Christian Zacharias / Everest’e tırmanmaya niyetim yok

0

Günümüzün önde gelen Mozart ve Schubert yorumcularından Alman piyanist  , 60’lı yaşların ortalarına yaklaşıyor. Albümlerinin sayısı 55’i buldu. Geçen yıl bir İngiliz gazetesinde yayımlanan röportajdaki Chopin ve Bach üzerine değerlendirmeleri infial yaratmıştı. Zacharias, 2014 Kasımı’nda, 15’inci Uluslararası Piyano Festivali için Antalya’ya geldi. Konservatuvar öğrencilerine Schubert’in piyano müziğini anlattı, ardından bir resital verdi. Konser öncesinde buluşup infial yaratan değerlendirmelerini, 60’lı yaşlarla ilgili planlarını sorduk. “Piyano repertuvarının Everest’ine tırmanmaya hiç niyetim yok. Beethoven’in tüm piyano sonatlarını birden kaydetmeyi asla düşünmüyorum” dedi.

Geçen yıl İngiliz basınında yayımlanan röportajdan sonra Chopin fanatiklerinden ölüm tehditleri alıyor musunuz?
– Sadece başlığa bakarsanız kızabilirsiniz: Chopin çok banâl, Bach çok sıkıcı!
Dong… Yumruk gibi bir yorum, değil mi?
Ama öfkelenmeden önce metnin tümünü okumak gerekir. Çünkü bir cümle cımbızlanıp başlığa çıkarılırken konuşmanın bütününden kopartılırsa yanlış anlaşılabilir. Ayrıca, bu konular gündeme geldiğinde ya rahatınızı bozmayı göze alamayıp susacaksınız ya da düşüncelerinizi söyleyecek ve sonuçlarına katlanacaksınız. Bir tür gönüllü kurbanlık…
Eğer hayatta her şey güzel, mükemmelse peki o zaman seçimimizi nasıl yapacağız? İnsanoğlu her zaman mükemmel olamaz ki… Bach’ın bile tüm besteleri mükemmel değil. Peki bunu nasıl anlatmalı? Politik davranıp “bu füg biraz rutin sanki, ben onun yerine dehanın simgesi olan şunu seslendirmeyi tercih ettim” mi demek gerekiyor? Bu açıdan tercihler de bestecilerin eserleri hakkında bir değerlendirmedir aslında…
Fransız radyosunda, Chopin hakkındaki iddiamı ortaya koyan bir deney yaptım. Programda, noktürlerden birini piyanoda çaldım. Sonra tenor sesiyle şarkı gibi söyledim. İtalyan operaları gibi tınladı. Bir diğerini Edith Piaf’ı taklit ederek söyledim. Bu kez müzikal gibi tınladı… Bu ufuk açıcı bir deneydi benim için. Aynı deneyi Mozart ya da Schubert’in müziğiyle yaptığınızda bestecinin karakterini her koşulda görürsünüz. Eserin keman, obua ya da şan için yazılmış olması sonucu değiştirmez. Oysa Chopin’in müziği neredeyse piyanosuz düşünülemez. İşte röportajda yaptığım karşılaştırma buydu… Tabii bu konuları herkesle konuşmak mümkün değil. Kimileriyle entelektüel tartışma yapılabiliyor, kimileriyle yapılamıyor…

Bach’ın bazı eserlerini unutabiliriz

Bach hakkındaki değerlendirmenizin ardından Lozan Oda Orkestrası’yla Berlin Senfonileri albümü yayımlandığında sözünüzün bedelini ödemek zorunda kaldınız mı?
– Şunu unutmayalım: Mendelsohnn 19’uncu yüzyılda tarihin derinliklerinden çekip  çıkarmasaydı, Bach çoktan unutulmuştu. Büyük besteciler bile zaman içinde unutulabilir. Belki 18’inci yüzyılda olduğu gibi büyük bestecilerin bazı eserlerini unutabiliriz (Gülüyor)…
Ben özgürlükçü eserlerini seviyorum. Örneğin füglerde, sürprizi öldürecek şekilde kalıpçı davrandığını düşünüyorum. Giriş temasını dinledikten sonra müziğin nasıl gelişeceğini tahmin etmek kolay: Ta, ta, taaa… Ta, ta, taaa! Oysa ben üçlü için yazdığı sonattaki özgürlükçü polifonik yaklaşımı seviyorum. İki ses bazen kanon halinde, sanki bazen birbirlerini taklit ediyorlar, sonra benzer taklitçi, eşlikçi yaklaşımla araya üçüncü ses giriyor. Müzikte aradığım bu zenginlik. Bu nedenle, robot gibi “bir prelüd – bir füg” çalmak yerine, Bach’tan geniş bir prelüd seçkisini repertuvarıma aldım; 2004’te “Fügsüz Prelüdler” albümünü kaydettim. Eserlerindeki zenginliği, yaracılığı sergilemeye çalıştım. Prelüd çalmayı hak etmek için mutlaka füg çalmak gerekmiyor ki… Bestecilerin önde gelen eserlerini seslendirmek yerine repertuvarı özenle tarayıp, gerçekten değerli olanı bulana kadar araştırıyorum.
Bach hakkında konuşup henüz çarpılmadığınıza göre sorun yok… Şimdi sırada kim var?
– (Gülüyor) Tanrı katına yükseltilen bir diğer besteci Mozart. Şunu unutuyoruz ki, büyük dehaların bile öğrenme süreci var. Sonrasında da her zaman aynı güçte esin bulamayabilirler. Mozart’ın ilk 30 senfonisi, Haydn’ınkilerle karşılaştırıldığında kayda değer değildi mesela… Müziği bir kenara bırakıp resim tarihine bakın: Tüm Picasso resimlerinin başyapıt olduğu söylenebilir mi?

Scarlatti’yi piyanoyla çalmak
müziğini yarına taşımaktır

Scarlatti albümünde de mayın tarlasına girmiştiniz. Klavsen için yazılmış sonatları piyanoyla yorumladığınız için bazı eleştirmenler albümlerinizi yerden yere vurdu. Herhalde 40 yıl önce Horowitz ilk kez denediğinde böylesine sert eleştirilmemişti… Bunlar şevkinizi kırmıyor mu?
– 1960’larda, öğrencilik yıllarımda, bize Scarlatti’nin dehasını gösteren klavsenciler değildi ki… Horowitz, Arturo Benedetti Michelangeli, Dinu Lipatti gibi piyanistlerdi… Clara Haskill harika bir albüm kaydetti… Klavsen yorumlarından bahsedilmiyordu bile. Sadece Wanda Landowska’nın, eski usülde, org gibi tınlayan bir klavsen albümü vardı… “Herhalde klavsen böyle tınlıyordu” düşüncesiyle üretilmiş bir enstrümanla çalmıştı eserleri. Tarihi yorum yaklaşımı 1970’lerde Ralph Kirkpatrick sayesinde gündeme geldi. Kuşkusuz günümüzde Scarlatti’nin harika klavsen yorumları bulunuyor. Scott Ross, Andreas Staier… Bununla birlikte klavsenin başına oturup sadece Scarlatti çalarsanız çok sıkıcı olur… Teşekkür ederim, ben böyle bir albümü almayayım… (Gülüyor) Piyanoyla çalmak Scarlatti’nin müziğini geleceğe taşımak anlamına geliyor. Söz konusu Scarlatti’yse bu çabaya değer…
Dahası, pek çok renk, boyut kazanıyor müziği…
– Bilinçli, planlı, programlı bir durum değil bu. Doğal bir sonuç…
Alman ve İngiliz plak firmaları arasında yaşanan şiddetli rekabet çoğu kez sanatçıların da kaderini belirliyor. Almanya’da zirveye tırmanan İngiltere’de hiç duyulmayabiliyor. Siz 1980’lerin sonunda bir İngiliz plak firması sayesinde şöhrete kavuştunuz, nasıl oldu bu iş?
– Rekabetin sanatçılara yansıması konusunda benim de izlenimlerim aynı doğrultuda… İlk albümlerimi yayımlayan EMI’ın Almanya şubesi Electrola firmasıydı. Hatta başlangıçta albümlerimi İngiltere’de istedikleri oranda satamamaktan yakınıyorlardı. Sonra Almanya şubesi kapatıldı. Ben EMI’de kaldım. 15 yıl önce firmadan ayrıldığım halde hâlâ eski albümlerimi yayımlıyorlar. Telif hesabıma baktığımda, geçmiş albümlerimin satışlarının yeniden arttığını görüyorum. İyi pazarlandığında, geçmişin kaliteli albümlerine talep devam ediyor.
Günümüzde büyük plak firmaları o kadar çok el değiştiriyor ki, sahibi kim, hangi ulustan, bilemiyorsunuz. Artık geçmişin ölçütleri geçerli değil müzik dünyasında. Lang Lang ve birkaç isim dışında büyük firmalarla yüksek meblağlara plak anlaşması imzalamış sanatçı yok. Geçmişte büyük anlaşmalara imza atan Amerikan orkestraları da aynı durumda. Çünkü telifler çok düşük. Londra Senfoni, Philadelphia orkestraları kendi plak firmalarını kurdular. Sir Neville Mariner gibi birkaç isim eski albümlerinden yüksek gelir elde ediyor. Diğer sanatçıların albüm gelirleriyle yaşaması imkansız. Ben de istediğim kayıtları yapabileceğim küçük bir Alman firmasıyla, MDG’yle çalışıyorum.
Yine de İngiltere’deki popülerliğiniz devam ediyor. Nedir bu işin sırrı?
– 2006’dan beri İngiltere’de, Londra yakınlarındaki bir köyde yaşıyorum. Bu önemli bir etki yapıyor. Seçimimin nedeni meslek hayatım değil, özel yaşamım. Eşim İskoç ve Almanya’da yaşamak istemiyor. Aslında İngiliz yaşamına pek uzak olduğum söylenemez. Henüz İngiliz sömürgesi olduğu dönemde, Hindistan’da doğmuştum. Kızkardeşim bir İngilizle evli… İngilizler beni aileden biri gibi kabul ediyor…

Mozart yaratıcılıkta inişe geçmişti

Antalya Piyano Festivali kapsamında Akdeniz Üniversitesi’nde verdiğiniz seminerde Schubert’i anlattınız. Beethoven’den sonra skandal denebilecek kadar yalın bir dille müzik yaptığını, hayatının son döneminde tema zenginliğinden uzaklaşıp armonik derinliğe yöneldiğini söylediniz. Sizce Schubert 31 yaşında ölmeseydi, mesela 10 yıl daha yaşasaydı ne tür eserler bestelerdi, müziği hangi noktaya ulaşırdı?
– Schubert hayatının son 10 yılına çok önemli eserler sığdırmış, neredeyse her alanda eser bestelemiş, tüm imkanları kullanmış. Geriye eksik bırakmamış. Bitmemiş Senfoni’si bile bence kendi içinde tamamlanmış, mükemmel bir eser… Geriye en fazla tamamlanmamış eser bırakan besteci Schubert. Buna karşın yarım bıraktıkları daha ileriye gitmeyecek türde yapıtlar. Yine de kimi bestecilerin 60 -80 yılda üretebileceği kadar eser yazmış. Geriye 1000’e yakın eser bırakmış. İnsanoğlunun içinde bir saat hep çalışıyor ve ölüme gittiğini bilmeden üretmeye devam ediyor…
Sorunuz konusunda fikir yürütmek gerekirse… Schubert, lied bestelemeyi tutkuya dönüştürmüştü, eline iyi şiir geçtiğinde bestelemeden duramazdı. Mutlaka bu alışkanlığı sürecekti. Üslup konusunda La Majör Senfoni’si ya da son yaylı çalgılar dörtlüsünde ortaya çıkan yaklaşımı sürdürebilirdi…  Bruckner gibi görkemli eserler yazabilirdi belki…
Mozart için de aynı soru sorulur: O kadar genç ölmeseydi, ortalama bir ömürde ne kadar müthiş eserler üretebilirdi? Belki de pek önemli eserler üretemeyecekti, kim bilir? Çünkü son eserlerine baktığınızda… Bence sanatsal doruğa ulaştığı dönem geride kalmıştı… Figaro’dan Don Giovanni’ye yaratıcılığının zirvesindeydi. Piyano konçertosunu da bu dönemde yazdı. Son dönem besteleri kaliteli eserler olmakla birlikte geçmiştekiler kadar yüksek yaratıcılık içermiyor. Oysa Schubert son eserine kadar gelişimini sürdürdü. Ansızın sustu. Son dönemde çok görkemli piyanolu üçlüler, yaylı dörtlüler bestelemişti. Uzun bölümlerden oluşan, basit armonik fikirlerin geliştirilip müthiş müzikal yapılara dönüştüğü eserler yazmaya devam edecekti mutlaka. Birkaç dörtlü, üçlü, senfoni daha besteleyebilse müthiş olurdu…
Öte yandan piyanist bestecilerin orkestrasyonda pek usta olmadığı, enstrüman gruplarını yeterince yaratıcı kullanamadığı söylenir. Verilen örneklerden biri de Schubert…
– Bu eleştirilerden Schumann da nasibini almıştı. Bence tamamen palavra… Bitmemiş Senfoni’deki orkestrasyon bile inanılmayacak düzeyde gelişkin ve zarif. Sonraki dönemde Wagner, Berlioz gibi modern orkestranın tüm imkanlarını kullanan bestecilerin ortaya çıkmış olması bence Schubert’in müziğini gölgelemez. Çünkü onlardaki orkestral renkler neredeyse yapaydır. Schubert’in renkleri ise Mozart, Haydn, Beethoven’in uzantısıdır. Berlioz gibi orkestrayı yeniden icat etmemiştir belki… Fakat kullanım biçimi müthiştir. Orkestra için nasıl yazması gerektiğini, kesinlikle çok iyi bilir.
Mozart’ın sanatsal yaratıcılığının doruğunu aştıktan sonra öldüğünü söylemiştiniz. Son eserleri hakkında biraz şüpheli konuştunuz. Son dönem piyano eserleri çok etkileyici yapıtlar. Bunlardaki yaratıcılık düzeyini nasıl buluyorsunuz?
– Piyanoda kötüye gittiği söylenemez… Mozart’ın tüm bağımsız piyano eserlerini kaydettim. Özellikle 3 rondosu harikadır. Yıllar boyunca bestelediği sonatlardan çok daha ilginç eserlerdir. Son piyano eserlerinde içine dönmüş, adeta kendisi için yazmıştır. Belki de bu sayede yaratıcılığını geliştirmeyi sürdürmüştür. Notalarda ithaf göremezsiniz, belki de günışığına hiç çıkartmamıştır sağlığında. Si minör Addagio çok güzel bir eserdir örneğin. Fakat son operalarında aynı yaratıcı ilerlemeyi göremiyoruz. Gelişim aşağıya doğru gidiyor… (Gülüyor) Eyvah yeni düşmanlar kazanacağım!.. Neyse, özet olarak Mozart’ın son dönem piyano müziğinde bence önde gelenler bağımsız piyano parçaları. Varyasyonlar değil örneğin… Bunlara şabloncu denebilir… Tek bölümlük tüm piyano eserleri benzersiz güzelliktedir.

64’üncü doğumgünümde Beatles dinledim

60’lı yaşlara girdiniz, bu dönemde gerçekleştirmeyi arzu ettiğiniz hayalleriniz neler?
– Geçenlerde, 64‘üncü doğum günümü Beatles dinleyerek kutladım… Evet, 60’lı yaşlar gerçekten yaşlanmaya başladığınızı fark ettiğiniz ilk eşik. Öncelikle duruma alışmam gerekiyor. Belki 66’da duruma alışmış olacağım. Çünkü hâlâ kendimi genç hissediyorum. Benden yaşlı müzisyen dostlarla sohbet ederken “hâlâ kendimi genç hissediyorum” diyorlar. Demek ki sık rastlanan bir durum… Evet, deneyim, duyarlılık açısından geçmişe oranla çok önemli bir birikime sahibim. Arzularımı yerine getirecek fizik gücüm var… Bunlar önemli. Fakat şunu da biliyorum ki müziğin ötesinde hayatta başka önemli şeyler de var… Örneğin kimi zaman konser tekliflerini kabul etmek yerine, bahçemde zaman geçirmeyi tercih ediyorum. Solo piyano konserlerimi çok azalttım. Durmaksızın konser vermek için dünyayı gezdiğinizde, yaşanan günlerden geriye hiçbir şey kalmıyor. Aslında bu bir tür kaçış… Tempoyu yavaşlatmak, hayatı tadını çıkararak yaşamak gerekiyor. İşte bunu fark etmek, 60’lı yaşlardaki en büyük değişim. Konserden konsere koşturmak yerine evde, kendi dünyamın içinde zaman geçirmek, yılda birkaç kez aynı kente gitmek, aynı orkestrayı yönetmek çok daha anlamlı…
Mesela 70’inize varmadan önce Beethoven’in tüm piyano sonatlarını kaydetmek gibi bir hayaliniz, hedefiniz yok mu?
– Bu tür cesaret gösterilerine girmemeye karar verdim. Hatta Hammerklavier sonatını öğrenmekten vaz geçtim. Diabelli Varyasyonları’nı çalmak istemiyorum. Yani her türlü cesaret gösterisine girmeye gerek yok, ‘piyano repertuvarının Everest’ine tırmanmaya hiç niyetim yok. 32 piyano sonatını birden kaydetmeyi hiç düşünmedim. Çünkü bazılarını dinlemeye bile tahammülüm yok… (Gülüyor) Beethoven’in tüm keman-piyano sonatlarını, tüm üçlülerini, tüm çello sonatlarını, tüm piyano konçertolarını çaldım, tüm senfonilerini şef olarak yönettim. Fakat tüm piyano sonatlarını asla kaydetmeyeceğim… (Kahkahalar)
60 yaşından sonra yaşama zaman ayırmanın öneminden bahsetmiştiniz. Müzik nedeniyle ertelediğiniz, gerçekleştiremediğiniz için üzgün olduğunuz hayaliniz var mı?
– Arzularımın büyük bölümünü gerçekleştiriyorum. İçimde kalan herhangi bir arzu yok şu anda.
Çevreme meraklı gözlerle bakarım. Gördüklerimi sorgularım. Fakat tüm coğrafyaları görmek gibi bir arzum yok. Gitmek istediğim yerlerle ilgili bir katalog yapmadım, kutuplara, Galapagos’a gitmek gibi hayallerim yok. Fakat yaşamın rastlantıları beni oraya taşırsa bir şikayetim olmaz. Eğer görmem gerekiyorsa, mutlaka göreceğimi bilirim…
Yayımlanmış 55 albümünüz içinden tekrarlamak istediğiniz kayıtlar var mı?
– Tekrar yerine az bilinen eserlere yönelmeyi, yeni yaklaşımlar denemeyi tercih ederim. Örneğin Scarlatti’nin bir sonatını farklı dönemlerde 20 kez kaydettim, yayımlandı. Albümde esere tekrarlanan görsel sanat eserleri eşlik ediyordu. Tabii bu kayıt çok az biliniyor, sanki gizli CD gibi, neredeyse hiç satılmıyor, yine de önemli. Bach’ın prelüdlerini füg olmadan kaydettim… Çalışmalarım aynı doğrultuda sürecek. Ama konserde yüzlerce kez yorumladığım bir eseri kaydetmek için stüdyoya girmeyeceğim. Bunun yerine bir esere çalışma sürecim, bu sırada yaptığım doğaçlamalar kaydedilip yayımlanabilir örneğin. Fakat bu fikir henüz pişme aşamasında…

Mozart’ı kendi kadansımla seslendiriyorum

Emprovizasyonlarınızı sahneye taşımayı düşündünüz mü?
– Konçertolara kadans yazıyorum. Örneğin Mozart’ın tüm piyano konçertolarını kendi kadanslarımla yorumluyorum. En beğendiğim kadansları kayıtlarda kullandım. Sahnede notaları unutmak gibi sıra dışı durumlar yaşandığında, eseri uygun şekilde bağlamak için emprovizasyon yapıyorum. Hepsi bu kadar. Özgür emprovizasyon için kendimi yeterli görmüyorum. Beste yapmak için de…
Gençliğinizde yarışmalarda karşılaştığınız Hüseyin Sermet dışında, Türk yorumcularla, bestecilerle yolunuz kesişti mi?
– Türkiye’ye çok seyrek geliyorum. Çok uzun yıllar önce İstanbul Festivali kapsamında konser vermiştim. Geçenlerde Ankara’daki bir orkestradan şeflik teklifi aldım. Gelecek yıl kasım ayında İstanbul’da bir konser vereceğim. Hepsi bu… Dolayısıyla tanıdığım müzikçi sayısı çok az. Çağdaş müzik orkestra şefi olarak ilgi alanıma giriyor. Amerika’daki orkestralarla çok sayıda çağdaş eser seslendiriyoruz. Dolayısıyla gelecekte bir Türk bestecinin ilgimi çeken eserini de seslendirebilirim.
Şefliğe geçişte orkestralarla sorun yaşadınız mı?
– Hiç zorluk yaşamadım. Bunun yanı sıra öğretici bir süreç benim için. Şefin elektriği orkestrayla uyuşursa çok güzel sonuçlar çıkıyor. Bu tanımlaması zor bir durum. Simon Rattle, Concertgebouw’a gittiğinde “bu adamla ne yapacağız şimdi” demişlerdi. Oysa diğer orkestralar tanrı gibi görüyor Rattle’ı ve “bize büyük ilham getirecek” diye seviniyor. Evet şefin de kendisinden bir şeyler katması gerekiyor, özel bir üslup getirmesi gerekiyor müziğe. Bu çabayı algılayan orkestralarla ilişki kurmak kolaylaşıyor. Örneğin Boston Senfoni’yle çok güzel konserler veriyorum. Her yıl davet ediyorlar. Gelecek yıl Tanglewood’da konser vereceğiz. İşte olması gereken bu. Birlikte ortaya güzel bir şeyler çıkarabiliyorsak, birlikte yürümeye devam etmek gerekir.
Salonda davranış biçimi ya da profil açısından Amerikalı ile Avrupalı dinleyici arasında belirgin bir fark var mı?
– Büyük bir fark görmüyorum… Amerikalı dinleyici alkışta Avrupalı kadar cömert ve ısrarcı değildir. Tek fark bu. Özellikle Almanya, Avusturya’da çok coşkuludur alkışlar. Amerikalı üç kez elini şaklatır ve gider. Tek istisna büyük şöhretlerdir. İyi pazarlanan, süperstar olarak sunulan sanatçılar sahneye çıktıklarında alkışların coşkusu artar. Amerika’da pazarlamanın dinleyici üstündeki etkisi büyüktür. Yine de iyi bir konserin sonuna Haydn’ın eserini sıkıştırabilirsiniz, keyifle dinlerler. Amerikalılar sanatçılarla ilişkilerde Avrupalılar kadar çekingen değildir. Konser çıkışı otelde rastlarsa yanınıza gelip rahatlıkla tebrik edebilir.
(Serhan Yedig / Ocak 2015 / Andante Dergisi)

SAHNE KORKUSUYLA BÜYÜDÜM
İcracılar sahne korkusuyla birlikte büyür. İlk büyük sahne korkumu öğrencilik döneminde, okuldaki bir konserde yaşamıştım. Benden önceki öğrenci Schumann’ın Arabesk’ini çalmıştı. Salonda onu dinliyordum. Eser müthiş bir final ve sessizlikle sona erecekti ve ardından sahneye ben çıkıp çalacaktım. Bunu düşünmek bile kabus gibiydi… İkinci kez yaşadığımda atlatmam biraz daha kolay oldu. Sonraları zaman zaman bu korku geri geldi. 20’li yaşların sonunda, 30’lu yaşlarımda birkaç kez sahneye çıkarken “Tanrım ben ne yapıyorum şu anda” demiştim… İcracı bu tür zor durumlardan kurtulmak için zamanla çeşitli yöntemler geliştirir. Yine de sahne korkusunu yenmenin, yönlendirmenin garantili yolu yok bence. Onunla yaşamasını öğrenmek en iyisi. Herhalde en büyük kabus konser sırasında aniden tüm eserin hafızadan uçması olabilir. Ansızın durmak çok utanç vericidir, evet… Fakat ben bunun bile abartılmamasından yanayım. Ölüm yok ki ucunda… Unutursam, hata yaparsam asla esere devam etmem. Durup, geriden alırım. Tabii takıldığım yeri düşünüp, eyvah yaklaşıyor, yine aynı şey olacak mı, düşüncesini aklıma getirmemeye özen gösteririm. Yine de korkuyu silemezsiniz. Yeterince çalışmadıysanız, piyano iyi değilse, uzun yoldan gelip uçaktan indikten bir saat sonra sahneye çıkıyorsanız bu duygu hep yanı başınızdadır. Bu nedenle defalarca, uzun uzun prova yapmaktan hiç erinmem. Tüm günümü o gecenin konserine adarım, repertuvara odaklanırım.

KONSERDE BENİ EN KIZDIRAN SES
Israrla çalan bir cep telefonu, ön sıraya oturup sürekli fotoğraf çeken bir izleyici, sürekli ve uzun süre öksüren biri olmadıkça sorun yok. Bu durumda çalmaya ara veririm. Kimi zaman sahneden “müzik sessizlik ister” derim. Bu bile bir cesaret gösterisidir, çünkü icracı konser sırasında asla durmamak üzere koşullanarak yetiştirilmiştir. Çoğunlukla salondaki diğer izleyiciler de rahatsız olduğundan alkışla beni desteklerler. Beni en çok sinirlendiren fotoğrafçılardır. “İkimizden biri bu salonu terk etmeli” dediğim olmuştur…

60’IMDAN SONRA PİYANO TAKINTIYA
DÖNÜŞEBİLİRDİ, ŞEFLİĞİNE BAŞLADIM
Şefliğe geçmemin en büyük nedenlerinden biri de yaşı 60’ı aşmış, piyanoyu hayatının tek merkezi haline getirmiş virtüözlerin durumunu görmem… Onlar gibi olmak istemiyorum. Mükemmeliyet tutkusuyla dünyaya pencerelerini kapatmış, enstrümanını saplantıya dönüştürmüş, akord takıntılı, konserlere bile kendi piyanosunu taşıyan bir sanatçı olmak istemiyorum. Şeflikle piyanistlik arasındaki en önemli fark sanatçının tek başına olmaması. Piyanonun başından kalkıp 40-60 kişiyle takım çalışması yapmak bireyi değiştiren bir deneyim. Sadece müziksel açıdan değil, en genel anlamda… Dünyaya pencerelerinizi açıyorsunuz. Yeryüzünde en iyi orkestra bile mükemmel değil, bunu biliyorsunuz. Farklı kişiliklerle iletişim kurmayı öğrenmek gerekiyor. Bu da sahne korkusu yaratan farklı bir durum aslında. Haşarı çocuklarla dolu sınıfa giren öğretmen gibi heyecanlanıyorsunuz. Bir anda 60 kişinin önüne çıkıp, kendinizi kabul ettirmeniz gerekiyor. Diğer detaylara geçmeden bunu aşmak gerekiyor. Sonrasında bir solist olarak orkestraya katabileceğim şey özgürlük, örneğin rubbato tecrübesi… İyi orkestralarda denge sorunu pek yaşanmıyor. Yine de şef enstrüman gruplarını ve solocuları iyi takip etmeli.

STRESİN İLACI YEMEK PİŞİRMEK
Mutfağı severim. Beni pek çok şeyden uzaklaştırır. Sadece hamur işi ve fırında et yaparken kitaplardaki tarifleri kullanırım. Bunun dışında mutfakta doğaçlama yapmayı tercih ederim. Yıllar içinde hangi sebzeyi nasıl, ne kadar zamanda pişireceğinizi öğreniyorsunuz. Fırında et konusunda iddialı olduğum söylenebilir. Makarnaları, balığı da severim. Deniz ürünleriyle aram pek iyi değildir. Reçel yaptığım da olur. Örneğin sonbaharda ayva marmelatı yaparım. Bahçeyle uğraşmayı severim. Lozan’da bir apartman katında yaşıyoruz. İngiltere’de, Kent’teki evimiz ise kırlık alanda, geniş bahçeli. Bazı baharatları bahçemizde yetiştiriyoruz.

ANTALYA’DAN MODERN SANAT ESERİ GİBİ BİR DÖVEN ALDIM
Eskisi kadar kitap okuduğum söylenemez. İyi gazete ve dergileri okuyorum, dünyayı takip ediyorum. Geçmişte müzik üzerine denemeler yazardım. Düşüncelerimi toplamama da yardımcı olurdu. Şimdi tembelleştim. Ağırlıklı olarak resim ve küçük heykel koleksiyonu yapıyorum. Eski eserler kadar modern sanata da meraklıyım. Gözlerimin güzel şeyler görmesini istiyorum. Antika halı topluyorum.  Antalya’dan da 150 yıllık kilim, bir halı ve modern sanat eserine benzettiğim bir döven aldım. Döven çok basit bir iş aracı olduğu halde 20 yıl önce birisinin yaptığı heykele benziyor. Dillere ilgim var. İngilizce’yi Almanya’da öğrenmiştim. Hocam Fransız’dı ve bir süre Radio France’da program yaptım, 13 yıldır Lozan’da orkestra şefliği yapıyorum, sonuçta Fransızca’yı İngilizce kadar iyi konuşur oldum. Yıllardır İspanya’daki harika bir müzik festivalinde konserler veririm. Yöneticisi sadece İspanyolca bilir, zorunlu olarak bu dili öğrendim. Şimdi orkestra yönetirken bile kullanabilecek düzeyde. İtalyancam ise İspanyolca-Fransızca kadar. Fakat artık daha fazla dil öğrenmek istemiyorum. Bana bu kadarı yetiyor.

Linkler

Christian Zacharias’ın biyografisi

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!