Burcu Soysev / Şancı için en önemli mevki sahnedir

0

Kimilerine fırsatlar altın kasede sunulur, kimileri fırsatları yakalamak için hayat boyunca yokuş yukarı koşar. İstanbul Devlet Operası sopranolarından Burcu Soysev 15 yıldır yokuş yukarı koşuyor; henüz umudu ve soluğu kesilmedi. Konservatuvar sınavını kazandığı halde ailesinin tercihiyle hukuk tahsili gördü, 28 yaşında tekrar şana başladı, akademik kariyer yapıp ADK Şan Sanat Dalı başkanlığını üstlendi, 13 yıl Ankara Operası’nın “misafir sanatçı”sıydı. Beş yıl önce tüm bunları silip, daha fazla şarkı söyleyebilmek aşkıyla İstanbul’a yerleşti. İDO’da kadrolu koristliğe kabul edildi. 44 yaşındaki Soysev “Kendi zevkim için Tosca’ya çalışmayı, lirik kolaratur partileri de repertuvarıma almayı planlıyorum” diyor.

Konservatuvarda yarı zamanlı şan dersi alırken neden müzik eğitiminizden vazgeçip hukuk alanına yöneldiniz?
– T.E.D. Ankara Koleji’nden mezun olduğum yıl üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Fakat aklım hâlâ eylülde yapılacak konservatuvar yetenek sınavındaydı. Ailemden habersiz Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı (HÜ ADK) Şan Ana Sanat Dalı yetenek sınavlarına girdim ve kazandım. Tercihim konservatuvardı. Fakat ailem hukuk okumamı istedi. Henüz reşit değildim. Maalesef kaydımı hukuk fakültesine yaptırmak zorunda kaldım. Fakat çok mutsuzdum. Müzisyen olmalıydım. Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum, avukatlık stajımı yaptım. Hâlâ hukukçu olmak istemiyordum. Ankara Operası’nın değerli seslerinden Nilgün Akkerman’dan özel şan dersi almaya başladım. Piyanist Johan Botka ile eşlikli şan yapıyordum. Bir süre sonra Ankara Devlet Operası misafir sanatçı alımı için ilan verdi. Sınavı kazanıp çalışmaya başladım. Kurum içinde okullu-alaylı ayrımını hissediyor, profesyonelce müzik yapabileceğim bir diploma istiyordum. Yarı zamanlı sertifikam buna yetmiyordu. Bu nedenle 28 yaşında, konservatuvarı kazanmamın üzerinden 11 yıl geçtikten sonra BİLKENT Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Şan Ana Sanat Dalı’na başvurdum. Sınavı birincilikle kazandım, sınıf atlayarak üç yılda bölüm birincisi ve okul ikincisi olarak mezun oldum. Suna Korat ve Pekin Kırgız gibi iki değerli operacıyla okul boyunca şan çalıştım. Aynı üniversitede yüksek lisans ve Keriman Davran’la sanatta yeterliliği (doktora) tamamladım. Oylun Davran Erdayı, Eralp Kıyıcı ve Arses Eral da şan çalıştığım diğer sanatçılar. Yarı zamanlı statüdeyken tanıştığım koro hocam Muzaffer Arkan beni bu aşkla tanıştıran kişi, manevi katkısı kelimelere sığmaz. Solfej hocam Burhan Önder’in bana bestecilik konusunda verdiği desteği ve dersleri unutamam. Yarı zamanlı şan hocam Gülşen Kocaay da beni ilk kez şan ile tanıştıran kişidir. Yerleri benim için çok özeldir.
13 sene ADO’da misafir sanatçı olarak çalıştım. 2011’de HÜ. ADK’daki öğretim görevlisi sınavını kazanıp kadrolu öğretmenliğe başladım. Operada sözleşmeli çalışmayı sürdürüyordum. 2013’te İDO koro için kadrolu personel sınavı açtı. Kazanınca hocalıktan istifa ettim, İstanbul’a yerleştim. Ekim 2013’te yazılı ve sözlü aşamaları geçerek Sahne Sanatları Doçenti ünvanına sahip oldum.

Şan eğitimi yetersiz

Koristlik bile olsa operada kadrolu çalışmak uğruna mı doçentliğinizden, HÜ ADK’daki sanat dalı başkanlığınızdan vaz geçtiniz?

Stravinski’nin Soysev, “Hovardanın Sonu” operasında Anna Truelove’ı seslendirdi

– Evet tamamen öyle oldu. Benim için sahne önemli mevki. Sahne üzerinde yeterince tatmin olamazsam ve kendimi ifade edemezsem bunu hocalığa taşımamın ve öğrencilere aktarmamın zorlaşacağını düşündüm ve ülke şartlarında son derece radikal bir karar alarak hocalıktan istifa ederek operaya geçtim. Sahne üzerindeki hayallerimi gerçekleştirmem gerek ki öğrencilerime iyi bir yol gösterici olabileyim. Bu nedenle akademik kariyerimi sahne üzerinde olabilmek hayaliyle bir süre dondurdum diyelim. Allah ömür verirse bir yaştan sonra tekrar okula dönmek ve tamamen hocalık yapmak istiyorum ama şu an için İstanbul’daki akademik kurumlardan teklif gelirse, prosedür de uygun olursa operayı bırakmadan yarı zamanlı hocalık yapabilirim.
Akademik çalışma sürecinde hangi bestecilere, eserlere odaklandınız?
– Sanatta yeterlilikten mezun olurken performans başlıca kıstas kabul ediliyor. Ben G. Verdi’nin La Traviata operasındaki baş kadın karakter Violetta ve G. Puccini’nin La Boheme operasındaki baş karakterlerden Musetta rolünü tamamıyla icra etmiştim. Mezuniyetimin diğer aşaması da opera repertuarının önemli arya, lied ve antik aryalarından oluşan, halka açık ve okulun belirlediği sanatçı ve eğitmen jürisi önünde gerçekleşen resital programıydı. Bunun dışında “Türkiye’de Konservatuvar ve Müzik Fakültelerinde Verilen Şan Eğitiminin Şan Öğrencileri Üzerindeki Rolü” başlıklı akademik çalışmayı hazırladım.
Söz şan eğitiminden açılmışken, konservatuvarlardaki şan eğitimi programını yeterli buluyor musunuz; değiştirip yeniden yapılandırma fırsatı verilse hangi önemli unsurları değiştirirdiniz?
– Genel anlamda yeterli bulmuyorum. İstisna eğitim kurumları, aydın eğitmenler genel durumu değiştirmeye yetmiyor. Yeniliğe, dünyadaki gelişmelere daha açık eğitim programları hazırlanmalı. Hocalarda ağırlık mutlaka bu sanatı sahnede icra etmiş kişilere verilmeli. Elbette sahneye çıkmadığı halde kendini eğitimcilikte yetiştirmiş istisnai kişiler var, bunları tenzih ederek söylüyorum: Sahne üzerindeki güzellik ve zorlukları tatmış, tecrübe edinmiş kişilerin öğrenciye daha gerçekçi örnek teşkil edeceğini düşünüyorum. Bir başka gözlemim oyunculuk eğitimimizin dünyadaki gelişmelerle paralel gitmemesi. Sahne üzerindeki vücutsal bütünlüğümüz ve içine girdiğimiz karakteri seyirciye geçirebilmek opera sanatında çok önemli… Bu konuda daha fazla çaba gösterilmeli, okullarda yaratıcılık teşvik edilmeli. Reji ve şancılar ne kadar başarılı olsa da, operanın basmakalıp jest ve mimiklerle sunulması seyirciyi bütünden koparabiliyor. Mutlaka öğrencilere de bireysel sorumluluk düşüyor bu konuda: Araştırmayı bırakmamak, gelişmeleri takip etmek gerekiyor. Okuldaki görevim devam etseydi, müzik teorisi derslerine daha fazla önem verilmesini isterdim. Dünyanın en güzel sesi bile olsa, kişinin müzik temeli yoksa kalıcı başarı elde etmek zor.

Umudumu korumaya çalışıyorum

Peki, İstanbul’a geldiğinize değdi mi, hayal ettiğiniz rolleri seslendirme fırsatı bulabildiniz mi? AKM’nin kapatılmasından sonra göçmen haline dönen İDOB hayatta kalma savaşı verirken solistlerine hayallerini gerçekleştirme fırsatı sunabiliyor mu?
– Hâlâ iyimser olmaya çalışıyorum… Beşinci yılıma girdim bu şehirde, rol aldığım bazı eserler oldu. Özellikle geçen sene beni çok mutlu eden bir gelişme yaşadım, Igor Stravinsky’nin The Rake’s Progress eserindeki baş kadın karakter Anne Truelove’ın partisini kendi kendime çıkarıp çalışmıştım. Eserin kastında yoktum ama müdürlüğe dinleti yapmıştım ve beğenilmiştim. Prova sıkışıklığı nedeniyle eseri seslendirme şansım yoktu. Ne müzikal ne de sahne provası yapabildim. Fakat iki solist arkadaşım da rahatsızlanınca hiç prova yapmadan sahneye çıkıp baş kadın rolünü canlandırdım, şükürler olsun ki alnımın akıyla çıktım. Sonraki sezonda da bir temsil yaptım. Yine geçen sene Vivaldi’nin Bajazet adlı eserinde Irene karakterini canlandırdım. Fakat AKM gibi geniş kapasiteli bir sanat yuvasından çıkıp Süreyya Sahnesi’nde var olmaya çalışan İDOB’nin sahne ve çalışma şartları sahnelenen eserleri de etkiliyor, “koro sanatçısı” statüsünde kadro almış olmam, kendimi ne kadar geliştirirsem geliştireyim, yeteneğimi ne kadar ispat edersem edeyim, solo rol alma şansımı daraltıyor, zaman zaman çok üzüldüğümü söylemem gerek.
Boşluğu resitallerle doldurmak mümkün değil mi?
– Resitalleri çok seviyorum. Farklı programlar hazırlamaya, senede en az iki resital yapmaya çalışıyorum. Beni çeşitliliğe sevk ediyor, araştırmaya yöneltiyor. Repertuvar, atmosfer, dinleyici açısından beni en mutlu eden resitallerden birini geçen yıl İstanbul’daki Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’nda vermiştim.
Yurtdışında konser verdiniz mi?
– Fazıl Say’ın soprano, ney, kudüm ve piyano dörtlüsü için yazdığı “Patara”yı 12 konserde seslendirdik. Yarısı yurt dışındaydı. Viyana, Traunstein ve Bremen bu şehirlerden bazıları. Girne, Bodrum, İstanbul, Ankara’da da konserler verdik.
İlk yurtdışı deneyiminden ne gibi gözlemler edindiniz, dünya sahnelerinde görünmek için herhangi bir girişiminiz oldu mu, olacak mı?
– Bu sanata daha erken başlayabilseydim mutlaka yurt dışında girişimde bulunurdum fakat artık çok geç. 28 yaşında şana başlayıp tekniğimi geliştirene kadar gençlere sunulan pek çok yurt dışı fırsatı kaçtı. Bu geçikme beni yurt dışı konusunda hep biraz çekingen yaptı. Şanda dünyayla paralel gidebilmek için mutlaka yurtdışında varlık göstermeye uğraşmak gerekir, çünkü ancak o zaman sanatınızın evrensel boyutunu kavrıyorsunuz. Şancının seviyesini görmesi için bile gerekli bu. O nedenle gençleri yurtdışı konusunda elimde geldiğince yüreklendiriyorum. Umarım ileride yurtdışında tekrar konser verme şansım olur.
Resitallerde sürekli çalıştığınız piyanistler var mı?
– Ankara Operası’nda tanıdığım Johan Botka benim için çok özel bir insan ve müzisyendir. Kendisinden çok şey öğrendim müzik adına ve birlikte çok fazla da konser verdik. Ülkesine döndü maalesef ve görüşemiyoruz… Fügen Yiğitgil de bana çok katkıda bulunmuş önemli bir müzisyendir, DOB Genel Müdürlüğü Baş Korrepetitörüdür aynı zamanda. Esra Poyrazoğlu ve Paolo Villa ve Aydın Karlıbel ve Arın Denizaşan da müzisyenliklerine güvendiğim ve çalışırken kendimi huzurlu ve rahat hissettiğim diğer piyanistler.

Yalınlık zordur

Son resitallerinizde barok aryalara odaklanmanızın özel bir nedeni var mı?
– Antik aryalarla şan öğrencileri okulun ilk yıllarında tanışır. Ses aralığı yeni şan öğrenen gırtlakları zorlamayacak genişliktedir. Fakat müzikal ifade ve teknik olarak oldukça detaylı çalışılması gereken derin bir müzik. Sanatsal olgunluğa erişmiş şancı barok müzik ve antik aryalarla kendisine teknik ve müzikal anlamda çok yeni ve farklı kapılar açabilir. Sade olan daima en zorudur. Müzikal çizginiz hem yalınlığı muhafaza edecek kadar dolaysız hem de ustalığınızı hissettirecek kadar rahat, güvenli ve özgür olabilmeli. Müthiş bir kontrol ve özgürlük bir arada. Ses hakimiyetiniz güçlü olmalı ama sadelikten de vazgeçmemelisiniz. İfadenizin yüksekliği teknik hakimiyetinizle doğru orantılı olmalı elbette. Bu nedenle bence barok repertuarın modası hiçbir zaman geçmeyecek, eskimeyecek…
Dünya sahnelerindeki gelişmeleri takip ediyor musunuz? Sizce opera dünyasında nasıl bir değişim yaşanıyor, Türkiye bu gelişmelerin neresinde, yurtiçinde size umut veren gelişmeler var mı?
– Elimden geldiğince kayıtları dinleyerek ve İstanbul’daki konserleri takip ederek dünyadaki gelişmeler hakkında fikir edinmeye çalışıyorum. Tüm dönyada opera ayakta kalabilmek için kendini yenilemek durumunda kalıyor. Müzik ya da libretto değişmeyeceğine göre yenilenme yorumculuk ve reji alanında. Modern çağdaki teknolojik gelişmelerle aşık atabilecek çok yaratıcı rejilere rastlamak mümkün. Bu sadece teknik anlamda değil, oyunculuklar da bence minimalleşti, doğallaştı ve günümüz dünya düzenine ve iletişim koşullarına uyarak kalıp değiştirdi. Pek çok şan yarışması düzenleniyor. Globalleşmenin bizim sanatımıza direkt etkileri de bu yarışmalarla, internet sayesinde sanatçıların birbirleriyle tanışma ve iletişim kurma hızıyla doğru orantılı. Ülkemizde de gençleri yurtdışına teşvik eden yarışmalar yapılıyor ve gençlerin hedef büyütmelerine olanak sağlanıyor. Fakat ülke genelinde klasik müzik ve operaya daha çok ilgi gösterilmesini isterdim. Çünkü bazı sanatların değeri aldıkları reytinglerle ölçülmez. Bugün en çok okunan yazar Shakespeare olmayabilir fakat onun değeri tartışma konusu değildir, o bir okul ve öğretidir artık. Klasik müzik ve operanın da ülkemizde hak ettiği saygınlığa kavuşturulmasını, bu sanatın yol göstericiliğinin farkına varılmasını arzu ediyorum. Bu da eğitimle olur çünkü bu sanata gönül vermek onu merak etmekten ve ona çaba gösterip emek vermekten geçiyor, hem icracı hem de dinleyici olarak… Bir dünya mirası olan klasik müziğin hakkıyla korunmasını diliyorum.

Çağdaş repertuvarla da ilgiliyim

Repertuvarınızda hangi önemli operalar var, yakın gelecekte hangi eserleri öğrenmeyi planlıyorsunuz?
– Repertuarmdaki operalardan ilk aklıma gelenler: La Boheme (Mimi – Musetta), La Traviata (Violetta), Don Giovanni (Zerlina – Donna Elvira), Tamerlano (Asteria), Cosi Fan Tutte (Despina), Turandot (Liu), The Rake’s Progress (Anne Truelove), Carmen (Micaela), Gianni Schicchi (Lauretta)… Operadaki koşulları tahmin etmem imkansız ama kendi zevkim için Rahmaninof romanslarından oluşan bir konser yapmak istiyorum. Çağdaş repertuara da ilgim var, Stravinsky, Debussy, Berg çalışabilirim. Puccini’nin Tosca’sını da yine kendi zevkim için çıkarmak düşüncesindeyim. Lirik koloratur bazı partilerde de sesimi rahat hissediyorum, onlara da yönelebilirim.
Bu sezonda meydan okuma niteliğinde bir rol ihtimali var mı?
– Maalesef rol alabildiğim eser yok. Geçen sezon The Rake’s Progress adlı eserdeki performansımla yeteneğimi ve yapabileceklerimi gösterme şansımı iyi kullandım. Gerisi yetenekleri gören, değerlendirmek isteyen, harcanıp gitmemeleri konusunda duyarlı davranacak idarecilere kalmış durumda. Çünkü ben mesleğimi büyük bir aşkla, özveriyle ve sabırla yapıyorum. Olumlu düşünmeye de devam etmek istiyorum. Gayretimin karşılığını hak ettiğime inanıyorum.
Bestecilerle ortak çalışma yapmak size cazip geliyor mu, bu konuda girişiminiz oldu mu, size eser yazıldı mı ya da siz eser sipariş verdiniz mi?
– Böyle bir girişimim olmadı. Fazıl Say, Patara adlı eserindeki soprano partisini benim sesimi düşünerek yazmıştı, onun dışında bana yazılmış eser yok. Bestecilerle ortak çalışmaya açığım.

(Serhan Yedig / 28 Mayıs 2018 / Müzik Söyleşileri)

Babaannem ve babam besteci, fakat
müziği meslek seçmemi istemediler

Baba tarafından müzisyen bir ailenin çocuğuyum. Babaanenem merhum Nezahat Soysev, TRT Ankara Radyosunda Klasik Türk Musıkisi keman sanatçısıydı, TRT repertuarında da pek çok eseri bulunuyor. Babam da TRT’de program yapımcısı olarak çalıştı, bir dönem Müzik Dairesi Başkanlığı görevinde bulundu. Aynı zamanda bestekar ve udi, 200 civarında eseri TRT Klasik Türk Musıkisi repertuarında. Bunlardan bazıları ödüller aldı, değerli ses sanatçılarının albümlerinde icra edildi. Annem Milli Savunma Bakanlığı’ndan emekli devlet memuru. Bir erkek kardeşim var, müziğe çok yetenekli, Gazi Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Müzikle hobi olarak ilgileniyor.
Şan sanatı ile tanışmam, Ankara’da T.E.D. Ankara Koleji’nde ortaokul öğrencisiyken H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın ilk kez yarı zamanlı statüyle öğrenci almaya başlamasıyla oldu. Yetenek sınavlarını kazandım. T.E.D’in yanı sıra haftanın belli günlerinde konservatuvarda koro, ses eğitimi ve solfej dersleri alıyordum. Şan bölümünü keşfetmem ve bu sanata yönelmem bu zamanlara denk geliyor. Çok küçük yaştan beri babaannem ve babam sayesinde müziğin içindeydim. 6-7 yaşlarında babaannemle keman çalışıyordum, nota okumaya başlamıştım. Klasik müzikle tanışmam ise yarı zamanlı eğitimim sayesinde oldu. Çok sesli müziğin zenginliğini ilk kez çok sesli koroda söyleyerek fark ettim. Zamanla sesimi kullanma ve eğitme konusuna ilgi duymaya başladım ve bu branşta ilerlemeye karar verdim. Şan sanatının müzik ve sahneyi birleştiren kendine has bir yapısı var. Beni ilk büyüleyen bu oldu.

Başarı için yetenek ve ses yetmiyor

“Türkiye’de Konservatuvar ve Müzik Fakültelerinde Verilen Şan Eğitiminin Şan Öğrencileri Üzerindeki Rolü” başlıklı akademik çalışma için operalarımızda önemli roller üstlenmiş, farklı kuşak ve ses gruplarından altı şancı ve eğitimciyle yüzyüze görüştüm. 18 soru sordum, cevapların ses kaydını yaptım. Bu bilgiler doğrultusunda şan sanatına, eğitmenliğine ve öğrencilerin gelişimlerine yönelik cevapları sentezlemeye çalıştım.
Bu çalışmanın bana büyük kazançları oldu; şan sanatının ne kadar kişiye münhasır, somut ve elle tutulur donelerle her zaman doğru orantıda ilerlemeyen, sürprizlere açık bir yapıda seyrettiğine dair şahsi kanım kuvvetlendi. Şan sanatında doğuştan gelen yetenek, ses, müzikalite gibi değerlerin her zaman başarıyı beraberinde getirmediğine, şansın, sosyolojik yapının, çalışkanlığın, sebatın ya da ülke koşulları gibi pek çok faktörün sanatımızdaki ivmeyi değiştiren pek çok etkenden sadece birkaçı olduğunu tekrar fark ettim.

Patene başladım

İnsanları gözlemlemeyi severim. Amatörce de olsa yazmak hoşuma gidiyor. Küçük yaştan beri yazmaktan hiç vazgeçmedim. Kendimle bir durum değerlendirmesi yapmak için de yazmayı önemsiyorum. Her gün mutlaka yalnız yürüyüş yaparım, beden sağlığının ruh sağlığını getirdiğine inanırım. Çocukluğumda yaptığım tekerlekli patene tekrar başladım. Film izlemeyi severim. Müzik hayatımın her anında… Her türe açığım. Hayal etmeye devam edebileceğim ortamlarda ve toplum içinde olmayı önemsiyorum. Kişiyi geliştiren en önemli unsur merakı, azmi, umudu, çalışkanlığı ve çevresinde o umuda destek olan, güzel enerjiler barındıran dostları.

Linkler

Burcu Soysev’in Facebook hesabı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!