer’in biyografisini yazmak üzere yola çıkmıştı. Bulduğu 90 yıllık belgeyle Gencer’in gerçek yaşını belirledi ve kitabı “La Diva Turca”ya 100’üncü yaş armağanı oldu. İlyasoğlu “Biz onu dünya sahnelerinde verdiği mücadeleyle, zekasıyla, sert görünümüyle tanıyorduk. Biyografisini yazarken Leyla Gencer’in kadın yönünü keşfettim” diyor.

Hazırladığınız biyografiler yayımlandıkça referans kitaplığımız zenginleşiyor, bu açıdan şükran borçluyuz. Fakat anladığım kadarıyla, sizin deyiminizle “kravatlı kitaplar” edebiyat hayallerinizi engelliyor. 2005’te Feridun Andaç’la söyleşinizde, müzisyen portrelerinin ötesinde “Teodora’nın Düşmanları” gibi edebi eserler yazmak istediğinizi belirtmiştiniz. Kitapların dünyasındaki 30’uncu yılınızda bu durum bir pişmanlık oluşturuyor mu?

-“Kravatlı” kitaplarımdan belli bir biyografi standardı içinde yazdıklarımı kastettim. Oysa her birisinde o kahramanımın karakterine göre standart yazımın ötesine geçmeyi, bunu yaparken de değişik teknikler kullanmayı denedim. Örneğin Cemal Reşit Rey kitabımda o bestecinin naifliğini de işlemeye çalıştım. Cemal Bey’in yeryüzündeki kötülükleri tanımayan karakterine de değindim. Necil Kazım kitabım, hem kalender, hem de ilkelerine bağlı bir bestecinin maceralarıdır. Son derece romantik yönleri vardır. Örneğin Kanuni’nin, Hürrem Sultan için yazdığı şiiri uzun yıllar cebinde taşımış ve bir gün bestelemiş. Ama hayatının son günlerine kadar o şiiri büyük bir huşu içinde okuduğunu bilirim. Bülent Tarcan’ın bir hekim olarak hayata gerçekçi yaklaşımıyla, bir besteci olarak yaşadığı romantik coşku beni çok etkilemişti. Örneğin “Sakarya Senfonik Şiir”inde bir annenin ölü askerler arasında kendi oğlunu araması tüyler ürperticidir. Şunu demek istiyorum, ben her biyografimden kendime edebi tadlar çıkartmayı bildim. Dolayısıyla bir roman özgürlüğünde olmasa da imge gücümü kullanabilmenin zevkine vardım.

Okumaya ayırdığınız zamanda biyografilerin yeri nedir, bu tür kitaplarda sizi en çok ne mutlu eder, son okuduklarınız arasında sizi en mutlu eden hangisiydi, neden?

– Genelde müzisyen portresi okudum son yıllarda. Detay zenginliğini ve ilk kez rastladığım anlatım tekniklerini keşfetmek beni çok mutlu ediyor. Birkaç yıl önce okuduğum “My First 79 Years” adlı Isaac Stern’in kendi ağzından yazılmış yaşam öyküsü çok samimi gelmişti. İçimden hep, “Acaba Stern (1920-2001)’in ölümünden sonra, 79 yılı başlıklı ikinci bir kurgu yazılsa nasıl olurdu, diye düşündüm. Yine onun bakışıyla, ama kaynayan kazanların yeni versiyonlarını ekleyerek. Stern’in kitabında tarihsel fon çok ilgi çekiciydi. O sıralardaki yükselen yıldızlar sonradan büyük isimler olmuşlar. Örneğin Yo-Yo Ma gibi. Sanatçı çevrelerindeki lobiler bugün için de geçerli. Herkes her zaman kendi adamını ünlü yapmakla uğraşıyor. Bunun perde arkasını okumak etkileyiciydi.

Arşiv tutma alışkanlığı yok

Bugüne kadar yazdığınız tek kişiye odaklı 13 biyografi kitabından dördü yorumculara, diğerleri bestecilere ayrılmıştı. Arşiv tutmak, işbirliği, objektiflik beklentisi açısından bestecilerle mi çalışmak daha kolay, yorumcularla mı?

-Türkiye’de kişilerin ve sanatçıların arşiv tutma alışkanlığına çok ender rastlanıyor. Bestecilerin belgeleri arasından raflarda unutulmuş eserleri çıkardığım oldu, onlar da şaşırdı. İşbirliği açısından pek sorun yaşamadım. Hatta İlhan Usmanbaş gibi bilge ve esprili kişiliklerle karşılaşmak bana çalışma gücü verdi. Kemal İlerici’yle görüşme tarihi konusunda yanlış anlaşılma olmuştu. Evine gittiğimde o kısık sesiyle, “Efendim, beş gündür sizi şu pencerenin önünde muttasıl bekliyorum. Ancak çıkageldiniz” demişti. Çalıştığım bestecilerin çoğu ileri yaştaydı ve biyografisini daha parlak gösterme çabasına girişen olmadı. “Kravatlı” görünme çabasını, seçici olmayı daha çok yorumcularda yaşadım. Örneğin Ayla Erduran’ı yazarken, beni daha yakından tanımıyordu, doğal olarak fazla güven duymuyordu. Her bölüm bittikten sonra, basıp ona götürdüm, okudum ve her sayfanın altına karşılıklı onay parafı attık. Özel hayatına ait nice hikayeyi bana anlattığı halde kitaba girmesini istememişti. Ondan emin olmak istedi.

Kitaplarınıza yapılan bilimsel atıf sayılarına, Türkiye’deki eğitim kurumlarının programlarında verdiği yere, kitaplıklardan okuyucuya ulaşma imkanlarına baktığınızda sonuçtan memnun musunuz, 30 yıllık çabanıza değdi mi?

– Değmez olur mu! Anadolu’nun dört bir yanından gelen mektuplar, elektronik postalar hala dosyalımda saklıdır. Ayrıca bugün yazılan nice müzik tarihi veya biyografi kitabında, nice doktora ve doçentlik tezinde benim kaynaklarımı görmek mutluluk. Tabii kaynak vermeden de benim kitaplarımı birebir kullananlar var. Hele Zaman İçinde Müzik kitabım neredeyse birebir alıntılandı. Ne yapalım, bu da Türkiye’nin gerçeği.

Mutlaka notlarınız arasında kitaplaştırmak istediğiniz pek çok konu birikmiştir. Sizden talep edilmemiş olsaydı hakkında son 32 yılda biri 20 baskı yapmış üç biyografisi yayımlanan Leyla Gencer’i ele alır mıydınız, bu konuya iki yıla yakın zaman ayırır mıydınız?

Gürer Aykal kitabını tamamlamaya çalıştığım günlerde, bu biyografiyi bana sipariş veren BORUSAN Sanat Genel Koordinatörü Ahmet Erenli’den gelen bir teklifti. Gencer’in onuncu ölüm yıldönümü yaklaşırken neler yapılabileceğini konuşurken “Acaba yeni ve güncel biyografisini yazacak bir yazar biliyor musunuz?” diye sormuştu. “Galiba biliyorum” diye yanıtladım. Üç kitabın üstüne farklı anlatımla yeni bir kitap yazmak zor ve iddialı bir işti. Kendimle savaşma pahasına çalışmaya koyuldum. Daha önceki biyografilere benzememek, yeni bir ses getirmek adına bu süreç çok kolay geçmedi. Ama kendime özgü anlatım yöntemleri buldukça yazarken de zevk aldım.

Gencer, 1991’de İstanbul’a seminer vermeye geldiğinde, opera perdesi kapanalı 8, resitaller biteli 3 yıl olmuştu. İlk karşılaşmanızda, yani seminer ve sonrasında evindeki sohbetlerinizde kişiliğine, gazeteci ya da yazarlara yaklaşımına dair ne gibi izlenimler edinmiştiniz?

-Mesafeli davranmakla birlikte iletişime açıktı, tavrı olumsuz değildi. Konuşurken karşısındakinin bilgisini tarttığını sezmiştim. Özellikle kendi geçmişiyle ilgili detayları ne oranda bildiğimi inceliyordu. Biyografisini yazmak hiç aklıma gelmemişti. Bu nedenle ortak çalışmayla biyografisi yazılabilecek bir kişi midir, diye bakmadım, bu açıdan incelemedim. Zaten Zeynep’in kitabı vardı. Yeni bir ses getirmek de o zamanlar aklıma gelmedi.

Gencer hayatta olsaydı bazı detaylardan rahatsızlık duyardı

1953, Ankara Operası, Cosi Fan Tutte

Kitabın yazımında Leyla Gencer’le çalışamamanın dezavantajlarından söz ediyorsunuz. Peki hiç mi avantajı olmadı bu durumun?

-Bazı detaylardan rahatsızlık duyacağı aşikar. Aynı metin olmazdı mutlaka. Diğer kitaplardaki gibi bazı detayları saklamak zorunda kalacaktım. Örneğin “Zaman İçinde Müzik”te diva sözcüğünü anlatırken Leyla Gencer’i örnek göstermiştim. İlk baskısı yayımlandığında İtalya’dan gece yarısı telefon etmişti… Doğum tarihi kimi kaynakta 1928. Ben araştırıp “1921” yazdım. “Evincim, bir müzik tarihi kitabın çıkmış, doğum tarihimi 1921 yazmışsın. Bu bilgiyi nereden buldun” diye sormuştu. Cevat Memduh Altar’ın kaynaklarından bahsettim. “Sen onu yeni baskıda değiştir, 1923 yapalım. Bu kitap çok okunacak, elden ele dolaşacak” dedi. Bir saatten fazla konuştuk. İkinci basımı yine hemen haber almıştı. Gece yarısı yine bir saat konuştuk. “Diğer kaynaklardaki bilgilerle tenakuz olmasın (çelişmesin)” dedi ve İtalya’nın bir çok opera evindeki arşivler gibi, tarihi 1924’e çevirmemi tavsiye etti. Üçüncü baskıda talebi 1928 yazılmasıydı. Sonunda kitaptan doğum tarihini kaldırdım. Ve Leyla hanım haklı çıktı, kitap 10 baskı yaptı.

Franca Cella, Zeynep Oral, Ünal Öziş biyografilerini okuduktan sonra “Ben Leyla Gencer” için hangi düşünceyle yola çıktınız, ne gibi fark yaratmayı planladınız, hayallerinizin ne kadarına ulaşabildiniz?

-Önce bu kaynaklardan yararlanmak ya da onlara hiç benzemeyen bir metin oluşturmak seçenekleri üzerine uzun süre düşündüm. Kararsız kaldım. Daha serbest anlatımla, hayal gücümü sonuna kadar kullanabileceğim bir metin tasarladım. Tüm kitabı birinci tekil şahıs ağızdan, kronolojik sıra izleyerek yazmaya giriştim. Ölümüyle başlayıp sonrasını tarih akışını izleyerek oluşturdum. Bu arada İtalya’da yaşayan asistanım Seren Akyoldaş anlattığım olayları diğer kitaplardan kontrol ediyordu, onlarda olmayanlara odaklanıyordum. YKY’daki editörüm Fahri Güllüoğlu ile karşılıklı fikir alışverişi yaptık. Seren ile topladığımız belgelerle kitabın veri altyapısını hazırladık. Ansiklopedik bilgiler içeren kutular ve bir opera sözlüğü oluşturduk. Leyla hanımın hayatındaki dönüm noktası olan operaları öne çıkardık. Metni daha insancıl kılabilmek adına özel hayatına, sosyal çevresine, günlük yaşamda bile dikkati çekme yöntemlerine değindik. Leyla Gencer’i çağının diğer solistlerinden farklı kılan özelliklerini analiz ettiğim “Karaktere Bürünmek” başlıklı bölümü hazırladık. Kitabın kimi bölümlerini editörümün önerileri doğrultusunda tersyüz etmem, hatta yeniden yazmam gerekti. Metnin bir kısmını iç konuşmaya dönüştürmek bana daha yaratıcı olabilme alanı yarattı. Sonunda sanırım hepimizin içine sinen bir kitap çıktı ortaya.

Ricardo Muti konuşmak istemedi

Erişmekte en çok zorlandığınız bilgi, kaynak, kişi kimdi?

-Leyla Gencer’in hayatında önemli rol oynayan kişilerin çok azı hayattaydı. Bazılarından randevu almakta çok zorlandık. Örneğin Riccardo Muti’ye ulaşmaya çalıştığımızda hiçbir cevap alamadık. Sonradan öğrendiğime göre meğerse Muti’nin La Scala’daki son yıllarında kurumla arasında çıkan anlaşmazlıkta Leyla Hanım da onun aleyhine oy kullanmış. Anlaşılan Muti artık onun için konuşmak istemiyordu.

Cella ve Oral ile arzu ettiğiniz işbirliğini sağlayabildiniz mi?

-Fevkalade yardımcı oldular. Franca Cella, kitabındaki kronolojiyi, dolayısıyla repertuvarı, hatta sahnelenen eserlerin kadrosunu olduğu gibi alıntılamama izin verdi. Zeynep Oral ise elindeki bilgi ve belgeleri paylaştı, örneğin Leyla Hanım’ın el yazısıyla hazırladığı seminer notları, gibi. Bu sayede kullandığı ona özgü dili net olarak kavradım, bunu kitaba aktardım.

Oral kitabını Serra Ateş, Ayça Atikoğlu, Yekta Kara’dan oluşan bir ekiple hazırlamış. Siz ekip kurabildiniz mi?

Müzik açısından kendi bilgime güvenmekle birlikte şan tekniği konusunda başta Ayşe Sezerman, Gül Sabar, Çağnur Gürsan olmak üzere çok sayıda operacıya danıştım. Hepsi teknik katkıda bulundu. İtalya’daki araştırma sürecinde ve sonrasında Seren Akyoldaş’ın asistanlığı ve deneyimli editörüm Fahri Güllüoğlu’nun tavsiyeleri de bizim küçük ekibimizi oluşturdu.

Leyla Gencer’in kişisel arşivinden ne kadar yararlanabildiniz?

-Gencer iyi bir arşivciymiş. Belge ve fotoğraflarını İKSV’ye bağışlamış. Hiç açılmamış zarflardan, yayımlanmamış müthiş fotoğraflar bulduk, bunları kitapta kullandık.

Sesinin kısıtlı olduğunu söylemek haksızlık

Önceki kitaplarda yer almayan, ilk kez ortaya çıkanlar arasında sizi en çok heyecanlandıran üç bilgi, belge ya da tanık izlenimi neydi?

Bu konuyu İtalyan Lisesi’ndeki belgeler çözüme kavuşturdu. Oradaki öğrenci dosyasını yolladılar. Kayıt sırasında verdiği nüfus cüzdanı sureti ortaya çıktı. O belgeye göre 1919 doğumlu. Artık bu sayede kariyerindeki belirsizlikleri, açıklanamayan rol seçimlerini, kayıtlardaki sesinin durumunu anlayabiliyoruz. Herhalde Leyla Gencer, 1922 doğumlu rakibi Renata Tebaldi ve 1923 doğumlu rakibi Maria Callas’dan daha genç görünmek amacıyla doğum tarihini nüfus cüzdanına 1923 yazdırmış. Belgelerini İtalya’ya aktarırken elçilikteki görevlinin dikkatsizliğiyle doğum tarihi dört yıl daha ileri yazılmış. Opera çevresinde çok rastlanan bir olay bu. Okuduğum kitaplardan birinde müzik ansiklopedisinin editörü, kadın sanatçıların doğru doğum tarihlerini bulamadıkları için yayın tarihinin yıllarca gecikmesinden yakınıyordu… Leyla Gencer’i örnek gösteriyordu…

Bir başka esrarengiz konu 1972’de aylarca ortadan kaybolmasıydı. Bu tarihte estetik ameliyat yaptırdığını, İstanbul’a geldiğini, Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nda yakınlarına misafir olduğunu tanıklarla tespit ettim.

Bazı kaynaklarda İtalyan Lisesi’nden mezun olduğu yazıyor. Oysa bir yıl okumuş. İtalyanca, Fransızca ve sınırlı Lehçe bilgisi biyografi yazarlarını şaşırtmış, yanlış bilgi vermelerine neden olmuş, sanırım.

1966, Roma Operası

Metin boyutu konusunda özgür müydünüz, kısaltmak gerekti mi?

-Kitabın boyutu ve metin uzunlu konusunda editörümle hemfikirdik.

Tespit ettiğiniz halde yazmak istemedikleriniz oldu mu?

-Yıllarca herkesin dikkat noktası olmuş, sahnelerin unutulmaz Divası. Sahne kadar ruhsal dalgalarımı da çok özel. Opera gerisindeki özel hayatını aktarırken mahremiyetine saygı gösterdim. Bununla birlikte yaşanmışlıkları da satır aralarına aktardım.

Şimdi biraz Leyla Gencer fenomeninden, onu özel kılan niteliklerinden bahsedelim… Zeynep Oral kitabında Gencer’in başarılarından söz ederken “kader, kısmet, şans” değerlendirmesi yaptığını birkaç kez vurguluyor. Sizce yaşadığı zaman kesiti Gencer’in şansı mıydı, şanssızlığı mı?

-Şansı kadar şanssızlığıydı… Şansıydı, çünkü “Diva” kavramı çok kutsal bir anlayıştı. Bir bakıma “diva” olarak ondan beklentiler o kadar çoktu ki, farklı olması ve sürekli düzey kaybetmeden kendini koruması gerekiyordu. Dünya sahnelerinde çok güçlü rakipleri vardı. Üstelik bu divaların plak firmaları ve menajerleri dünya sahnelerini şekillendirebilecek güçteki ilişki ağına sahipti. Buna karşın Leyla Gencer çok önemli orkestra şefleriyle, rejisörlerle çalışma fırsatını yakaladı. Onlardan çok şey öğrendi.

Şanssızlık listesine narin ve kısıtlı sesini, opera geleneği olmayan bir ülkede yetişmesini, lise ve konservatuvarı bitirmeden kendisini sahnede bulmasını da eklemek gerekmez mi? İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda yanlış teknik eğitim nedeniyle neredeyse sesini kaybedecekmiş. Onu öven eleştirmenler bile sesinin kısıtlılığına dikkat çekiyor. Hatta bir eleştirmen “Bu sesle İtalya’da ancak taşra operalarında söyleyebilirdi” diyor. Buna karşılık şans hanesinin başına sesini yönlendirme zekasını, beş yılda 34 opera ezberleyecek azmini, güçlü sezgilerini eklemek gerekmez mi?

– Gencer’in sesinin kısıtlı olduğunu söylemek haksızlık. Onun döneminde haykırmak modaydı. O ise konuşma sesi özelliğinde dev salonların son sırasındaki dinleyiciye ulaşıyordu. Üstelik dramatik derinliğiyle öne çıkmıştı. Köklü bir konservatuvarda eğitim almadığı halde, Muhittin Sadak, Arrangi-Lombardi gibi öğretmenlerinden aldığı temel bilgiyle kendisini geliştirdi. Araştırmacı kimliğiyle rollere farklı yorum getirdi. Örneğin yüzyıllar önce yazılmış bir operada rol alacaksa, o çağ hakkında okuyup bilgilenirdi. Söz yazarıyla yönetmenin mektuplaşmalarını inceleyip roldeki doğru üslubu tespit ederdi. Bu sayede fark yarattı. Ayrıca unutulan pek çok eseri tekrar gün ışığına çıkardı.

Kitabınızdaki ifadelerine bakılırsa, Gencer’ın pişmanlığı yok. “Hayattaki en büyük tatminim doğru yerde doğru zamanda olmak, doğru çocuk doğurup, doğru büyütmek” diyor. Yine de sormak istiyorum: Leyla Gencer kendi efsanesini yaratma sürecinde hata yapmış olabilir mi? Elindeki imkanlarla daha iyi, daha kalıcı sonuçlara ulaşabilir miydi?

-Bence Leyla, elindeki imkanlarla, çalışma azmiyle ve güzel sesini kullanmadaki ustalığıyla kendi efsanesini yaratmıştı.

Karajan’la karşılaşması kaçırılmış bir fırsattır

Kitabınızdaki veriler bu sorunun zihnime takılmasına neden olmuştu… Piyanisti Lorenzo Arruga “Sesinin aslını geç buldu. Fark ettiğinde naturası istediği formda değildi. Daha önce fark edip değiştirseydi farklı noktalara ulaşabilirdi” diyor. Kendisi “Rejisörler bana hep sert, mağrur kadın rollerini layık buldular. Dramatik operaları söyledikçe sesim kalınlaştı” diyor. Zeynep Oral, kitabında 1946’da San Francisco Operası’nda Renata Tebaldi yerine Francesca’yı oynadığında Time dergisinde yayımlanan övgü dolu yazıyı alıntılamış. “ABD’nin Metropolitan’dan sonra ikinci operasında sahneye çıktı. Büyük bir duygu yoğunluğu yaratma yeteneğine sahip. ABD onun adını daha çok duyacak” değerlendirmesi yapılmış. Avrupa’da Callas, Sutherland, Tebaldi ile mücadele etmek yerine ABD’yi seçseydi sonuç farklı olabilir miydi?

O sıralarda zamanın opera kalbi La Scala’da atıyordu. Avrupa Amerika’nın önündeydi.

1958, San Francisco Operası, Don Carlos

Leyla Gencer, Covent Garden’da şef Georg Solti yönetiminde Zefirelli prodüksiyonuyla sahneye çıkmış. Viyana Operası’nda Karajan’ın şefliğinde söylemiş. Metropolitan olmasa da Carnegie Hall’da resital vermiş ve ABD’nin tüm önemli operalarında sesini duyurmuş. BBC ve Paris radyolarından sesi dünyaya ulaşmış. Fakat İtalya dışındaki başarıları uzun ve kalıcı olamamış. Mesela Viyana Operası’nda sezon boyunca rol alamamış. Neden sizce?

Karajan ile talihsiz koşullarda karşılaşmış. Viyana sonrasında Leipzig’de sahnelenecek esere odaklanmış, yanı sıra sesiyle ilgili sorunlar yaşıyormuş. Üstelik o sıralarda artık şefler ve yöneticiler tarafından dikkati çekmeyi başarmışken Karajan’ın- ne sebepleyse- ona üstten bakışı, eserin inceliklerini paylaşmaması Leyla’yı rahatsız etmiş. Bu karşılaşmanın ardından özel proje teklifi gelmemesi şaşırtıcı değil…

Franca Cella’nın kitabında Gencer, “Karajan beni pek sevmedi” diyor. Bu arada büyükelçiliğimizin gönderdiği çelengi sahne önüne yerleştirmekteki ısrarının da Karajan’ı öfkelendirdiği söyleniyor. Yani kaçırılmış bir fırsat…

– Tabii ki kaçırılmış bir fırsat, ama çelenkle filan ilgili olmamalı, arkasında yine lobilere bağlı daha derin sebepler yatmalı.

Türk besteciler operada henüz ustalaşmamıştı

Kitabınızdan anladığım kadarıyla Gencer “aşka aşık.” Bununla birlikte Muhittin Sadak, ABD Ankara Büyükelçisi McGhee ve “hayatımdaki romantik enginlik” dediği Maestro Gavazzeni’yle yakınlaşmasının kariyer mücadelesiyle ilgisi olabilir mi?

– Özel yaşamını satır aralarında işlemeyi yeğ tuttum. Bu üstün sanatçıların dünyasında kimi gizli kapaklı da olsa romantik aşklar hep vardır. Leyla, kariyerine avantajlar sağlamak için romantik ilişkiler kuracak bir karakter değil. En büyük şansı da kendini her koşulda ölünceye kadar koruyup seven ve hoşgörülü davranan bir eşe sahip olması.

1952’de Ankara’da, Adnan Saygun’un “Kerem” operasında Aslı’yı canlandırıyor. İki yıl sonra Cumhuriyet muhabiri sorduğunda “Aslı’yı zevkle seslendirdim” diyor. Eserin özgün yapısını övüyor. Sonrasında sahne hayatı boyunca Türk bestecileriyle bir kez daha temas etmiyor. Sadece operada Türk imgesini ele alan “Turquerie” temalı resitallerinden birinde, 1982’de Venedik’te sahneden Cemal Reşit ve Ferit Alnar’ın düzenlediği türkülerle ayrılıyor. Gian Carlo Menotti’nin eserini seslendirdikten sonra sesini korumak amacıyla çağdaş bestecilerden uzak durduğunu biliyoruz, fakat Türk bestecileriyle daha rahat iletişim kurabilirdi, resitallerinde seslendirmek üzere eser siparişi verebilirdi.

1953, Ankara Operası, Cosi Fan Tutte

Türk bestecilerinin o dönemde opera konusunda yeterli deneyime sahip olduklarını sanmıyorum. Ayrıca, Leyla Gencer’in San Carlo, La Scala gibi dünyanın önemli sahnelerinde “Ankara Devlet Operası solisti” ibaresini afişlere yazdırarak ülkesinin adını duyurduğu dönemde Ankara Devlet Operası’ndan atılmasını sağlayan kişi, kurumun müdürü, besteci Necil Kazım Akses’ti. Bu kırgınlığı unutmamış olmalı.

Leyla Gencer’in La Scala Akademisi’nde yetiştirdiği gençler arasından dünya sahnelerinde şöhrete kavuşan isim oldu mu?

-İtalya’da Leyla’nın sınıfından yetişmiş pek çok şarkıcı var. Muhtemelen bir kısmı eğitimciliği seçmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler arasından yarışma kazanan birçok isim de var. Örneğin daha geçen hafta MET’in naklen yayınında izlediğimiz Alayın Kızı operasındaki başrol oyuncusu Güney Afrikalı Pretty Yende, gibi. Hem Leyla’nın La Scala okulunda öğrencisiymiş hem de İstanbul’daki yarışmada birincilik almıştı. Ayrıca Leyla Gencer Yarışması’nda ödül alan Anita Rachvelisvili, Nino Machiaidze, Marcello Alvarez, George Gagnidze de sahnelerde adını duyurmayı başardı.

Leyla Gencer’in ses ve deneyim mirası hangi özellikleriyle genç Türk şancılara gelecekleri açısından ışık tutuyor?

-Leyla Gencer stüdyoda yapılan plak kaydına karşı. Sahnedeki “ısı”nın stüdyoda elde edilemeyeceği kanısında. Bu nedenle albümlerin büyük bölümü temsiller sırasında meraklı izleyicilerin yaptığı korsan kayıtlardan oluşuyor. Salondaki tüm gürültüler kayıtlara girmiş. Radyo ve televizyon kayıtlarından elde edilen albümler bu açıdan istisna. Deneyim mirasına gelince yılmadan çalışması, farklı kaynaklardan okuyarak eserleri ve kahramanlarını analiz edip yeni yorumlar ortaya çıkarması, unutulmuş eserleri gün ışığına taşıması, sesini zekasıyla güçlendirmesi gelecek kuşaklara örnek olacak özellikleri.

Kitabın önsözünde 1991’de Nişantaşı’ndaki evinde Gencer’le söyleşiler yaptığınızı yazmışsınız. Bu söyleşileri Müziğin Kanatlarında ve Salkımsöğüdün Türküsü’nde bulamadım. Son kitapta da bu söyleşilere gönderme yapmamışsınız. İki ihtimal var: Gencer size kayda değer bir şey söylemedi ya da ölümünden belirli bir süre sonra açıklamanız koşuluyla önemli bilgiler verdi…

-Elimdeki tüm bilgileri kullandım. Kasada sakladığım gizli bilgi kalmadı. Ama gün gelir yeni tanıkların bilgileri ortaya çıkabilir.

“Ben Leyla Gencer”in çalışma süreci size gelecek çalışmalarınız konusunda ne gibi yeni ilhamlar verdi, bu kitaptan yola çıkarak odaklanmayı planladığınız konu var mı?

-Bu benim kişiye odaklı son kitabım olacak muhtemelen. Artık bu alanda çalışmak istemiyorum.

(Serhan Yedig / 8 Şubat 2019 / Müzik Söyleşileri)

DAHA ÖNCE YAYIMLANMIŞ LEYLA GENCER BİYOGRAFİLERİ

İlk Gencer biyografisi güncellendi, İngilizce’ye tercüme edildi

Corriere della Sera gibi saygın gazetelere müzik eleştirileri yazan, yaklaşık 20 yıl boyunca Leyla Gencer’in dostları arasında yer alan İtalyan müzikolog Franca Cella, 1985’te sanatçının ilk kapsamlı biyografisini hazırlamaya başlamış, bir yılda tamamlamıştı. “Leyla Gencer: Primadonnanın Öyküsü”, 1986’da Bolis Edizioni’den İtalyanca yayımlandı. 546 sayfalık kitapta Cella öyküsüne 1979 yılından başlıyor. “Venedik’i Unutmak” filmini çekmeye hazırlanan yönetmen Franco Brusati’nin rol teklifiyle kapısını çaldığı Gencer’in bu şehirde yıldızının nasıl parladığını anlatıyor. Daha sonra sanatçıyla İstanbul’a gelip aile öyküsünü dinliyor ve kronolojik sırayla divanın yükselişine tanıklık yapıyor. Gencer’in “divina diva” mertebesine eriştiği 1960’ların ikinci yarısından 1983’te opera sahnesine veda etmesine kadar 20 yıl boyunca rol aldığı pek çok eseri izleyen, gazetesi için yazan Cella kitapta da kritik dönüm noktalarını kendi gözlemleri, notlarıyla aktarıyor. Perdenin ardındaki dünyaya önemli tanıkların gözlemleriyle ışık tutuyor. Kitabın ek bölümünde Gencer’in repertuvarı, 1946’dan itibaren tüm önemli konserlerini içeren kronoloji, stüdyo- radyo- sahne kayıtları, derleme albümler ve videolar, hakkında yayımlanmış makale ve kitaplar listeleniyor.

İtalyanca baskısının mevcudu kalmayan bu kitap geçen yıl Borusan Sanat’ın desteğiyle Kathryn Lake tarafından İngilizce’ye tercüme edildi. 2008 Eylülü’nde yine Bolis Edizioni tarafından Bergamo’da yayımlandı. Cella, kitabını 26 sayfalık “Epilog, Kadans Sanatı, Son Konuşma” bölümüyle güncelledi. Eklerdeki listeleri gözden geçirdi. İngilizce edisyonun elektronik kopyası da Amazon’da satışa sunuldu.

 

Dört yılda yazıldı, 20 baskı yaptı

Cella’nın kitabından iki yıl sonra Zeynep Oral, Türkçe’deki ilk kapsamlı biyografiyi yazmak üzere harekete geçti. Dört yıl boyunca Gencer’le uzun görüşmeler yaptı. Milano ve Arenzano’daki evine misafir oldu. Arşivini inceledi, dostlarıyla tanıştı, bazı önemli olaylarda sanatçıya eşlik edip gözlem yaptı. Kitabında aktardığına göre bu süreç epeyce iniş çıkışlı geçti. Güvenini kazanmasına, yakın dostları arasına girmesine karşın kimi zaman beklenmedik ve çok sert tepkilerle karşılaştı. Örneğin, Milano’daki evinin kitaplığında çalışırken raftan çektiği kitabın arasından düşen mektubu verdiğinde Gencer “Önce Franca Cella, şimdi de sen… Her şeyimi karıştırdınız, dağıttınız. Hiçbir şeyimi bulamıyorum. Nefret ediyorum, ikinizden de…” diye haykırmıştı.

Oral kitabını hazırlarken Gencer’in kariyerinde önemli role sahip kişilerin

büyük bölümü hayattaydı. Şef Gianandrea Gavazzeni’den Aydın Gün’e pek çok kişiyle görüştü. Zor ulaşılır kişilerden Riccardo Muti’den anılarını dinledi. İtalya’daki Gencer fanatiği operaseverlerle konuşma fırsatını yakaladı. Daha sonra elindeki geniş malzemeyi farklı bir anlatımla aktarmayı denedi.

Oral kitabında kah anlatıcı rolünü üstleniyor kah Leyla Gencer’le konuşuyor kah okura dönüp fikrini soruyor. Üslubunun bol bol “emo” simgesi kullanılmış cep telefonu mesajına benzediği söylenebilir. Kimi okur açısından sürükleyici olan bu anlatım kimileri açısından dikkat dağıtıcı. Editörün de dikkati dağılmış olmalı ki benim okuduğum dokuzuncu basımda bile (Doğan Kitap / 2005) aynı sayfada aynı ismin farklı yazımlarına, redaksiyon sırasında ortaya çıktığını sandığım kes-yapıştır hatalarına rastlamak mümkündü.

Buna karşın 1991 tarihli Zeynep Oral kitabı daha sonra yayımlanan

biyografilerde yer almayan bazı ilginç bilgilerle önemini hala koruyor. Örneğin Gencer’in kayınpederinin İstanbul’daki konservatuvar eğitimi ve sahne çalışmalarına muhalefet etmesi nedeniyle ikinci yılında evliliğinden vaz geçme aşamasına gelmesini, 1946’da San Francisco Operası’nda Renata Tebaldi yerine sahneye çıkmasının önemini ve Time dergisi sayfalarına yansıyan Metropolitan karşılaştırmalı analizi, 1956’da Varşova’da Nazım Hikmet’lekarşılaşmasını, 1957’de Karajan’la ilk ve son sahne buluşmasında ortaya çıkan Türk Büyükelçiliği kaynaklı gerilimin nedenini, La Scala’da yarattığı takım ruhunu, İtalyan müzik eleştirmenlerin yıllar sonraki özeleştirilerini, 1975’te şair Yevtuşenko, ressam Chagall, oyuncu Ingrid Bergman’la aynı ödüle layık bulunmasını Oral’ın satırlarında okuyoruz.

Bu arada Oral, yönetmen Selçuk Metin’le hazırladığı Leyla Gencer belgeseli vesilesiyle gazetesi Cumhuriyet’in (26 Ocak) kendisiyle yaptığı röportajda “Bir değil, 3-4 farklı kitap yazdım” diyor. (*) ISBN numaraları açısından haklı. Fakat ortaya çıkan aynı metnin farklı versiyonları. 1993’te SCA Vakfı’nın ödülü vesilesiyle yayımlanan “Operanın Türk Divası”nda Faruk Yener, Filiz Ali, Evin İlyasoğlu, Aydın Gün, Leyla Pamir, Yekta Kara’nın anı ve değerlendirme yazılarından sonra Oral, sanatçının hayatını duygusal ifadelerden arınmış bir dille 109 sayfada özetliyor, Türk ve dünya basınından geniş alıntılar yapıyor. Ekler bölümünde fotoğraf ve bazı kupürlere yer veriyor. Kültür Bakanlığı 1996’da ilk versiyonu aynen, 2009’da ikincisini genişletilmiş ve güncellenmiş haliyle basmakla yetinirken, IKSV ilk metni 2008’de Gül Osegueda’nın İngilizce tercümesi ve geniş fotoğraf desteğiyle yayımladı. SCA Vakfı’nın yayımladığı hariç tüm metinlerde Franca Cella’nın kitabından alıntıyla repertuvar ve kronoloji de yer alıyor.

 

Koleksiyonerin gözünden

Prof. Dr. Ünal Öziş, ilk operasını anne karnında La Scala’da dinleyen bir müziksever. Mesleği inşaat mühendisliği, uzmanlık alanı su yapıları, hidroloji, karst su kaynakları. Uzun yıllar 9 Eylül Üniversitesi İnşaat Fakültesi Hidrolik Ana Bilim Dalı’nın başkanlığını yaptı. Farklı dillerde 350 civarında yayını var. Öziş, Leyla Gencer kaydı koleksiyoneri. Korsanlar dahil, dünyada yayımlanmış kayıtların yüzde 90’ı arşivinde. Öziş, bilgisini 1990’lardan itibaren üniversite ve derneklerde düzenlediği seminerlerde meraklılarıyla paylaşıyor. 2003/2004 öğretim yılında 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda dokuz seminerlik Leyla Gencer dizisi gerçekleştirmişti. 2006’da notlarını “Leyla Gencer ve Opera Dünyası” adıyla kitaplaştırdı (SCA Vakfı Yayınları). 171 sayfalık kitabın sadece 6 sayfası sanatçının yaşam öyküsüne ve öğretmenlerine ayrılmış. Geri kalan bölüm sanatçının repertuvarına odaklanmış. Verdi, Donizetti, Bellini ve Rossini, Puccini, diğer İtalyan besteciler ve diğer ülkelerin bestecilerinin eserlerinde Gencer’in öyküsü her biri bağımsız başlık altında olmak üzere anlatılıyor. Yaklaşık 50 sayfalık ekler bölümünde diğer Türkçe kitaplarda bulunmayan ses ve görüntü kayıtları listesine yer veriliyor. Öziş, kronoloji ve temsillerin, resitallerin listesini de Cella ve Oral’ın kitaplarından aktarıyor.

(*) Zeynep Oral yazı yayımlandıktan sonra bu konuda aşağıdaki açıklamayı yaptı:

Merhaba Serhan Yedig,

Her şeyden önce Leyla Gencer’e, Leyla Gencer kitaplarına  ilginiz için çok çok çok teşekkürler.

 Benim “Tutkunun Romanı” ile ilgili gerçekten kafa karışıklığı var.

İlk  Kitap: ilk baskısı 1992’de  İş Bankası Kültür Yayınları  tarafından yapılan kitabım  sonra sırasıyla  Milliyet Yayınları,  Doğan Kitap, Yapı Kredi Yayınları, Cumhuriyet Kitap, Alfa Yayınları  tarafından defalarca  yayınlandı.   Haklısınız bunları içeriği ayni.  Ayni metin,  önsözleri, sunuları farklı, formatları farklı, kullanılan fotoğraflar vb farklı… Benim 3 kitap dediğim bunlar değil…

İkinci Kitap–  Sevda- Cenap And Vakfı’nın bastığı “Leyla Gencer’e armağan ” kitabıdır.   (Leyla Hanım, Milano’da çok arayıp bulamadığı  bir zarfı, İstanbul’a geldiğinde buldu. Ama bu arada benim ilk kitap çoktan yayınlanmıştı. ONun kurgusunu bozup araya yeni belgeler koymak, anlatımı kırmak istemedim.   İkinci kitabı sadece basın yansımalarından   ( o zarftan çıkanlarla) Sevda- Cenap And Vakfı için hazırladım.

Üçüncü kitap ise Leyla Hanım’ın   ölümünden sonra Kültür Bakanlığı’nın   bana ısmarladığı , editorlüğünü üstlendim, bir bölümünü yazdığım  “Leyla Gencer”  adlı büyük forma kitaptır.

İngilizce, Fransızca ve İtalyanca’ya çevrilip yayınlanan ise hep birincisidir.

Linkler

Evin İlyasoğlu’nun kişisel web sitesi

Evin İlyasoğlu: Müzik edebiyatı hep beslemiştir (Feridun Andaç ile söyleşi)

Leyla Gencer: Adnan Saygun’un Kerem operasında Aslı’yı severek oynadım

Leyla Gencer: Artık tüm dünya Ankara’da opera olduğunu, önemli primadonnalar yetiştirdiklerini biliyor

Leyla Gencer: Çağdaş yaşamın hızı günümüz opera sanatçılarının sesini zedeliyor

Ahmet Erenli’nin hazırladığı Leyla Gencer Arşivi

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!