Hasan Uçarsu / Adnan Saygun’la tanışmak, öğrencisi olmak hayatımı kolaylaştırdı

0

Besteci Hasan Uçarsu’nun adını iki kez kazandığı Nejat Eczacıbaşı Beste Yarışması’nda duymuştuk. 2001’de çellist Yo-Yo Ma’dan İpek Yolu projesine Türkiye’yi dahil ettiğinde, 10 Türk bestecinin eserlerini inceledi, içlerinden Uçarsu’yu seçti, eser sipariş verdi. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı öğretim üyesi olan Uçarsu soruyor: “Türk besteciler bugüne kadar toplam kaç senfoni yazdı?” Ardından ekliyor: “25’i aşmaz… 79 yılda bu kadar eser yazılabilmiş. Öyleyse daha çok besteci, daha çok müzik…”

Mehmet Nemutlu ile aynı yıllarda Kadıköy Maarif Koleji’nden mezun olmuşsunuz. İki besteciyi cefakar bir müzik öğretmenine mi borçluyuz?
– Müziğe meraklı öğrenci kuşağının Turgut Ertaş ve Fikret Evcil gibi iki öğretmene rastlaması bu sonucu doğurdu. Orta okuldan itibaren koro dersimiz vardı. Bu sayede müziği bilen, seven gençler yetiştirildi. Benim daha önce müziğe ilgim vardı, ilkokulda konservatuvarda yarı zamanlı talebeydim. Merakım Ertaş ve Evcil sayesinde pekişti. Daha sonraki yıllarda Ankara Konservatuvarı’nda kompozisyon okuyan, şimdi Devlet Çoksesli Korosu’nu yöneten Mustafa Baysal okul arkadaşımızdı. Bir flüt üçlüsü kurmuştuk. Bizden iki yaş küçük olmasına karşın Mehmet Nemutlu da aramıza katılırdı. Tuhaf şeyler yapardık, senfonileri üçlüye uyarlayıp çalardık mesela… Beethoven’in 5. Senfoni’si ve Wagner’in “Usta Şarkıcılar” uvertüründen sonra uyarlamayı bitirip kendi bestelerimizi yapmaya başlamıştık.
Flütte virtüözite yerine neden besteye yöneldiniz?
– Yurtdışından armoni, müzik kültürü, teorisi üzerine kitaplar getirtip okurduk. Lise son sınıfta müzik öğretmenimiz Mehmet ile beni Muammer Sun’a gönderdi. Onun cesaretlendirmesiyle piyano öğrendik, armoni bilgimizi geliştirdik. Endileşerimizi ortadan kaldırdı ve besteciliğe yöneldik.
Adnan Saygun’un sınıfına girmeniz rastlantı mıydı, yoksa sizi diğer öğrencilerin içinden mi seçti?
– Adnan Bey’in o sırada öğrencisi yoktu. Aslında emekliliğe hazırlanıyordu ve bizi almayabilirdi. Üç öğrenciyle başladık. Onunla karşılaşmam hayatımı kolaylaştırdı, eğitiminden çok faydalandım. Çok verimli bir öğrenci öğretmen ilişkisiydi. Adnan Bey artık değişmiş, esneklik kazanmıştı. Ertesi yıl Özkan Manav aramıza katıldı. Yüksek lisansa yine Adnan Hoca’yla başladık. Fakat ilk yıl, ikinci sömestre başlarken onu kaybettik. Cengiz Tanç’la çalışmaya başlayınca çok zorlandım. Ama onun sayesinde modern müziği tanıdım.
Adınızı ilk kez 1996’da Eczacıbaşı Vakfı’nın açtığı 1. Kompozisyon Yarışması’nda duymuştuk. Birincilik hayatınızı ve çalışmalarınızı nasıl etkiledi?
– Amerika’da yükseklisans öğrencisiyken bu yarışmayı duydum. Elimde taslaklar vardı. Tamamladım ve gönderdim. Birincilik daha sonraki çalışmalarım açısından önemli bir referans oldu. Müziğimi İzmir Devlet Senfoni Orkestrası, İstanbul Festivali’nin açılışında İDSO, Ankara’da Rengin Gökmen yönetiminde Bilkent Orkestrası seslendirdi. Bu ödül besteciliğimin temel taşlarından biridir.

Ödül karamsarlığımı sildi

1998’de yine birinci oldunuz. 1999’da “Yeter artık sen katılma” diyen çıkmadı mı? Şaka bir yana, ödül yeni eser yazmaya teşvik etti mi?
– O yıl birinciliği Özkan Manav’la paylaşmıştık. Hayatımdaki ikinci ve önemli taştı bu ödül. Anlatamayacağım kadar büyük bir motivasyon, enerji verdi. Üstümdeki karamsarlığı attım. Sonrasında yazdığım bütün eserler seslendirildi. En güzeli defalarca çalındılar. Sadece öğrenciliğim sırasında yazdığım birkaç beste kaldı duyulmayan. Bu açıdan Türkiye’deki en şanslı müzikçilerden biriyim.
“Opus”lar çift haneli rakamlara ulaştı mı; en çok hangi eseriniz seslendirildi; kayıtları yayımlandı mı?
– 10 civarında bestem var. Rahat seslendirilen eserlerim tercih ediliyor. En fazla “Bir Yaz Yolculuğundan Arta Kalanlar”, “Antik Kentin Öyküsü” adlı piyano müziklerim ve Şirin Pancaroğlu’nun isteği üzerine solo arp için yazdığım “Mavi Ay Gri, Sarı Duvar Gece” çalındı konserlerde. Eczacıbaşı Vakfı Yarışması’nda birinciliği kazanan eserim diğer yılların ödül sahipleri Özkan Manav ve Tevfik Akbaşlı’nınkilerle birlikte Bilkent Senfoni yorumuyla yayımlandı. CD, benim için çok önemli bir referansa dönüştü. Yıllar sonra bir Hollanda orkestrasının CD’yi dinleyip eserimi repertuarına almayı düşündüğünü duydum.
“Yarışma fırsat sağlamasaydı bugün MSÜ Konservatuvarı’nın küskün, bezgin, hiçbir şey yazmayan öğretim üyesi olabilirdim” diyebilir misiniz?
– Rahatlıkla olabilirdim… Genç besteci açısından en önemli kırılma noktası mezuniyet. Okul bittiğinde, zorunluluk ortadan kalkınca yazma alışkanlığı kayboluveriyor. Eğer motivasyonunuz yoksa küsüp besteyi bırakıyorsunuz. Benzer duyguları ben de yaşadım. Doktora için yurtdışına çıkmam kurtarıcı oldu. Ufkum açıldı, yazma disiplinim bozulmadı. Geri dönüşümde okuluma akademisyen olarak girmem, yarışmalar beni müziğe yakın tuttu.
Yarışmalar kadar eser siparişi verilmesi de yaratıcılığı kamçılıyor, değil mi? Siz önceki yıl Yo-Yo Ma’dan eser siparişi alıp hepimizi şaşırtmıştınız. “Eski İstanbul’un Arka Sokaklarında” Paris’te seslendirildi. Bu başarı önünüzde yeni kapılar açtı mı?
– Aklımda hep yazmayı düşündüğüm bir şeyler var. Bazen yazılmak için dört beş sene beklemeleri gerekebiliyor. Mesela 1997’de Amerika’da yazmayı planladığım bir orkestra süiti vardı. Fırsat bulamamıştım. Kültür Bakanlığı bu yıl orkestra eseri dalında eser siparişi verince temmuzda bu eser ortaya çıktı. Mutlaka sipariş verilmesi gerekmez, disiplinli çalışma alışkanlığı yazmayı da sistematik hale getiriyor. Yo-Yo Ma için bestelediğim eser müzik dilimin gelişmesinde önemli yer tutuyor. Önümde yeni bir ufuk açtı. Eserin Paris’teki seslendirilmesine davet edildim. Fakat projeyi yürüten müzikolog Ted Levin ayrılmış. Duyduğuma göre çalışmalar beste siparişleri yerine “yerel sanatçılarla emprovizasyonlar” fikrine yönelmiş.

İlham gelmesini beklememeli

Besteci nasıl “disiplinli” çalışır? İlham gelmese de her gün mutlaka masa başına oturur musunuz?
– Haftanın belirli günlerinde düzenli olarak masa başına oturup çalışmak lazım. İlham gelmesini beklememeli. Düzenli çalışan besteci daha rahat yazar. Arayı açtığınızda yazmakta zorlanırsınız.
Eseri tamamen hafızanızda oluşturup sadece kağıt kalemle mi çalışırsınız, yoksa piyano başında mı yazarsınız?
– Hafızamda tamamlayıp notalara döktüğüm bir ya da iki eser var. Genellikle fikirler oluşur, bunları çalışarak geliştiririm. Mutlaka piyano kullanırım.
Farkedilmeyen besteci olmak gerçek dram. Siparişler arasında boğulup istediğini yazamayan, özgürlüğünü kaybeden besteci olmak da bir başka dram değil mi sizce?
– Sipariş sistemi doğası gereği sınırlama getiriyor: Belli formda eser isteniyor mesela. Tarih veriliyor, yetişmesi isteniyor. İşin doğası böyle. Müzik tarihine baktığımızda siparişin bestecilik sisteminin parçası olduğunu görüyoruz. Sipariş besteciyi motive ediyor, eserinin çalınması garantisini veriyor, yorumcularını bilme şansı tanıyor. Sınırsız özgürlük soyut bir kavram.
Evin İlyasoğlu’nun “Çağdaş Türk Bestecileri” kitabında müziğinizi tanımlarken temel gerecinizin “tetrakortlara dayalı serbest modal yapı” olduğunu söylüyorsunuz. Biz “fâniler” bu tanımdan ne anlamalı?
– 1996’daki eserlerimden bahsediyor o tanım. (Gülüyor) Makamsal değil ama modal renkleri olan dörtlü-beşli ses kümelerinin özgürce işlendiği bir yapıdan söz ediyordum. Bu anlayış kısmen sürüyor. Bazen modal renkleri bire bir kullanıyorum. Mesela İpek Yolu için yazdığım eserde bunu duyabilirsiniz. Sisli bir atmosferde Sultanahmet’in, Cankurtaran’ın arka sokakları belirir. Bazı eserlerimde ise modal ruhu ses kümesi şeklinde eserin atmosferinde algılarsınız. Tabii bunu ben hissediyorum, birçok müzikçi hissediyor ama dinleyici ne kadar algılıyor bilmiyorum. 1991’den bu yana yerel renkleri, kimlikle ilgili ögeleri müziğimde tutmaya özen gösteriyorum.
Kısmen değindiniz ama ben tekrar sormak istiyorum: Yerel temaları müziğinizde hangi amaçlarla kullanıyorsunuz?
– Modal renkler benim kültürel kimliğimin parçasını oluşturan sesler. Bunları kendi bakışımla, kimliğimle geliştirmek çabasındayım. Coğrafi koordinat vermek gibi algılanabilir bu. Sakıncası yok. Ama amacım bu değil. Kendime ait olanı oluşturmak en önemli sorunum.

Alıntılarla aile portresi

Hocanız Saygun’un içinde yer aldığı “Türk Beşleri” yaşadıkları dönemin yüklediği sorumluluklar doğrultusunda misyoner gibi davrandı. Toplumu çağdaş müzikle buluşturmak için yerel temaları çokseslendirdi. Siz bu sorumluluklardan azadesiniz. Entelektüel oyun ya da zihin jimnastiği bağlamında yerel temaları yeniden biçimlendirmek istediğiniz oluyor mu?
– Hocalarımızın yaptığı gerçekten zordu. Resmi ideolojinin talepleri bir yana bu besteciler samimi şekilde Türk Müziği’ni çok seslendirmenin gereğine inanmıştı. Ulusal müzik dili oluşturmak çok ağır bir görev. Biz çok şanslıyız. Kültürümüzle ilişkimizde daha rahattık. Örneğin, son yazdığım orkestra süitinde yer yer şarkı ve türkülerin temalarını kullandım. Temalarla çevremdeki insanların, aile bireylerimin portrelerini çizdim. Eserin kendi teması öylesine belirgin ki hiçbiri ön plana çıkmadı. Mesela “Kizir Bey”i prizmamdan geçirip kardeşimi çizdim. Çok bildiğimiz bir kantoyu, “Dondurmacı”yı kullandım. Annem için “Dandini Dandini Dastana”yı koydum. Hacı Arif Bey’in “Vücut İklimimin Sultanısın Sen” adlı eserinden alıntılar yaptım.Temalar gelişip eser uzayınca ikiye böldüm. Ortaya 1. Orkestra Süiti çıktı. Bölümlerin altına koyduğum küçük notlarla dinleyiciye de bilgi verdim. Geri kalan temalar 2. Orkestra Süiti’nde kullanılacak. İlk bölüm inşallah ilkbaharda seslendirilecek.
Yakın geçmişin ve günümüzün müzik akımlarına baktığınızda bugün kendinizi nerede konumluyorsunuz? Neleri benimsiyor, neleri reddediyorsunuz?
– 1950, 60, 70’lerde üslup seçmek, müzik yazmak kolaydı. O günler modernizm çerçevesine oturan bir dünyaydı. Besteciye genel bir estetik çerçeve veriyordu. Bu dünyaya eklenmeniz arayış sorununu bir ölçüde çözüyordu. Günümüzde çerçeve kalmadı. Sınırsız özgürlükler, sonsuz alternatifler arasında tek başınasınız. Yalnız başınıza güçlü bir estetik oluşturmak zorundasınız. Günümüz bestecisinin en büyük sorunlarından biri bu. Ben yeni fikirleri reddetmek ya da tamamen benimsemek yerine konuya “kendi sesime, estetiğime ne ölçüde katkıda bulunabilir” sorusuyla yaklaşıyorum. Bugün Avrupa merkezli besteciler barok müziğe yöneliyor; fikir bana yakın değil. Atonaliteyle aram iyidir. 1908-15 arası Schoenberg’in yazdıkları ilgimi çeker. Minimalist estetikteki bazı ögeler, örneğin “tekrar” dozu kaçırılmadığında anlaşılma açısından önemlidir. Ancak meditatif özelliklere dönüşen anlaşılabilirlik bana yakın değil; bazı bestecilerin eserlerine hoş bir heyecan veriyor. Ravel’in mesela. Her anlatım tekniğinin avantajı, dezavantajı var. Tekrar kendi müziğime dönersem, şu sıralar yerel renkleri keşfetmek, geçmişi eşmek bana cazip geliyor. Küllerin arasından çocukluğum, anılar, unutulmuş hevesler çıkıyor.

Tanbur ve kemençeyi severim

Ses kirliliğinin bu kadar yoğun olduğu bir çağda beste yapmak zor mu? Sabah uyandığımız andan itibaren kulağımıza zorla, sevmediğimiz müzikler tıkılıyor. Ses hafızamız kirleniyor: Evde radyo ve TV’den, caddelerde, işyerinde, restoranda, asansörde, her yerde. Beste yaparken, bilinçaltınıza kazınanları, istem dışı alıntıları ayıklamayı nasıl başarıyorsunuz?
– Hafızam iyidir. Literatürü, dinlediklerimi, duyduklarımı hatırlarım. Yazarken istem dışı kurgusal benzerlikler ortaya çıksa bile hemen farkederim. Birkaç kez başıma geldi, düzelttim. Bazen “yazdığım şu eserin, şu bölümünü anımsatıyor galiba” diyorsunuz. Küçük bir ayrıntıysa önemsenmiyebiliyor. Zaten en güzel temayı alsanız bile süresi 30 saniyedir. Önemli olan müziğin yürüyüşünü bulabilmek, onu işleyebilmek. Konservatuvarda öğrencilerimin yazdıklarında alıntıları keşfetmek kimi zaman eğlenceli bir uğraşa dönüşüyor benim için. “Bu noktaya, şu müziğin gölgesi düşmese ne iyi olur” diyorum. Birlikte gülüyoruz.
Elektronik müzikle aranız nasıl?
– Aramız pek iyi değil… Amerika’da ders aldım, stüdyoda çalışmalar yaptım. Şunu gözledim: Elektronik müzik, tonal müzikten farklı estetik ve yeni dil gerektiriyor. Bu dile yakın değilim. Stüdyoya ve teknolojiye çok bağlı. Teknolojiyi iyi bilmiyorum ve çok hızlı değiştiğini görüyorum. Eserlerin icrası mümkün değil, bu açıdan sinema gibi. Duvara bakarak dinliyorsunuz. Müzikte yaşanmışlık önemlidir. Sanatçının sahneye çıkıp çalmasındaki ritüel hoşuma gidiyor. Bu nedenle ısrarla konserlere gidiyorum. Canlı müzik dinliyorum. Bununla birlikte örneklemeyle alınan seslerin enstrümana uygulanması bana ilginç geliyor.
Standart enstrümanların dışındakiler ilginizi çekiyor mu? İcat edilen yeni çalgılar ya da etnik ensrümanlar…
– Bazı ensrümanların Klasik Batı Müziği’ndekilerden daha avantajlı olduğunu biliyorum. Fakat pratik gerekçelerle tercihim standart çalgılar. Bestelerin uygulanabilirliği çok önemli. İpek Yolu’nda, Yo-Yo Ma etnik çalgı istemişti. Kanun kullandım. Hep istediğim şeydi kanun için yazmak, büyük zevk aldım. Ney ve arp için bir eser yazmam istendi. Harika bir ses ortamı. Hemen bir eser yazmak istiyorum. Tamburu, klasik kemençeyi çok severim ama ne çerçevede kullanacağımı henüz bilmiyorum.
Yazılma sırası bekleyen diğer eserlerden söz edebilir misiniz?
– İpek Yolu için yazdığım eser kırılma noktasıydı, beni heyecanlandıran bir yol çıktı önüme. Doygunluk oluşana kadar, bu çizgide birkaç eser daha yazmak istiyorum. Viyola ve oda orkestrası için üç bölümlük bir eser yazacağım.

Okulda Cengiz Tanç şoku

Evin İlyasoğlu’nun kitabından öğrendiğimize göre, İş Sanat’taki konserde yorumlanacak Divertimento, Bartok ve Stravinski etkisinden kurtulup modern müziğe yöneldiğiniz dönemin eseri. 12 yıl sonra geri dönüp baktığınızda bugünkü sesinize ne kadar yakın?
– “Divertimento” modernist müziklerle ilk tanışma döneminin ürünü. Öncesinde teknik sorunlara yoğunlaşmıştım. Bu eserde ilk kez üslup arayışına giriştim. Daha önce söylediğim gibi yüksek lisansın ilk yılında hocamız Adnan Saygun’u kaybettik. İkinci yarı Cengiz Tanç geldi. Tamamen farklı bir üslubu vardı. “Yeter artık, eski yazdıklarını unut ve çizgini değiştir” diyordu. Yazdıklarıma müdahale ediyordu. Epeyce bocaladım, hatta şok geçirdim. Farklı dünyaları tanımam gerektiğini görüp söylediklerini kabul ettim. İlkbaharda “Divertimento”ya başlayıp ekimde bitirdim. Eser, Varşova Okulu’nun izlerini taşır. Buna rağmen içinde yerel renkleri sezmek mümkün. Sinyaller, çağrışımlarla farklı bir kurgu denemiştim. Bugünkü sesimin ilk izlerini içeriyor. 26 yaşındaki bir bestecinin eseri olarak, kurgu ve teknik açıdan yetkin dile sahip. 1993’te ilk kez Ankara Yeni Müzik Festivali’nde Moskova Yeni Müzik topluluğu seslendirdi. İyi bir icraydı. Daha sonra enstrümanların olanaklarını zorlayan bazı küçük noktaları değiştirdim. Fakat o günden bugüne köprünün altından çok sular aktı. Müzik anlayışım yerine oturdu.
Divertimento’yu dinlerken 1991 kışındaki kâbusunuzu hatırlıyor musunuz?
– Keyifle dinliyorum. Bazen hocanın müdahaleci olmasında fayda var. Öğrenci büyülenmiş gibi ustasının peşinden gidebiliyor. Oysa eğitim aşamasında bu etki çok tehlikeli. Şimdi ben de öğrencilerimde aynı etkiyi görünce uyarıyorum.
Eserlerinizi merak eden müzikseverler kayıtlarını nereden bulabilir?
– Ne yazık ki herhangi bir plakçıdan bulamazlar. CD’leri Borusan Kültür Merkezi, İTÜ İleri Müzik Araştırmaları Merkezi, Mimar Sinan Üniversitesi’nin kitaplıklarında dinleyebilirler.
(Serhan Yedig / Aralık 2002 / İş Müzik)

Hasan Uçarsu

Eseri Yo-Yo Ma’nın repertuarında

Çellist Yo-Yo Ma, İpek Yolu projesi kapsamında her ülkeden genç bestecilere eser sipariş verirken Türkiye’den de Hasan Uçarsu’yu seçti. Uçarsu seçimde “Bir Yaz Yolculuğundan Arta Kalanlar” ve “Üç Antik Kentin Öyküsü” adlı solo piyano için yazılmış eserlerinin etkili olduğu kanısında. Genç besteci, Yo-Yo Ma’nın “en az bir otantik çalgı” koşulu doğrultusunda kanun, çello, arp, klarnet, perküsyon için “Eski İstanbul’un Arka Sokaklarında” adlı eserini yazdı. 2001 ilkbaharında tamamlanan eser aynı yaz Paris’te ünlü çellist tarafından seslendirildi. İpek Yolu projesinin bu yıl yayımlanacak ikinci CD’sinde Uçarsu’nun bu bestesinin de yer alması bekleniyor.

Amerika’da iki ödül kazandı

Profesör Hasan Uçarsu (1963) Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı öğretim üyesi. Kompozisyon bölümünde ders veriyor. Aynı okulun yüksek lisans bölümünden 1992’de mezun olduktan sonra 1997’de ABD’ye gitti. Pennsylvania Üniversitesi’nde günümüzün önemli bestecilerinden George Crumb ve Richard Wernick’in doktora öğrencisi oldu. Bu arada 1995’te David Halstead, 1997’de Helen Weiss beste ödüllerini kazandı. “Çığlıklar, Anılar ve Küçük Bir Düş” başlıklı orkestra eseriyle 1996’da, “Komet” başlıklı senfonik yapıtıyla 1998’de Nejat Eczacıbaşı Ulusal Beste Yarışması’nı kazandı.

Linkler

Hasan Uçarsu’nun kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!