Cihat Aşkın / Birçok yetenekli öğrenci keman hocalarımızın elinde yok oluyor

0

Türk Müziği konservatuvarından yetişip, daha sonra Klasik Batı Müziği’nde iddialı virtüözler arasına giren ilk kemancımız Cihat Aşkın. Bunun bedelini ağır ödedi. 2001 sonbaharında, Andante dergisinin ilk sayısında yayımlanan bu röportajda başına gelenleri anlatıyor. Bu arada 10 yılda Türkiye’de 1600 kemancı yetiştirmeyi hedefleyen dev projesinden söz ediyor.

 

Serhan Bali: Cihat Bey, ÎTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı ve ardından Londra Kraliyet Müzik Koleji mezunusunuz. İki ayrı müzik dünyası, iki farklı kültürden beslenmek nasıl bir şey? Bunu sanatınız ve kişiliğiniz bağlamında zenginlik olarak görüyor musunuz?
– Doğrusu bana çok büyük zenginlik kattı. Ama zenginliği önce burada tattım ben. Biliyorsunuz Türkiye’deki konservatuarlar ikiye ayrılmış durumda: Türk Müziği ve Batı Müziği. Batı Müziği konservatuarlarında Türk müziğine yer verilmediğinden sanki kendi dilinizi öğrenmemiş gibi oluyorsunuz. Bu durum Tanzimat’tan beri yaşanan her alandaki ikiliğin müzikteki yansıması. Benim konservatuara girişim şöyle oldu: Radyo sınavına girmiştim, sınavda bestelediğim bir şarkıyı söyledim. ‘Sen çok yeteneklisin, konservatuvara girmelisin’ dediler, İTÜ’nün evimize yakın oluşu sebebiyle burayı seçtim. İTÜ’de Ayhan Turan gibi çok değerli bir hocayla çalışma olanağı buldum. Bizim konservatuarın kuruluş gayesi, Türk Müziği sınırlan içinde kalmakla birlikte genel müzik eğitimi vermektir. Biz burada Batı müziğinin solfejini, nazariyatını öğrenmenin yanında Klasik Türk Müziği’ni ve Türk Halk Müziği’ni de öğrendik. O yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki tüm bu farklı kültürlerle daha buradayken donandığım için Londra’ya gitmeden evvel diğer arkadaşlara nazaran birikimliydim. Onlar tabii tek doğrultuda eğitim gördükleri için Türk müziğine karşı daima yabancılık hissi duyuyorlardı. İngiltere’ye gittiğimde farklı bir zenginlikle karşılaştım. Dünyanın müzik merkeziydi Londra. Dağılan Sovyetler Birliği’nden ayrılan çok ünlü hocaların yolu Londra’ya da düşmüştü O kavşak noktasında değişik kültürleri tanımak, dünyanın dört bir tarafından gelmiş sanatçılarla bir arada olmak bana çok şey kattı. İstanbul gibi kozmopolit bir şehirdir Londra. Altı yılımı orada farklı kültürlerle bir arada geçirdim.

Saim Akçıl sordu: Sen büyüyünce
alaturka sonat mı çalacaksın?

S.B.: Türk Müziği Devlet Konservatuarı mezunu bir sanatçı olarak ülkemizdeki kimi klasik müzik çevrelerince hiç dışlandığınız oldu mu?
– Tabii oldu. Daha öğrenciyken hem Batı müziği hem de Türk müziği icra eden çevrelerce dışlandım. Ne onlara ne bunlara yaranabildim. Türk müziği icracısı gerçekten değerli insanlar; ‘bu çocuk Türk müziği çalmıyor, yapamıyor, bu sesler böyle olmamalı’ diye dışladı. Aynı şekilde Batı müziği çalanlar da; ‘Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’ndan Batı müziği sanatçısı çıkmaz’ diye bana tavır aldılar. 13 yaşındayken, elimde Mozart sonatlarının olduğu yedi sekiz kasetle radyoya gittim. Saim Akçıl radyonun o kısmının müdürüydü herhalde, gördü beni ve ‘sen nerede okuyorsun’ diye sordu. Ben ‘Türk Müziği Devlet Konservatuarında’ deyince ‘peki sen büyüyünce alaturka sonat mı çalacaksın?’ diye sordu bana. Hala bu sözü hatırladıkça içim cız eder çünkü dışlanma, ezilmişlik yaratabilecek bir tavır, insanı ezen bir deyişti bu. Hangi altyapıdan gelirseniz gelin temelde yatan şey tekniğinizdir. Kusursuz tekniği ancak genç yaşta kazanabilmeniz mümkün çünkü bu olay kemik yapısıyla ilgilidir ama kültürü siz her yaşta araştırarak öğrenebilirsiniz. Ben bugün Hindistan’da iki, üç sene yaşasam, Hint kültürünü öğrenmeye çalışırım, Hint müziğini de yaparım çünkü bunu yapacak tekniğe sahibim. Bir Hintli kadar içine giremeyebilirim ama genel itibarıyle yapabilirim. Çünkü. o tekniği aldım. Zaman zaman değişik ülkelerde farklı yerel teknikler uygulansa da ana kurallarını bildikten sonra bunları da öğrenmemiz gayet kolay.
S.B.: Türk bestecilerinin yapıtlarına özel ilgi duyuyorsunuz. Bunun nedenini sizden öğrenebilir miyiz? Bu yapıtları çalmayı, duyurmayı bir misyon olarak mı görmektesiniz?
– Önce araştırmacı olarak ilgi duydum Türk eserlerine. Cumhuriyetin 75. yılı gelip çattığında müzik dünyamızda hiçbir hareket gözükmüyordu. O güne kadar sadece herkesin kızdığı Hikmet Şimşek eserlerimizi yorumlamıştı tabîi arada tek tük orkestralar, şefler yorumluyordu. Kemancılarımızdan Suna Kan, Ayla Erduran, Tunç Ünver, İsmail Aşan zamanında çok değerli çalışmalar yapmışlardı fakat benim jenerasyonumdan kimse bu eserlerle ilgilenmiyordu. İngiltere’deki günlerimi düşündüm; örneğin bir Polonya Enformasyon Mcrkezi’ne gidiyordum orada bütün Polonyalı besteciler üzerine bilgi almam mümkündü. İsveç için de aynı şey geçerliydi ama bizde böylesine kapsayıcı çalışmaların olmayışı beni bu konuda bir şeyler yapmaya itti. Sonunda karar verdim ve belki bir ömür boyu sürecek projemi uygulamaya koydum. Bu projeyle bütün Türk bestecilerin eserlerini liste yapacağım ve o listedeki eserleri yavaş yavaş seslendireceğim. Bunun aşamaları var, ilk önce eserleri bulmak lazım, kimileri eser göndermiyor, kimileri burun kıvırıyor, ben bazı kataloglardan ve kitaplardan kendi çabalarımla 145-150 civarında eser buldum, çıkardım.

Besteciden seslendirilmemiş eserini yorumlamak için
istedim, şimdi raftan indiremem, dedi

Serhan Yedig: Gerçekten burun kıvıran oldu mu? Yani o güne kadar hiç ortaya çıkmamış eseri olduğunu biliyorsunuz, besteciye yazdınız ve hiç cevap vermedi, öyle mi?
– Cevap vermeyenler oldu. Biri ‘Onu şimdi raflardan indiremem’ dedi. Diğeri konsere dahi gelmedi. Halbuki eserini ilk defa seslendiriyordum. Bu eserler iyi veya kötü olsun, hiç önemli değil. Bunları çalmak gerekiyor ki halk değerlendirsin, güzelmiş veya kötüymüş, desin ama halkın şu ortamda değerlendirme olanağı yok ne yazık kî. Yorumcularımıza büyük görev düşüyor ama içlerinde idealist olan çok az. Senede sadece birkaç defa Beethoven veya Mozart konçertosu çalmakla bir yere varılamaz. İstanbul, Ankara, İzmir dışına çıkacaklar, Anadolu’ya gidip bu müziği tanıtacaklar. Karşılığında para almasalar dahi kendi idealleri uğruna yapabilmeliler bunu. Ben devletten tek kuruş almadığım halde Van’a gittim mesela, oradaki üniversitede konser verdim, sadece uçak paramı verdiler. 250 kişilik salon tamamen dolmuştu. O konserde Beethoven’dan sonat da çaldım, Sarı Gelin de çaldım ama anlattım hepsini, müthiş bir ilgi ve devinim var Anadolu’da gitmedikleri için göremiyorlar bizim sanatçılarımız. Bestecilere gelince onlar başka bir alem. Hepsinin ayrı köşkü var tepelerde, hepsi de birbirine burun kıvırıyor, arkalarından konuşuyorlar. Konservatuvarlar deseniz onlar da öyle. 1997’ydi sanırım, genç bestecilerimizden biriyle konuşurken yine ‘bizim eserlerimiz çalınmıyor, şöyle yapmak lazım böyle yapmak lazım’ deyince ben de ona ‘bir besteciler derneği kursanıza, ortak bir çalışma yapın, eserlerinizin listesini çıkarın, yorumculara yollayın ve çaldırın, para toplayın aranızda’ diye cevap vermiştim. ‘çok iyi olur’ dedi, ne oldu beş sene geçti aradan hala hiçbir şey yapılmadı. Bu bestecilerin suçudur. Armut pişsin ağızlarına düşsün istiyorlar, kişisel hiçbir gayret göstermiyorlar.
S.B.: Peki Cumhuriyetin 75. yılında başlattığınız “Çağdaş Türk Keman Eserleri” projeniz hangi safhada? Siparişler birikiyor mu? Hedefiniz nedir?
– Proje kapsamındaki eserlerin yaklaşık yüzde otuzunu çaldım. Bunların içinden şimdilik sadece Akses’in keman konçertosunun kaydını yapabildim. Akses ve oğlu hayattaydı, oğlu ilgilendi babasının projesiyle, ben de hiç para almadan çaldım. Yapabileceğim tek şey buydu benim. Bundan dulu fazlasını yapamazdım çünkü o kadar parayı kendi cebimden verip bir de orkestra tutamazdım, yani ekip çalışması yapılabildiği taktirde bir şeyler oluyor. Hepsini de ben çalayım demiyorum, bir sürü Türk kemancı var, 150 eser var diyelim, 10 kişi olsa ve her biri 15 eser çalsa bitti işte. Ama kimse el atmıyor. Projeye gelirsek…1998 yılını tamamen bu projeye adadım, bütün konser programlarımın hemen bütününü Türk eserlerine ayırmıştım. Ama doğrusu hep bu projeyle anılmak da istemiyordum çünkü bu benim yapmak istediklerimden sadece bir tanesiydi. Cumhuriyetin 75. yılı için bir hizmetim olsun diye düşünmüştüm. Zaten dediğim gibi bir ömür boyu sürdüreceğim bir proje bu.

İyimserim, şikayet etmek
yerine birşeyler yapmaya çalışırım

S.B.: Ufukta bîr Erkin keman konçertonu kaydı var mı?
– Olabilir, Rengim Gökmen’le kaydetmek istiyorum. Rengim Bey bu konuda bir harika, birlikte çok güzel işler yaptık. Ekimde Kırgızistan, Kazakistan, Mersin ve Ankara’da Erkin konçertoyu çalacağız. Ardından bir kayıt da gelebilir. Konçertonun el yazması notası vardı, onu baskıya hazırlamakla meşgulüz. İlk defa bir Türk keman konçertosunun notalarının kritik edisyonu yayımlanacak. Erkin’in varislerinden henüz izin almadık ama en kısa zamanda alıp yayımlamak istiyoruz. Bu çok önemli bir adım. Nota yayımlama çalışmalarına devam edeceğim.
S.B.: İstanbul Oda Orkestrası (İOO) müzik dünyamıza yeniden merhaba dedi. Bu serüveni anlatır mısınız? Bu topluluğu yeniden dinleyiciyle buluşturmaktaki gayeniz neydi?
– İstanbul’un kendi adını taşıyan bir oda orkestrası olmadığını bilirdim. Meğerse varmış, elime geçen eski programlarından ve Hamit Alacalıoğlu’nun kitabından İstanbul Oda Orkestrası’nı araştırdım. Panayot Abacı ve orkestranın eski üyeleriyle konuştum. Onlar da çok sevindi İOO’nun yeniden kurulacak olmasına. Hakan Şensoy’la da konuştum, başka orkestralarda da yoğun bir programı vardı ama o da gönüllü olarak toplulukta yer almayı kabul etti. Neticede kurduk ve geçen sezonda 11, 12 kişilik bir toplulukla sponsorlu beş konser yaptık. Devamını getirmeye karar verdik. Artık düzenli konserler vermeye başlaması ve diğer toplulukların arasında ben de varım demesi gerektiğini düşündük. Cemal Reşit Rey konser salonunun sanat yönetmeni Arda Aydoğan orkestraya her ay düzenli konser verme imkanı tanıdı. Gelecek dönemde yapacağımız konserlerin tüm şefleri ve solistleri sahneye parasız çıkacaklarını bize bildirdiler. Kendilerine bu vesileyle tekrar teşekkür etmek isterim. Fazıl Say’ın İOO’ya desteği büyük oldu. 25 Mart 2002’de İş Sanat Konser Salonu’nda Fazıl Say hem kendi bestesi olan İpek Yolu konçertosunu hem de Mozart’ın bir piyano konçertosunu seslendirdi topluluk eşliğinde. Bu konser İOO’nun prestijini çok arttırdı. Kendisiyle yakın gelecekte başka projelerimiz de var.
S.B.: Türk orkestralarının, sanatçılarının Anadolu’ya ve özellikle Doğu’ya turne düzenlemelerini nasıl karşılıyorsunuz? Bazı müzik insanları bölgesel sorunlar düşünüldüğünde bunun boşuna bir çaba olduğunu savunuyor.
– İki farklı bakış açısı var: İyimser ve kötümser. Ben her zaman olduğu gibi bu konuda da iyimserim. Hadiseye kötümser bakanlar ‘Anadolu’da hiçbir şey yok. niye gidiyorsunuz, sizi kim anlayacak orada?” elitizmiyle hadiseye bakarken ben toplumcu bir gözle bakıyorum. Bu bakımdan Cem Mansur ve Akbank Oda Orkestrası’nın davranışını destekliyorum. Peki gidilmezse ne olacak? Gitmemenin bir alternatifi var mı? Bunları yazan müzik yazarlarımız, oralara gidilmediği takdirde neler yapılabileceğinin cevabını verebiliyorlar mı? Sanmıyorum. Şunu yapmak gerekir bunu yapmak gerekir anlayışını bırakmamız lazım artık, bu yaklaşım insanı kötümserliğe itiyor. Ben de önceleri “gerekir”ciliğe kaymıştım ki artık bunu yapmıyorum. 4-5 sene önce sürekli şikayet ettiğim, niye şöyle niye böyle olmuyor dediğim bir dönem olmuştu ama atlattım simdi artık şikayet etmiyorum, sadece yapıyorum… Diyelim Anadolu’ya gittiniz, peki orada ne çalmak lazım? Bu da işin bir diğer yönü. Tutup Schöenberg çalarsan tabii kimse anlamaz. Biraz pazarlama bilmek gerekiyor galiba. Bu konuda çok iyi pazarlama teknikleri geliştirmeliyiz. Olaya bu bilinçle yaklaşan maalesef çok az sayıda sanatçımız var, bizim sanatçımız elitist. İş sadece konser verip dönmek değil, oradaki halkla kaynaşmak da gerekiyor. Fazıl Say’ı gönülden destekliyorum. Elitist değil toplumcu düşündüğü ve davrandığı için. Onun dışında da aklıma bu yolda fazla sanatçı gelmiyor doğrusu. Ben de hadiseye toplumcu yaklaşarak ‘Minyatürler’i, Erkan Oğur ‘la birlikte ‘Ege’nin Türküsü’ albümlerini yaptım ve sonuçta çok büyük bir dinleyici kitlesi kazandım.
S.Y.: Anadolu’daki konserleriniz sırasında dinleyiciden sizi şaşırtan veya sevindiren tepkiler, sorular geliyor mu?
– Afyon Festivali için şehre gittiğimizde Afyon Lisesi müdürü ile hoş vakit geçirdik, kimliğimi söylemeden kendisiyle yaptığım sohbet sırasında Sarı Gelin türküsünü kemandan dinlemeyi çok sevdiğini söyledi, ben de çıkardım bir kasetimi verdim, kapakta fotoğrafımı görünce şaşırdı, mutlu oldu. Büyük şehirlerimizde yapılan konserlerde bilirsiniz seyirci bazen bölüm aralarında alkışlar, ben buna çok takılmam ama Konya’da yaptığımız konserlerde insanların programı dikkatle incelediklerini ve bölüm aralarında alkışlamadıklarına şahit oldum. Denizli muhteşem bir yer, bir küçük oditoryumu var, Lütfi Kırdar’ın minyatürü gibi düşünün, mükemmel bir akustiğe sahip. Bu salon nasıl dolar diye endişelendim ama doldu. ‘Biz böyle şeylere açız’ dediler. Kayseri’de sahneye çıktığımız gece şehrin başka bir yerimle pop müzik şarkıcısı Kıraç’ın konseri varmış. Ona rağmen bizim 500 kişilik salon doldu.

CAKA projesi böyle doğdu

S.Y.: Bursa’nın Küçük Kemancıları projesi nasıl doğdu, nasıl gelişti?
– Benim tek derdim Van’a, Konya’ya Kayseriye gidip sadece konserler vermek değil. Van’a gittim, sağolsunlar, dinleyip alkışladılar, ne olur yine gelin kulaklarımızın pası silindi, dediler. İyi güzel de tek amacım oradaki insanların kulak pasını silmek değil ki! Olaya daha bütüncül yaklaşarak eğitim boyutunu ihmal etmemek gerektiğini zamanla anladım. “Peki nasıl bir müzikal eğitim” sorusunu sordum kendime. İşte Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları projesi böylece hayat buldu. 1994’ten beri kafamdaydı bu ve Yehudi Menuhin’in Live Music Now projesini kendime örnek almıştım. Bu projeyle müziği dinlemek için konser salonlarına gelemeyenlerin ayağına müziği götürüyordunuz. Ben de girmiştim bu proje kapsamında hastanelere, huzurevlerine. Genç sanatçılar bu projede 27 yaşına kadar çalışıp yerlerini daha sonra kendilerinden genç sanatçılara bırakıyorlardı. Orada çok şey öğrendim ve ülkeme bakınca şunu gördüm: Bizim en büyük sorunumuz eğitim. Konservatuvarlarımızın hali ortada. Türkiye’de artık kemancı yetişmiyor, piyanist Ankara Konservatuarı sayesinde yine çıkıyor ama keman eğitiminde daha farklı metot uygulamak gerektiği ortada. Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları projesine adımı vermemin sebebi şuydu: Küçük kemancıların kendilerine örnek almak isteyecekleri ve idol olarak benimseyecekleri birine gereksinim duyduklarını, böyle olursa enstrümana daha motive olacaklarını düşündüm ve o yüzden projeye adımı verdim. Kasım 2001’de Bursa’ya konsere gitmiştim. Konservatuar Müdürü İsmail Göğüs ve müzik bölümü başkanı Koral Çalgan ile görüştüm. Benden konservatu-arda ders vermemi istediler. Kendi keman eğitim programımı uygulamam şartıyla ders vermeyi kabul edebileceğimi söyledim, ikisi de çok idealist kişiler, kabul ettiler. Ben bu programı görev yaptığım kurumda dört senedir uygulayamadım, karşı çıktılar ama bilmedikleri için karşı çıktılar yoksa kötü niyetten değil. Karşılıklı anlaştıktan sonra ben her ay Bursa Devlet Konservatuvarına gittim. Her gidişimde üç gün kaldım ve sadece öğrencilerle vakit geçirmedim hocalarla da oturup konuştum, onlara nasıl öğretmeleri gerektiği konusunda yol gösterdim. 1930’lardan, 50’lerden kalma öğretim tekniklerini es geçin artık çok yeni teknikler var günümüzde, bireysel çalışmaya önem verin çünkü her birey farklıdır, dedim. Sınıf sistemi değil kur sisteminin geçerli olması gerektiğini onlara aktardım. Çok önemli bir başarı yakalandı bu metot sayesinde. Örneğin Ozan isminde bir çocuk vardı, orta l seviyesindeydi, kısa zamanda orta 3 seviyesinde çalmaya başladı. Bir de hedef koyduk çocukların önüne, dedik ki 2002’nin 15 Mayıs’ında Bursa Tayyare Kültür Merkezi’nde konser yapacağız. O gece 11-15 yaşları arasındaki 19 tane küçük kemancı ilk önce tek tek çaldı. Konserin sonunda önde 19 küçük kemancı arkada biz hocaları birlikte Beethoven’in Menuet’sini çaldık. Çok gurur veren bir geceydi. 2002-2003 eğitim döneminde Bakırköy’de üç kur üzerinden eğitim vermeye devam edeceğiz. İlk kurda öğrenci keman eğitimine başlayacak. Üç ay sonra yapılan sınavda geçerse ikinci kura devam edecek yoksa birinci kura devam… Bu kur sistemiyle ilkokula giden de ortaokula giden de 5 yaşından tutun 50 yaşındaki insana kadar herkes keman çalmasını öğrenebilecek. Herkesin bireysel dosyası tutulacak ve herkes “tek tek” izlenecek. Ben yine ayda bir kontrol edeceğim ama her yere yetişemeyeceğim için asistanlarımla koordinasyon içerisinde bu işi götüreceğim. Yavaş yavaş genişliyoruz. İzmit Belediye Konservatuarı dahilinde de kursu açıyoruz bu sene.

Yeteneksiz öğretmenler
keman öğrencilerini katlediyor

S.B.: Proje konservatuarlara girdi diyebiliriz o zaman.
– Evet yavaş yavaş giriyor. Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları yani CAKA adı altında Bursa’da Bursa’nm Kemancıları, Bakırköy’de Bakırköy’ün Kemancıları, İzmit’te İzmit’in Kemancıları şeklinde yayılıyoruz. Konya, Kayseri, Van sırada. Van’ı özellikle arzuluyorum. Orada 11 yaşında bir çocuk çıkardılar karşıma. Ayla Erduran vibratosu var çocukta, müthiş bir şey… Sadece bir sene çalışmış kemanı, olağanüstü bir yetenek… Benim bu projeyle amacım virtüöz yetiştirmek değil. Yaygın keman eğitimini haşlatarak keman çalmasını bilen kişiler yetiştirmek istiyorum. Hedefim 10 yılda 1600 kemancı yetiştirmek… Her şehirden 20 kişi çıksa 80 ilden 1600 eder. Bu sayının artması muhtemel çünkü sırf Bakırköy’e daha şimdiden 35 kişi başvurmuş.
S.B.: Keshet Eilon izlenimlerinizi alabilir miyiz? Shlomo Mintz hakkında neler söylersiniz?
– Shlomo Mintz idealist bîr insan. İsrail’de çölün ortasında bir keman ustalık kursu başka türlü yürütülemez zaten. Her sene dünyanın 22 ülkesinden 45-50 kişi Keshet Eilon’a gelip karşılıklı kültürel alışverişte bulunuyor. Her gün dünyanın önde gelen keman ustalarının ustalık sınıflarına girip yeni şeyler öğreniyorsunuz. Her akşam konserler düzenleniyor. Dünyanın en önemli keman uzmanlık kursu diyebilirim Keshet Eilon için. Shlomo Mintz kibbutz ruhuna inanmış biri olarak bu kursun arkasındaki en büyük itici güç.
S.Y.: Kurslara katılan Türk öğrenciler hakkında bilgi verebilir misiniz?
– Bu yıl benim Keshet Eilon’daki dördüncü senemdi. İlk sene Türk öğrenci götürmedim. İkinci sene yani 2000’de iki okçu, bir öğrenci, üçüncü sene üç, bu sene de üç öğrenci götürdüm yanımda. Bu sene İsrail’deki olaylar sebebiyle fazla kanlım olmadı Türkiye’den, halbuki Koreliler on. Ruslar altı kişi gelmişlerdi. Türkiye’den katılımın daha iyi bir organizasyonla seneye artacağını ümit ediyorum.
S.B.: Peki Keshet Eilon keman ustaltk kurslarına katılmak isteyen Türk öğrenciler kime başvurmalı?
– Keshet Eilon’un kapsamlı bir web sitesi mevcut. Oradan başvurulabilir. Ama benim tavsiyem şudur, katılmak isteyen genç arkadaşlar Cihat Aşkın ve Küçük Arkadaşları, CAKA’ya başvursunlar, çünkü direkt başvuru yapan Türk öğrencilerin dosyalarını da sonuçta bana yolluyorlar. Ben gelecek sene Bursa’dan çok yetenekli iki öğrencimi götürmeyi düşünüyorum ama keşke katılım daha fazla olsa mesela Koreliler gibi on kişi götürebilmeyi çok isterim.
S.Y.: Oraya götürdüğünüz Türk öğrenciler ortama uyum sağlayabiliyorlar mı? Yeni teknikleri öğrenmekte başarılılar mı?
– Düşündüğünü rahatlıkla ifade edememek – ki bunun Türk halkının genel sorunu olduğu söylenebilir – oraya giden öğrenciler arasında da göze çarpıyor. Eksikleri olmasına rağmen karşısındakine üstünlük kurmaya çalışanlar oluyor. Ben öğrencilerimin o zengin ortamda görüş açılarının artmasını ve kendilerini geliştirmelerini bekliyorum. Ama en önemli gözlemim keman eğitimimizin eksikleri üzerine. Türkiye’de bilgisizlikten dolayı maalesef çok hatalı öğretim teknikleri kullanılıyor. Kemancı Anne-Sophie Mutter , Londra Müzik Akademisi ‘ne geldiğinde İngilizler’i çok kızdıran bir laf etmişti: “İngilizlerin keman öğretim sistemi yoktur. Sizin Carl Flesch gamlarını yeniden yapmanız gerekir.” İngiliz müzisyenler çok kızdılar ama Mutter haklıydı. Şimdi Türk kemancılar da bana çok kızacak ama benim bunu söylemem gerekiyor, çünkü haklı olduğumu biliyorum. Maalesef öğrencileri katlediyorlar. Daha fiziksel olarak dengede tutamıyorlar öğrenciyi. Ben bu olaya uzun vadeli bakıyorum. Akıl gücüyle mi yoksa fizik gücüyle mi gidiyorsunuz? Dört beş sene sonra ne olacak? Gençliğinizde kas gücünüzü, enerjinizi hoyratça kullanırsınız hiçbir şeyin farkına varmadan ama beş sene sonra kaslarınız titremeye başladığında ne olacak? Önemli olan insanın 70, 80 yaşına kadar keman çalabilmesine olanak veren doğal yöntemi öğretimde kullanabilmek. Üzülerek söylemeliyim ki Türkiye’ye yurt dışından getirilen hocalar genelde ülkelerinde dikiş tutturamamış, değerli işler yapamamış kişiler. Yerli hocalar deseniz çoğu keman dünyasındaki yeni gelişmeleri takip etmiyor, birkaç istisnası var elbette ama genel manzara bu. CAKA projesiyle bu manzarayı değiştireceğimizi düşünüyorum, bu konuda iddialıyım…

Usmanbaş’ın kıymetini konservatuvar
bilemedi, İTÜ MİAM biliyor

S.B.: Bize biraz da MIAM’ı ve buradakî hedeflerinizi anlatır mısınız?
– Burayı modern müzik eğitiminin verileceği bir okul olarak düşündük. Erol Üçer Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) özel sermayenin, üniversitenin ve devletin katkılarıyla ortaya çıkmış bir kurum. Sadece yüksek lisans ve doktora çalışmaları yapılıyor. İcra, müzikoloji, etnomüzikoloji, kompozisyon, müzik yönetmenliği ve teori kısımlarımızda şu anda yaklaşık 70 öğrenci okuyor. Giriş için bir üniversite diploması gerekiyor, bir de mülakat yapıyoruz, müzik konusunda yeterli bilgisi var mı diye. Eğitim İngilizce ve paralı. Türkiye’den yurtdışına eğitim için giden öğrencimiz çok biz de bari hocaları öğrencilerin ayağına getirelim, beyin göçünü durduralım, diye düşündük. Öyle de yaptık. Tonmeister’lik alanında ise değil Türkiye’deki dünyadaki iki üç merkezden biriyiz.
S.B.: Prof. İlhan Usmanbaş da kadronuzda yer alıyor öyle değil mi?
– Evet. Prof İlhan Usmanbaş çok önemli bir besteci ve akademisyen. İlhan Bey’in konservatuarda yaşadıklarına çok üzülmüştüm, biz insanlarımızın değerini yazık ki bilemiyoruz. Onlar saygı gösteremediler ama biz kurum olarak İlhan Usmanbaş’a sahip çıkmalıyız, dedik. Kendisine hocalık teklifinde bulunduk, sağolsım o da kabul etti.
S.Y.: Önümüzdeki yıl kişisel ve sanatsal kariyerinizi geliştirmek için kendinize hedef seçtiğiniz konular, besteciler, eserler var mı?
– Önümüzdeki aylarda geçmişteki büyük yorumcuların besteciye ve esere bakış açıları üzerinde çalışacağım. Örneğin, Adolf Busch, Bach’ı nasıl yorumlardı? Busch’un özelliği 1930-40’lı yıllarda otantik icra anlayışını ortaya atan diyemesek de, icralarıyla müjdeleyen bir sanatçı olmasıydı. Çünkü pürist idi. Onun ve daha başka büyük yorumcuların Bach’ı nasıl yorumladıkları konusu çok ilgimi çekiyor, bu konuya ağırlık vereceğim.
S.Y.: Peki repertuvarınıza almayı düşündüğünüz yeni eserler?
– Francis Poulenc’in Türkiye’de pek tanınmayan keman ve piyano için yazdığı sonatı çalmak istiyorum. Lorca’nm şiirlerinden esinlenerek yazdığı muhteşem bir eser. Bunun dışında tabii Türk eserleri önüme geldikçe çalacağım. Ayrıca keman repertuarına bu sezon daha çok yer vermek istiyorum.
S.Y.: Halk ezgilerinden düzenleme yapmayı sürdürüyor musunuz? Bu aralarda üzerinde çalıştığınız ezgiler var mı?
– Bu yıl bazı kayıtlar yaptım. Keman ve topluluk için birkaç Ermeni ezgisini uyarladım. Berio’nun 16 Halk Şarkısını İstanbul Oda Topluluğu ile seslendirdik. Haçatur Avedisyan’m üç bestesini, Naz Barı’nı keman ve arp için uyarladım, Çağatay Akyol’la seslendirdik. Ağada adlı bir Yahudi ninnisini keman, arp ve ses için düzenleyip kaydettik. Şimdi bir Tatar ninnisi üzerinde çalışıyorum. Müzikolog Süleyman Şenel’dcn otantik bir kayıt aldım: Batı Anadolu’da yaşayan Tahtacılar. Tahtacılar Semahı’nı seslendiriyor. Bu eserin düzenlemesini yapmak istiyorum. Nihavent Longa’nın dokuz enstrüman için düzenlemesini yaptım. Bugün elime Halife Abdülmecit’in keman öğretmeni için yazdığı Elegie geçti. Bunu da seslendirmek istiyorum.

Gençler kemansız, Dolmabahçe
arşivindekileri kurtlar yiyor

S.Y.: Hep müzikten konuştuk ama enstrümanlardan pek söz etmedik. Genç virtüözlerin Türkiye’de iyi keman bulması hala çok mu sor? Son yıllarda bu konuda olumlu gelişmeler var mı?
– Zamanında Türkiye’de çok iyi enstrümanlar vardı. Bunlar önemli icracıların elindeydi. Sahneden çekildikçe enstrümanlarını sattılar. Artık Türkiye’de iyi enstrüman kalmadı. Keşke milli bir fon olsaydı, birer milli senet olan hu enstrümanlar ülke içinde kalsaydı. Dünyada büyük koleksiyonerler gençlere kemanlarını çalması için veriyor. Bizde bu yok. Özel kuruluşlar, tabloya yatırım yapar gibi enstrümana yatırım yapmalı ve gençlerin kullanması için olanak sağlamalı.
SY.: Akbank, Borusan gibi orkestralar bu yatırımı yapabilir, öyle değil mi?
– Borusan Orkestrası kuruluşunda böyle bir girişimde bulunmuştu. Örneğin Bülent Evcil’e kıymetli bir flüt alınmıştı. Benim bulunduğum dönemde eksik enstrümanlar en iyi firmalardan alınıp getirilmişti. Türkiye’de yurtdışındaki yarışmalarda kendini kanıtlayacak düzeyde keman yapılamıyor henüz. Zaten iyi enstrümanların ses vermesi için 10 yıl geçmesi gerekiyor. Belki günümüzün iyi ustalarının çalgıları gelecekte kendini kanıtlayacak. Ama şimdilik bu olanaktan yoksunuz. Bu arada devletin elindeki kemanlar da heba oluyor. Örneğin Dolmabahçe. Topkapı arşivindeki bazı kemanları kurtlar yiyor. Bunlar depoda duracağına gençlere verilmeli, kullanılmaları sağlanmalı. Ivry Gitlis bir sohbetimizde “kemancının kemanı yoktur, kemanın kemancısı vardır’, demişti. Çünkü çalgılar bizden uzun yaşıyor. 400 yaşında kemanlar kullanılıyor bugün. Gitlis’in iki Stradi-varius kemanı varmış. “Ben Öldükten sonra bunlar başkasının olacak” diyordu.
S.Y.: Elinde iyi kemanlar olan solistlerimiz, hiç değilse yurtdışındaki önemli yarışmalara gidecek gençlere enstrüman bulmak için bir organizasyon oluşturamaz mı?
– Öğrencilerim yarışmaya giderken kendi çalgılarımı veriyorum. Bunun dışında üç kemanım öğrencilerim tarafından kullanılıyor. Aslında kemancıları bir araya getiren bir oluşum planlıyorum. Önümüzdeki yıl mart ayında İstanbul’da Keman Günleri düzenleyeceğim. Türk kemancıların piri Ayla Erduran ve Suna Kan’dan başlayıp Tuncay Yılmaz, Pelin Halkacı gibi genç isimlere kadar herkesi bir araya getirecek bir etkinlik olacak bu. Öğrenciler, hocalar katılacak. Açık oturumlar düzenleyeceğiz, konserler yapacağız. Bu etkinlik gelecekteki bir birliğin ilk adımı olacak.
S.Y.: Beste yapıyor musunuz?
– Keman için beste yapmaya devam edeceğim. Düzenlemelerin yanı sıra daha geniş kapsamlı çalışmalar yapmak istiyorum, uzun zamandır keman konçertosunun öğelerini kafamda oluşturuyorum. Uygun zaman ve sessiz bir yer bulunca yazıya geçecek.
(Serhan Bali, Serhan Yedig / Ekim 2002 / Andante)

Linkler

Kişisel web sayfası

Facebook hesabı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!