Cihat Aşkın / Toplumumuz vals yapmayı, şarkı söylemeyi unuttu

0

Kemancı Cihat Aşkın, sahnedeki 40’ıncı yılını birbiri ardına yayımlanan albümlerle kutluyor. Dede Efendi’nin “Yine Bir Gülnihal”inden yola çıkarak geleneksel Türk müziği uyarlamalarına ağırlık verdiği “Türk Valsleri” albümünü Johann Sebastian Bach’ın 6 sonat ve partitasını seslendirdiği 2 CD ve 1 DVD’den oluşan albüm izledi. Şimdi sırada Necip Celal Andel’in keman-viyolonsel konçertosu var. Ardından dört albüm daha gelecek. Aşkın “Türk Valsleri”nden bahsederken “Valsler veya şarkılar gibi kazanılmış kültür zenginliklerimizi düğün salonlarına veya meyhane kültürüne terketmemeli, onları çok daha geniş alanlarda yaygınlaştırabilmeliyiz” diyor.

Minyatürler’i başlangıç kabul edersek 20 yılı aşkın süredir klasik repertuvarı seslendirmenin yanı sıra geleneksel müzikten düzenlemelerle alternatif repertuvar oluşturmaya çalışıyorsunuz. Yola çıkarken hayal ettiklerinizin ne kadarı gerçekleşti, bu deneyim neler kazandırdı?

– Hayal ettiklerimi yapmaya yıllar içinde gayret ettim. İstediklerimin sadece çok azını yapabildim. Biliyorsunuz hayal dünyası çok geniş, zaman zaman bir yerden havalanarak farklı yerlere uçabiliyorsunuz. Uçabilmek, özellikle hayal dünyasında uçabilecek kadar özgür olmak her sanatçının düşüdür. Ben zaman zaman bu özgürlüğü tadabildiğim anlarda yarattığım eserler ile gurur duyuyorum ama maalesef daha hayal ettiklerimin çok azına ulaşabildim. Daha evvelden yapmış olduğum eserlerin deneyimleri ile çok mutluyum, pişman olduğum hiçbir şey yapmadım.

Uyarlamalar klasik müziğe yeni ve genç dinleyici kazandırırken öte yandan saf klasik müzik meraklılarını küstürebiliyor, uzaklaştırabiliyor. Bu riski nasıl dengeliyorsunuz?

– Yaratılarımı kendi istediğim biçimde oluşturuyorum. Bu aslında içinizdeki terazi ile tartılan bir özellik. Yaratıcı olarak zaman zaman farklı taraflara kaydığınızı hissettiğiniz an hemen dengeyi bulmak için aksi istikamete yöneliyorsunuz. Sanatçılığın güzel tarafı da bu: Dengeyi tutturabilmek! En azından ben öyleyim, eserlerimde biçime ve forma çok önem veririm. Çaldığım, yazdığım veya yarattığım her eserde hem özde hem de şekilde estetik ararım. İnsanların geniş bakış açılarına sahip olmaları benim en büyük özlemlerimden biri. Sırf belli bir müzik tarzından hoşlanıyor diye dinleyicilerime hep aynı tarz müziği sunmak istemiyorum zira ben çeşitliliği seven bir insan olarak asıl zenginliğin çeşitlilikte olduğuna inanıyorum.

Geleneksel müziğe dayanan repertuvar virtüözitenizi nasıl etkiledi?

– Geleneksel müziğe dayalı repertuar sizi daha fazla özgürleştiriyor. Zira müzikte gelenekselliği ben ‘geleneksel repertuar’ diye algılıyorum. Ama bu eserleri çalarken o gün düşündüğüm en son yeniliği mutlaka bu eserlere katıyorum. Özellikle bu benim zenginliğimi geliştiriyor çünkü geleneksel repertuarı yine geleneksel biçimde yorumlamaya kalkarsanız eskilerin taklidi olursunuz, bu da müzikte yozlaşmayı getirir. Bizim hayranlıkla dinlediğimiz eski ve geleneksel hale gelmiş yorumlar veya eserler yaratıldıkları günün özgün ve yenilikçi eserleridir aslında.

Bu repertuvarla yurtdışında beklediğiniz ilgiyi uyandırabildiniz mi?

-Yurt dışında her zaman baştan sona Türk repertuarını çalmıyorum ama her konserimde mutlaka bazı Türk eserlerinden örnekler veriyorum. Bu da dinleyicide çok büyük bir ilgi uyandırıyor. Çünkü daha önce hiç dinlemedikleri bir kültür ve melodiler geçidi var karşılarında. Özellikle de zengin ritim çeşitliliği yabancı dinleyicinin ilgisini fazlasıyla çekiyor.

Valse davet

Türk Valsleri’nin repertuvarı belirlendikten sonra neden dört yıllık bekleme süresi öngördünüz?

– Aslında 60 kadar eser seçtim, dört yıl sadece onları elemekle geçmedi ama içimde sindirdim o eserleri, nasıl çalmak istediğimi düşündüm, zaman zaman bıraktım bir kenarda dinlendiler, ama kararımı verdikten sonra çok süratli ilerledim.

Düzenlemeleri üstlenen Oğuzhan Balcı ve Hasan Tura projeye nasıl dahil oldu?

– Bu eserlerin düzenlemelerini yapmak için çalışmaya başladığımda oldukça önemli bir mesai harcamam gerektiğini anladım ve bu işi en iyi yapacak olan değerli besteci arkadaşım Oğuzhan Balcı ile görüştüm. Kendisi daha önce Yine Bir Gülnihal adlı eseri zaten orkestra için düzenlemişti, diğer valsleri de onun yapması ricasında bulundum. Bu arada Türk Valsleri kavramına yabancı bestecilerin de dahil olabileceğini düşündüm. Mesela Şostakoviç’in meşhur valsini çalarken “niçin Türk tarzında olmasın” dedim ve yabancı valsleri de değerli arkadaşım Hasan Niyazi Tura düzenledi.

Albüm notlarında, Dede Efendi’nin Osmanlı’daki ani ve özenti Batılılaşmaya meydan okuduğu “Yine bir Gülnihal”iyle yola çıktığınızı, Türk Valsleri’ni oluşturduğunuzu yazmışsınız. Geleneksel Türk müziği bestecilerinin vals formuna yakın eserleriyle sınırlı kalmak yerine neden Sezen Aksu’dan Özdemir Erdoğan’a, Eleni Karaindrou’dan Dmitri Şostakoviç’e kadar uzanan eklektik bir repertuvar oluşturdunuz?

– Bu mânâda Türk Valsleri’nin repertuarını oluştururken yapmak istediğim en önemli şey, dinleyiciye bu repertuvarla hakikaten vals yapma imkanı sunmaktı. İnsanların duymuş oldukları müzikleri farklı bir şekilde de duyabilecekleri aslında müziğin tek tip bir şey olmadığı ve bizim yıllardır alışılagelmiş şekilde dinlediğimiz eserlerin daha farklı bir formatta seslendirilebileceği tezini ortaya koymak istedim.

58 adaydan eleyip albümdeki 17 icra arasına alamadığınız, bu nedenle içinize ukte olan eser var mı?

– Sanırım dört yıl boyunca eleyerek oluşturduğum repertuar konusunda içimde hiçbir ukte yok. Ancak gelecekte Türk Valslerine muhakkak katmak istediğim repertuar eserleri var. Rahmi Bey gibi, Zekai Dede gibi bazı besteciler var ki onlar da vals formunda eser bestelemişler, uygun zamanda o eserleri de konser repertuarına katmak isterim.

Geçmiş albümlerinizde kurucusu olduğunuz İstanbul Oda Orkestrası’nın ismine rastlıyorduk. Repertuvar seçimi mi sizi farklı orkestrayla çalışmaya zorladı?

– Bu eserlerin konser prodüksiyonunu benim konserlerimi organize eden Allaturca şirketi ile yapmıştım. Bu nedenle albüm çalışmasında da onların kurmuş olduğu orkestra olan Avrasya Oda Orkestrası kullanıldı.

Albüm repertuvarını geçen şubatta sahneye taşırken neden şarkı formuna dönüştürüp solistliği üç şancıya vermiştiniz? Bu denemeden hoşnut kaldınız mı?

– Türk Valsleri aslında şarkı formunda yazılmış eserlerden oluşmaktadır. Bizim vals olarak yazılmış valsimiz yoktur ama vals formunda yazılmış çok güzel şarkılarımız vardır. Bu şarkıların çoğunu da Yeşilçam filmlerinde işitmişizdir. Bu nedenle zaman zaman konserlerime farklı sanatçıları misafir etmekteyim. Dilek Türkan, Hakan Aysev ve Görkem Ezgi Yıldırım konserlerime şimdiye kadar misafir solist olarak katılan değerli sanatçı arkadaşlarım. Ben inanıyorum ki insanlar bu şarkıları vals yaparken mırıldandıklarında farklı bir kültür boyutuyla karşılaşacaklar. Bizim kültürümüzün kazanılmış güzel özelliklerini yozlaştırmak yerine bu tip çalışmalarla geliştirmek ve onları farklı boyutlara taşımış olmak bana daha büyük bir sorumluluk ve heyecan veriyor. Vals yapmayı toplum olarak unuttuk, şarkı söylemeyi unuttuk, demek ki bunlar bizim kazanılmış özelliklerimiz. Bu valsler veya şarkılar gibi kazanılmış kültür zenginliklerimizi düğün salonlarına veya meyhane kültürüne terketmemeli ama onları çok daha geniş alanlarda yaygınlaştırabilmeliyiz. Aksi takdirde yozlaşma derinleşir.

500 eserlik repertuvar

2002’de Andante’nin ilk sayısındaki konuşmamızda, Türk bestecilerinin keman için eserlerini araştırdığınızı, 150 civarında beste bulabildiğinizi, gelecek yıllarda bunların her birini en az bir kez seslendirmeyi hedeflediğinizi söylemiştiniz. Hedefinizi gerçekleştirebildiniz mi?

– 1998 yılında başladığım bu projenin bir hayat projesi olduğunu belirtmiştim daha önceki röportajlarımda. Bu eserleri yıllar içerisinde oldukça yoğun bir şekilde seslendirdim. Akses, Erkin, Balcı gibi bestecilerin çoğu eserinin ilk CD seslendirmelerini gerçekleştirdim. Tabii ki bu projeye devam ediyorum. Önümüzdeki zamanlarda daha evvel kaydetmiş olduğum ama yayınlamaya fırsat bulamadığım albümlerimi peyderpey yayınlayacağım. Mesela Necip Celal Andel- tango bestecimiz- bir keman bir de viyolonsel konçertosu yazmış, bu albüm sırada, onu ilk fırsatta yayınlamayı düşünüyorum. Araştırma devam ediyor, zira yeni ve değerli bestecilerimiz yetişiyorlar, yani vazife henüz tamamlanmadı..,

Aynı konuşmada yazmayı tasarladığınız keman konçertosundan bahsetmiştiniz. Ne aşamada?

– Daha önce bazı taslaklarını tamamladığım konçertoyu uzun bir müddet kenara bıraktım, yorumculuk ve bestecilik ayrı işler, uzun zaman alıyor eserleri hazırlamak, yoğun konser faaliyetleri nedeniyle beste yapmaya daha az vakit bulabiliyorum. Benim repertuarımda 45-50 konçerto, bir o kadar sonat, daha fazla konser parçası, solo keman eserleri, baroktan modern repertuara kadar genişçe bir liste var, sanırım yaklaşık 400-500 eser vardır. Bu anlamda en geniş repertuara sahip solistlerden biriyim, beste çalışmalarım bu manada kesintiye uğradı, bestelerimin sayısı ise 15 tane. Ancak gelecek dönemlerde kafamda yazmayı tasarladığım konçertoyu tamamlamam gerektiğini de biliyorum.

İtalya’da yayımlanan, Mozart, Beethoven, Marino’nun keman-piyano sonatlarını seslendirdiğiniz “Valzer Sentimentale” ne gibi tepkiler aldı?

-O bir İtalyan arkadaşımızın küçük bir eseriydi. Sadece elektronik formatta yayınlandı. Single olarak İtalyan radyolarından yayınlandığını biliyorum.

CAKA internete taşınıyor

CAKA projesiyle ilgili yeni gelişmeler var mı?

– CAKA Projesini 21. Yüzyılın teknolojik imkanları ile donatmak amacıyla geçen aralık ayında tatile soktum. Zira hazırlamakta olduğumuz yeni bir metodumuz var, daha önce öğretmenlerimiz farklı metodları özgür bir biçimde kullanabiliyorlardı, şimdi bizim de referanslara dahil edebileceğimiz yeni bir metodumuz oluşuyor. Bunun için yepyeni bir eğitim sistemi üzerinde çalıştım: IMES. Bu sistemi yakın zamanda ortaya koyacağım. Zira bugün içinde bulunduğumuz eğitim karmaşası bizim yaratıcılığımızı köstekliyor. Biz dünyaya uyacağız diye kendi kültürümüze uygun olmayan ve kendi benliğimizi ortaya koyamadığımız bir sürü farklı sistemlerin deneme tahtası olduk ve hala da bu hataya devam ediyoruz. Unutmayalım ki 21. Yüzyıl insanı bilgi teknolojilerini tam donanımla kullanmayı bilen yeni bir insan. Yapay zekanın gündeme geldiği bu zamanda hala test çözmekle uğraşan, hala sabahın saat 6’sında servis işkencesi ile çocuğa çocukluğunu değil ama bir yarış atı şeklinde yaşamaya alıştıran bir sistem var. Buna kim dur diyecek! En azından ben dur diyeceğim ve düşüncemi tezimle beraber ortaya koyacağım. Sanatçı arkadaşlarımızın eleştiri, fikir ortaya koyma gibi durumlarda çok kısır olduğunu düşünüyorum. Ortaya fikir koyanların da tezleri ortada yok. Benim tarzım eleştiriyle birlikte bunun tezini de ortaya koymak. İşte eğitim sistemi için yaptığım eleştiri ortada ve bunun tezi de, nasıl uygulanması gerektiği de yakında paylaşılacaktır. IMES eğitim sistemi ile nasıl bir dönüşüm yaşayacağımızı hiç olmazsa bunu sanatta uygulayarak farklı bir seviyeye geleceğimize olan inancım tamdır. CAKA projesi de artık bu yeni sistemi kullanarak eğitim faaliyetlerine devam edecektir.

TRT Radyo 3’te yayımlanan programınız Türkiye’nin farklı kentlerindeki müzikseverlere aynı anda sesinizi ulaştırabilmeniz açısından önemli bir fırsat. Bu fırsatı arzu ettiğiniz gibi değerlendirebiliyor musunuz, dinleyicilerden ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

– TRT ile 2014 yılından beri çalışıyoruz. Oradaki amacım her gün yenileri ortaya çıkan genç Türk sanatçılarının sesi olmak. 5 yıldan bu yana yaptığım “Minyatürler”, ”Cihat Aşkın’la Radyo 3 Atölyesi” ve “Cihat Aşkın’la Radyo 3 Konserleri” bunun tipik göstergesi. Ne mutlu ki genç Türk sanatçılarının çoğu benim davetimle radyoda ilk yayın tecrübesini yaşadı. Onları halkımıza tanıtmalıyız. Kültür anlamında kısır bir ülke olmadığımız göstermek durumundayız. Ben tek başıma bu kadarını yapabiliyorsam, diğer sanatçı arkadaşlarım da yapabilir. Bu meseleye ilgi gösterirlerse ülkelerine karşı vazifelerini yerine getirmiş olacaklardır.

Şu anda hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz, bunlar ne zaman dinleyiciyle buluşacak?

– Türk Valsleri konserleri yoğun ilgi görüyor. CD satışlarının çok düştüğü günümüz koşullarında Türk Valsleri’nin ikinci basım yapması benim için mutluluk. Aynı zamanda LP olarak da üretildi. Bu proje konserlerle devam edecek. Bunun gibi farklı bir proje yapmak niyetindeyim yakın zamanda. Fakat daha önce de belirttiğim gibi yayınlanmamış olan yaklaşık 5 albümüm var, bunları sırasıyla yayınlayacağım öncelikle. Henüz 3 gün önce yeni bir albümüm çıktı. İtalya’dan aldığım bir davet sonucu kaydedilen ve hazırlanan keman edebiyatının şaheseri sayılan Johann Sebastian Bach’ın 6 sonat ve Partitası, 2 CD ve 1 DVD olarak yayınlandı. Bu albüm için de çok heyecanlıyım. Belediye seçimleri ile birlikte İstanbul’a yeni bir sanat havasının hakim olacağı görüşündeyim. Bildiğimiz gibi İstanbul Kadir Topbaş’ın ayrılmasından sonra, seçilmiş bir belediye başkanı ile yönetilmiyordu ve bu da kültür sanat anlamında oldukça gri renkli bir döneme denk geldi. Şimdi Ekrem İmamoğlu’nun icraatına yeni başladığı bu günlerde orkestra yönetmesine, konserlere gitmesine tanık oluyoruz. Sanatı İstanbul’un her köşesine taşıyacağı söyleniyor. Ben bunları 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Yerel Belediyeler ve Kültür Sanat Yönetimi konulu bir bildirimde açıklamıştım. Kültür ve sanat halkın içerisinde yaşamalı, halk günlük yaşayışında sanat ile iç içe olabilmeli, sanat eserleri ve icra sanatları uygun olan meydanlarda, mekanlarda yaşayarak bizim günlük parçamız olmalı. Bu, 1990’lı yıllardan beri dünyada, özellikle Avrupa’da, değişen yerel belediyecilik anlayışı ile paralel gelişen bir fikir. Ben bir sanatçı olarak Avrupa’da yerel belediyeciliği ve bunun kültür sanat üzerine nasıl yansıdığını akademik olarak çalıştım, bunu 2013’te bildiri ile sundum. Bu fikirlerin uygulanmasını bekliyorum ve bunun emarelerini de yeni yeni görmeye başladım.

(Serhan Yedig / Temmuz 2019 / Müzik Söyleşileri)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!