Ezgi Saydam / Altı oktavlık ses şehir efsanesidir

0

Şipşak şöhretlerin dünyasında, akıntıya karşı kürek çeken aykırı bir şahsiyet Ezgi Saydam. Türkiye’de ve Avusturya’da konservatuvar eğitimi aldı, bu arada sosyoloji okudu ve istediği yetkinliğe ulaşmadan sahneye çıkmamak için yıllarca bekledi. Mezzosoprano Saydam, 1997’de ilk konserini verdiğinde 27 yaşındaydı. 2006 baharında  yayımlanan ilk CD’si “Kadın Aşkı ve Hayatı”nda gelgeç beğenilere seslenmek yerine lied repertuvarının zenginliklerini araştırmayı tercih etti. “Romantizm ölmedi. Tutkuyu yitirdiğini fark eden insanoğlu romantizmi yeniden keşfedecek” diyen Saydam, “Kadın Aşkı ve Hayatı” albümündeki repertuvarıyla aynı yıl İstanbul Müzik Festivali’nde de bir resital vermişti.

 

İyi müzikçiler ve müziği iyi bilen aydınlar yetiştiren bir aileden gelmek işinizi kolaylaştırdı mı, zorlaştırdı mı? Ailenin yüksek standartlarının ayağınıza bağ olduğunu hissetiniz mi hiç?

– Bir röportajda Saydam Ailesi’nden gelmenin zorluklarından bahsetmiştim. Babam çok üzülmüştü. Birçok dostum, avantajları göz önüne alıp, ne kadar imrendiğini söylemişti. Açıkçası ben hem avantajlarını hem de dezavantajlarını yaşadım. Yeteneğimi keşfettiler, iyi yönlendirildim, çevremde konser sanatçısı olarak iyi örnekler vardı, çoğu kişinin elde etmek için çabaladığı imkanlara rahat kavuştum, dünyanın en ünlü sanatçılarıyla aynı sofraya oturabildim, randevu almam gerektiğinde zorlanmadım. Buna karşılık beklentilerin yüksek olması nedeniyle herkesin birkaç katı çalışmam gerekti. Üstelik, bunu kavramam zaman aldı. Benden beklenen seviyeye ulaşmak için çok uğraştım, eğitim uzun sürdü. Babamın adına yaraşır düzeye gelip 1997’de ilk profesyonel konserimi verdiğimde, 27 yaşındaydım. Schubert Yılı’nda, lied’lerden oluşan bir Schubert akşamı yapmıştık.

Şan, özgür seçiminiz miydi, yoksa ailenizin tercihi mi?

– Annem ve babam piyanist olduğu için, 4,5 yaşında piyano başına oturtuldum. Beklentileri karşılayamadığım için serbest bırakıldım. Piyano çalmaya devam ettim. Gitarla şarkı söylemeye başladım. Lisede, konservatuvarda solfej derslerine devam ederdim. Sosyoloji eğitimimi tamamladığım yıl, babam sesimin yeterince olgunlaştığını görüp beni Salzburg’a götürdü. “Eti senin, kemiği benim” diyerek ünlü mezzo soprano Hanna Ludwig’e teslim etti. İki yıl etim kemiğimden ayrılacak şekilde çalıştım. Ben başlangıç düzeyindeydim, Ludwig ise ustalık eğitimi veriyordu. Türkiye’ye dönüp, M.S.Ü Devlet Konservatuvarı’nda Yıldız Dağdelen ve Güzin Gürel’in öğrencisi oldum. Ardından tekrar Viyana’ya gittim.

Sosyoloji diploması için ayırdığınız zamana üzüldüğünüz oluyor mu? Bu deneyimin müzik çalışmalarınıza ne gibi katkıları oldu?

– Sanatçı tek yönlü olmamalı. Felsefe ya da bilimle uğraşmak geniş bakış açısı kazandırıyor, yorumu zenginleştiriyor. Bu eğitim sayesinde eserlere, bestecilere derinlemesine bakmayı, araştırma sistematiğini öğrendim. Zaten, sesin gerçek niteliğini bulması için ergenlik sonrasını beklemek gerekiyordu. Birçok genç hızla parlayıp, hızla unutuluyor. Eğitime gereken zamanı ayırmam beni bu tehlikeden korudu.

Aşık olan bedelini ödemeli

En kötü ihtimalle, Viyana Opera Korosu’ndaki Türkler arasına katılıp, fırsatları beklemek yerine neden Türkiye’ye dönmeyi tercih ettiniz?

– Koristlik, solistliği öldürür: Özgürlük biter, ses gerçek hacminde kullanılamaz, yetenek körelir. Solistler, korist olmaktansa ölürüm daha iyi, der. Operada küçük rollerle başlamak ya da oda müziği gruplarıyla konser vermek daha iyidir. İstanbul Devlet Operası’ndaki görevimden de bu nedenle ayrıldım. Türkiye’ye, ikinci sınıf insan muamelesi görmeden kendi bahçemi yaratabilmek, iyi salonlarda konser verip, öğrenci yetiştirmek arzusuyla döndüm. Yurtdışındaki ilişkilerimi eski sıcaklığında sürdürüyorum.

June Anderson , opera prodüksiyonlarında eski kaliteyi bulamadığı ve aynı akşamda birçok farklı kişiliğe bürünme avantajı sağladığı için artık resitalleri tercih ettiğini söylemişti. İlk CD’nizde dinleyicinin karşısına orkestra eşliğinde seçme aryalar yerine bir resital albümüyle çıkmanız aynı yaklaşımın sonucu mu?

– Bu fikre gönülden katılıyorum. Kalitesini kontrol edemediğiniz bir operada rol almak yerine resitalin avantajlarını kullanmak çok daha akılcı. Ben iki alanda birden çalışmamı sürdürüyorum.

Günümüzde hızla unutulan inceliklerin, geçmiş çağlara ait zarafetin simgesi bir müzik türüne yıllarınızı vermişiniz, uzmanlaşmaya çalışmışsınız. Neydi sizi lied formuna yönelten?

– Lied sanatı artık kimlik değiştiriyor. Dünya müzik piyasası bu eserleri çok güçlü seslerden dinlemek istiyor. Jessie Norman, Brien Turfle’ı geçmişin küçük ve narin seslerine tercih ediyorlar. Buna karşın, daha entelektüel bulduğum için lied formunda uzmanlaşmak istedim. Çünkü, en doğal müzik türü. İnsan şarkı söylemek istediğinde lied formuna ulaşıyor. Ayrıca bu tür içinde edebiyatı, bugün unutulan değerleri, romantizmi barındırıyor.

Çağdaş müzik akımları ve besteci tercihlerini göz önüne alırsanız, gelecekte Romantik Çağ’ın lied’leri gibi ölümsüz eserler yazılabilir mi, yoksa lied geçmişe ait bir güzellik olarak kalmaya mı mahkum?

– Aslında 20.yy’da da çok güzel lied’ler bestelendi. Şiir varolduğu sürece besteciler edebiyattan etkilenecek, lied gelecekte de bestelenecek. Ama doğal olarak Schubert duyarlılığından farklı özellikler taşıyacak. Belki bugünün lied’leri 100 yıl sonra büyük klasikler haline gelecek. Kimbilir?

İlk CD’nize Schumann’ın “Kadın Aşkı” şarkı dizisinin adını vermişsiniz. Eser Schumann çiftinin ölümsüz aşkının ve aynı zamanda kişisel felaketlerinin miladında bestelenmiş: Yetenekli piyanist, besteci Clara ev kadınına dönüşüyor, ilk evlenme teklifi reddedilen Robert ölümüne kadar kurtulamadığı depresyona giriyor. Öykünün hangi yönü daha cazip geldi size?

– İki boyutu birden cezbetti: Aşk ve ödenmesi gereken bedel. Tüm büyük sanat eserleri acıların ürünüdür. İşler yolundayken derin sanat ürünü çıkmıyor. Schumann içindeki çılgınla boğuşmasa, kendini Ren Nehri’ne atacak kadar bunalmasa bu eserler ortaya çıkmayabilirdi. O çağın aşklarındaki dram, sevdiğine ulaşma çabası, tutku beni çok etkiliyor. Bugün aşkı kolay bulup, çabuk tüketiyoruz. Kadın hakları, ekonomik bağımsızlığı açısından çok yol kat ettik. Ama modern Alman toplumunda ne bir erkek kadını böylesine tutkuyla seviyor ne de kadın sadakatla bağlanıyor. Hayatta ve sanatta hep gerçek aşkı arıyoruz. Bu eserdeki aşk, sadakat, sevgiliye özlem, kaybının verdiği acı çok etkileyici. Bu romantizme hâlâ ihtiyacımız var.

Şipşak aşklar çağında geçmişin romantizminin nefes alması mümkün mü?

– Canlandırmaya çalışıyorum; bu albüm de romantizme bir hayat öpücüğü. Mesajım şu: Geçmişin duygu çağını, kültürel, insani birikimini unutmamalıyız. İnsani duygularımızı kaybetmemeli, aşkı terk etmemeliyiz.

Albümün repertuvarının hazırlanması ve kaydı ne kadar zaman aldı?

– Türk eserlerinin dışındakiler uzun zamandır repertuvarımdaydı. Konserlerimde söylüyordum. Türk eserlerinin hazırlaklarıyla birlikte altı aylık ön çalışmadan sonra stüdyoya girdik. Piyanist Kamerhan Turan’la 2004’ten bu yana birlikte çalıştığımız için, herhangi bir sorun yaşamadık. Üç günde kayıtlar bitti.

Altı oktavlık ses bir şehir efsanesidir

Mezzosoprano Marilyn Horn, “iyi sesin yüzde 75’i zekadır” diyor. Koloratur ve dramatik sopranoyla karşılaştırıldığında mezzo daha mı zeki olmalı?

– En müthiş seslerin bile zekaya ihtiyacı var. En ünlü divalar, çok zeki kişiler. Şov dünyasında yaşadığımız düşünülürse, koloratur ve dramatik sesler etkileyicilik açısından daha avantajlı. Mezzo ise daha küçük hacimli olmasına karşın insani sıcaklığı nedeniyle bestecilere en çok ilham veren sestir. Dolgun, oturaklı bir ses arandığında akla mezzo ve alto gelir.

Sizin gibi tizleri güçlü sopranoların en büyük sorununun yaşa bağlı ses değişimi olduğu, repertuvar değiştirmesi gerektiği söylenir. Bu kritik döneme nasıl hazırlandınız?

– Değişim her zaman olumsuz değildir. Yoğun soprano eğitimi güçlü bir kas yapısı kazandırdı. 30’ların başındaki değişimle sesim iyice oturdu, karakteristiğini kazandı. Tizlerimi de koruyabildim. Soprano ara partilerini söyleyebiliyorum. Gelecekte ses derinliğimin artmasını bekliyorum.

Seste büyük ve küçük ölçüsü nedir? Altı oktavlık sese sahip olmak mı gerekir dünyayı hayran bırakmak için?

– Altı oktavlık ses anatomik olarak mümkün değil. Opera dünyasında en kaliteli sesler 3 oktav. Kafa sesi ya da ıslık düzeyini oktav kabul edip bu tuhaf sonuçlara ulaşıyor bazıları. Benim sesim de 2,5 oktav.

Yaşanmışlık sanata güç katar

CD repertuvarındaki eserlerin hayatınızda izdüşümü var mı?

– Yaşanmışlık sanata güç katar… Mutluluklar, mutsuzluklar yorumu derinleştirir. Bu eserlerden birçoğunu sekiz yıl önce, konservatuvardan mezun olduğum dönemde de söylüyordum. Sonrasında yaşadıklarım, yorumumu çok değiştirdi. Bazıları hayatımla iç içe geçti; özellikle Mahler’in “Hatıra”sı ve Schumann’ın “Kadın Aşkı”nın kelime kelime yaşanmış karşılığı mevcut.

Dilerim sizin tecrübeniz mutlu sonla bitmiştir.

– Mutlu son yoktur… (Gülüyor) Aragon’un dizelerindeki gibi…

Uçarsu ve Saydam’ın eserlerinin besteleniş sürecine herhangi bir dahliniz oldu mu?

– Hasan Uçarsu , “Serüven”i sesim için uyarladı. Metin Ülkü’yle CRR’deki resitalimizde seslendirdikten sonra, Londra’daki Türk Festivali’nde yorumladık. Amcam Ermukan Saydam, geçmişte, benim için bir lied albümü bestelemişti. Ona sürpriz yapıp “Yakarış”ı albümde seslendirdim.

Verdi’nin oryantal yorumu ya da türkü uyarlamaları gibi albenisi, ticari şansı yüksek bir albüm yerine, dinleyicilerin karşısına uzman kulaklara hitap eden bir albümle çıkıyorsunuz. Yayımcı PB Müzik’i, dağıtımcı EMI’yi ve Koç Vakfı’nı bu riskli albüme para yatırmaya nasıl ikna ettiniz?

– Hayatta kalıcı bir değer yaratmak istedim. Bu kayıtlar pop albümleri gibi 10 günde raflardan inmez. Biz yaşlandıkça değerlenir. Gereken emeğin verildiği eserlerin değeri fark edilir. Klasik müzikten anlamıyorum, diyenlere bile hitap edecek bir albüm hazırladım. Eserleri orijinal dilinde seslendirdiğim halde, kapakçıkta bütün sözlerin Türkçe çevirisi verildi. Bu hizmetin karşılığını alacağıma inanıyorum. Gittiğim jimnastik salonunda, kuaförde şu anda bu CD çalıyor. Gördüğüm kadarıyla ilgiyle dinleniyor. Yeterince eğlendirici müzik var piyasada. Eksik olan, dinleyicisini düşündüren, dinlendiren, ruhunu iyileştiren eserler. PB Müzik, EMI ve Koç Vakfı’na destekleri için teşekkür ederim. Şu anda ikinci, üçüncü albümü konuşuyoruz.

Festival konserinin repertuvarı nasıl oluştu; Mozart temalı bir festivalde neden programınızda besteciyi tek eserle geçiyorsunuz?

– İKSV’ye üç ayrı program önerisi sundum: 20.yy müziği, ünlü aryalar ve CD repertuvarı. Tematik özellikler taşıyan, piyano ve şan için yazılmış eserlerden oluşan albüm repertuvarı tercih edildi. Eserleri kronolojik sırayla seslendireceğimiz, mataron benzeri bir konser olacak. Türkçe iki eser de Kunst Lied (Sanat Şarkısı) formuna uygun. Böyle bir lied akşamında, Mozart’ı, besteciliğinin 1 dakika 33 saniyelik özeti niteliğindeki bir eserle anacağız. Luise’nin vefasız aşkı, arya karakterinde bir lied.

Yakın gelecekle ilgili ne tür planlarınız var? Elinizde üç kullanımlık bir sihirli lamba olsaydı ne yapmak isterdiniz?

– Yıl sonunda Viyana’da tekrar Cossi Van Tutte’yi seslendireceğim. Kurt Weil ve Gershwin eserlerini kaydetmek, Mahler’in “Rückert Lieder” ve Pergolessi’nin “Stabat Mater”ini, Dvorak ve Brahms’ın çingene şarkılarını seslendirmek istiyorum. Hayal kurmak gelişmenin temel gereği. Londra’da St.John’s Smith Square salonunu gezerken, ah keşke bir gün burada konser versem, demiştim. İki yıl sonra gerçekleşti. Sihirli lambayı çok iyi bir orkestrayla Mahler seslendirmek, iyi prodüksiyonla Cossi fan Tutte’deki Dorabelle rolünü oynamak, Gerald Moore gibi bir piyanistle lied akşamı yapmak için kullanırdım.

(Serhan Yedig / 21 Mayıs 2006/ Hürriyet)

 

ÇİFTE DİPLOMALI MEZZO

Ezgi Saydam (35), piyanist ve akademisyen Prof. Dr. Ergican Saydam’la piyanist Ayla Saydam’ın kızı. İ.Ü. Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Salzburg Mozart Akademisi’nde Hanna Ludwig’in, MSÜ Devlet Konservatuvarı’nda Güzin Gürel ve Yıldız Dağdelen’in öğrencisi oldu. Viyana’da Carol Byers ve James Pearson’la çalıştı. İTÜ MİAM’da müzik yöneticiliği yüksek lisansı yaptı. Avusturya, Almanya, Belçika, İsviçre’de konserler verdi. Londra Osmanlı Saray Müziği Topluluğu’nun “Savaş ve Barış: Kırım 1853-56” CD’sinde (Kalan Müzik) solist olarak yer aldı. 2000-2001 sezonunda İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde görev yaptı. 2004’te, Viyana’da Carol Byers Opera Stüdyosu’nun sahnelediği “Cosi Van Tutte”de Dorabella rolünü seslendirdi. İngilizce ve Almanca biliyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik Toplulukları Bölümü’nde ders veriyor.

SPORCU GİBİ YAŞIYORUM

Her an sahneye çıkacakmış gibi hazırlıklı olmak zorundayım. Konserim olmadığı zamanlarda bile her gün 45 dakika ses açma egzersizi yaparım. Ardından piyanist eşliğinde en az 1 saat repertuvar çalışırım. Yeni bir şey öğrenmeden yaşadığım günü kayıp olarak değerlendiriyorum.

HOBİSİ SEYAHAT

Repertuvarımdaki eserlerimle ilgili yerleri gezerim. Doğa yürüyüşlerinden vazgeçemem. Şiir ve felsefe okuruyum. İyi bir klasik caz dinleyicisim. Dinlenmek, eğlenmek için gişe filmlerini tercih ediyorum. Operacılar iyi yemek yapmayı, yemeyi sever. Bu konuda yetenekli olduğumu söyleyemeyeceğim.

Linkler

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!