Hilary Hahn / Sessizlikten müzik yaratmak zor iştir

0

Avrupalı eleştirmenlere göre, Amerikalı kemancı Hilary Hahn yüzyılda bir rastlanan yeteneklerden. Yorumları Jascha Heifetz, Isaac Stern gibi efsanelerle karşılaştırılıyor. Hahn, 2001’de Brahms’ın keman konçertosu yorumuyla ilk Grammy ödülünü kazanmıştı. 2014 baharını ağırlıklı olarak yine bu esere ayırmıştı. ABD’den başlayıp, Almanya, Avusturya’da devam edecek turne boyunca Leonard Slatkin, Yan Pascal Tortelier, Paavo Jarvi gibi şefler ve ünlü orkestalarla 11 konser verdi. İstanbul konseri öncesi, Frankfurt’tan sorularımızı yanıtlayan Hahn, son yıllarda üzerinde çalıştığı üç önemli projenin sanatı üzerindeki etkilerini anlatmıştı.

You Tube’de açtığınız kanalda kavanozdaki beta balığı ile röportajınızı yayımlamışsınız. Sorularınıza bakılırsa, amatör gazetecilerden çok sıkılmışsınız. Ne gibi tepkiler alıyorsunuz?
– Otel odasında yalnız başıma kaldığım bir gün, canım sıkılınca aklıma bu videoyu kaydetmek geldi. Aslında kendimle gırgır geçiyordum. Fakat sizin gibi, videoyu bir eleştiri olarak değerlendiren, hatta epeyce öfkelenenler oldu. Ben bu görüntülerde sadece balıkla sohbet ediyorum. Kime ne zararı var ki? Son albümümde eserlerini seslendirdiğim 27 besteciden bazılarıyla da röportajlar yaptım, yayımladım. Bu röportajlarda sorularımın mümkün olduğunca yalın olmasına özen gösteriyorum. Balığa da yalın sorular sordum…
Dünya edebiyatına ilginizi biliyoruz, kara mizah da ilgi alanınıza mı giriyor?
– Evet… Sözcükler ilgimi çeker. Bazı kişiler sözcükleri çok ustaca kullanıyor…
Kemanınızın kutusunu mu kaybettiniz ya da yakınlarda değiştirdiniz mi?
– Nasıl yani? Hayır, değiştirmedim… Neden sordunuz?
Keman kutunuz adına açtılan Twitter hesabında yolculuklarınız, turneler, yaşadığınız olaylarla ilgili bilgiler yer alıyordu. Son bir aydır hiçbir mesaj yok… 24 bin takipçiniz keman kutusunun akibetini merak ediyor olmalı…
– Twitter’a bir kez daha bakın isterseniz…

Dinleyicilerim ve gençlerle sosyal medyada buluşuyorum

Dün baktığımda hiçbir hareket yoktu. Sosyal medyayı en iyi kullanan klasik müzikçi olarak biliniyorsunuz. Sorunun sizden değil, keman kutunuzdan kaynaklandığını düşünmüştüm… Şu anda açıp bakıyorum… Ve… Evet, Almanya’dan bir mesaj girmişsiniz. Peki, bu esprili iletişim girişimine ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Twitter parlak zekaların boy gösterdiği bir platform. İçlerinden size çok şaşırtanlar çıkıyor mu?
– Kısa süre öncesine kadar web sayfamda seyahat notlarımı düzenli olarak yazıyordum. Fakat birbiri üstüne birkaç zorlu proje gündeme gelince aksadı. Bu arada Instagram’dan fotoğraf paylaşıyorum. Facebook’tan müzikseverlerle iletişim kuruyorum. Aslında tek amacım dinleyiciye turneye çıkan, şehirden şehire gezen bir sanatçının hayatından kesitler sunmak. Çocukluğumda önemli sanatçılarla ilgili pek çok şeyi merak ederdim. Ne internet vardı o yıllarda ne de haber alabileceğim bir başka kaynak. Yaşadığım şehre konsere gelen sanatçıları kuliste ziyaret eder, merak ettiklerimi sormaya çalışırdım. Ne yazık ki bu karşılaşmalar selamlaşmaktan öteye geçmezdi. Oda müziği atmosferi, orkestra atmosferinden ne kadar farklıdır, solist kendisini orkestra önünde nasıl hisseder, bunları merak eder sormak isterdim. Şimdi internet çağındayız, pek çok genç müzikçi bunları bana sormak istiyor, ben de onlara kanallar açıyorum benimle iletişim kurabilmeleri için. Ben Twitter’da pek fazla zaman harcamıyorum, ikili diyaloğa girmiyorum, diğer kişileri takip etmiyorum. Hatta pek çok durumda bu mesajları ekibim hazırlıyor…

İnsan sesini taklit etmem söylenmişti, şancılara da tam tersi öğretilirmiş

Son yıllarda ufuk açan üç farklı proje gerçekleştirdiniz. Bunların müziğe bakışınızda ne gibi dönüşümlere yol açtığını sormak istiyorum. Kemanınızı insan sesiyle buluşturan Bach projesinden başlayalım. Bu deneyimden neler kaldı geriye?
– Bach’ın kantatlarını, pasyonunu seslendirdiğimiz bu projenin, pek çok yeni fikre ilham vermesini bekliyordum. Bir bariton ve sopranoyla turneye çıkmak ilginç fikirdi. Fakat umduğum gibi olmadı. Pek çok zorlukla karşılaştım. Üslup, yaklaşım farklılıkları gündeme geldi. Evet, sesle kemanın yanyana gelmesi heyecan vericiydi. Tüm eğitim sürecim boyunca çalgıcının insan sesini taklit etmesi gerektiği söylenmişti. Çocukluğumda da şarkı formuna uzak değildim. Babam hobi olarak kilise korusunda söylüyordu. Zemin katta prova yaparken dinlerdim. Defalarca tekrar ederdi bazı pasajları. Bana çok komik gelirdi. Evimizde çok büyük bir plak koleksiyonu olmasa da Schubert’in Lied’leri, önemli koro eserlerinin icraları bulunuyordu. Bunları zevkle dinlerdim. Yine de insan sesini kemanla taklit etmenin ne demek olduğunu anlamakta zorlanmıştım. Çünkü çok farklı iki mekanizma. Kemanda yayı yavaşlatarak sesi uzun süre sürdürmek mümkün, fakat şarkıcının nefes almadan uzun süre ses çıkarması imkansız. Yıllar geçtikten sonra, şancılarla çalışıp onları yakından gözlemledikten sonra benzerlikleri, farklılıkları anlayabiliyorum. Şarkı söyleme tekniklerinden kemancı olarak kendime ders çıkartabiliyorum. Yıllar once bir gün konservatuvarda şancı bir arkadaşımla sohbet ederken, ona hocalarımın tavsiyesini aktarmıştım. “Bana insan sesini taklit et diyorlar” dediğimde çok şaşırdı. “Ne diyorsun, bana da hep kemanı taklit et diyorlar” cevabını verdi (gülüyor). Çok komik bir durumdu. Aynı zamanda bazı formülleri çok abartmamamız gerektiğini de gösteriyordu. Bach projesinde şancılarla çalışmak bana hocam Jascha Brodsky’nin plaklarından birini hatırlattı. Biliyorsunuz Curtis Yaylıçalgılar Dörtlüsü’nün birinci kemancısıydı. Dörtlüyle Samuel Barber’ın “Dover Beach” adlı eseri seslendirirken, şancılardan biri sorun yaşamış. Gereken tiz seslere çıkamamış. Barber duruma müdahale edip, eserde değişiklik yapmış. Özet olarak, şan kemancılığım açısından hep önemli oldu. Bach repertuvarıyla, çok sevdiğim erken dönem üslubuyla kayıt yapmak, şanla geçmişe uzanan bağımı canlandırmak beni mutlu etti.

Kendi kadanslarımı yazıyorum, küçük besteler yapıyorum

Pek çok virtüöz emprovize müzikten çekiniyor. Sizin piyanist Volker (Hauschka) Bertelmann’la kaydettiğiniz Silfra albümü tamamen emprovizasyondan oluşuyordu. Bu açıdan eşiği aştığınız söylenebilir. Bu deneyim klasik müzikteki icralarınıza nasıl yansıdı?
– Bu özel bir deneydi. Bertelmann’la bir araya gelip, ortada herhangi bir somut ezgi olmadan birlikte müzik yapıp yapamayacağımızı denemeye karar verdik. Eğer başarabilirsek, ne yapacağımıza ondan sonra karar verecektik (gülüyor). Birkaç yıl ardı ardına, bir aylık sürelerde İzlanda’da buluştuk. Ortak bir dil oluşturmanın, tamamen özgür doğaçlamalar yapmanın yollarını aradık. Ortaya çıkan fikirleri analiz ettik, zihnimizin derinlerindeki fikirleri ortaya çıkarmaya çalıştık. Benim açımdan katarsis şeklinde özel bir deneyim oldu. Klasik müzikte düzenli akor dizilerini izleyip, icra konusunda bestecinin gösterdiği yoldan yürümeye alışığım. Bu bağı koparıp son derece saf, tepkisel, düşsel bir yolculuğa çıkmak klasik müzikçi için ilginç bir deneyim. Bundan sonra Hauschaka ya da başkalarıyla emrovisasyon yapar mıyım bilmiyorum. Şuna eminim ki tek başıma emprovizasyon yapmam. Benim için bedeli yüksek… Hauschaka’yla yaptığım doğaçlama, yaratıcılık konusunda anlayamadığım bazı süreçleri kavramama yardımcı oldu. Birbirimizi tanıdık, ortak bir dil geliştirdik. Bu nedenle de birlikte özgün bir albüm yapmak istedim. Birbirimizi avlayacakmışız gibi yola çıkalım, dedim (gülüyor). Ve sonuç elimizdeki albüm… Müzikal tuzaklar kurmak, avcılık yapmak eğlenceliydi. Özgürlüğü yaşamak, sessizlikten, hiçlikten müziğe ulaşmak çok özel bir deneyimdi. Çünkü uzun yıllar klasik müzikte bestecilerin eserlerini seslendirdim. Farklı türlerdeki birkaç ortak çalışmada, bestecilerin eserleri üzerine doğaçlama yaptım. Birkaç küçük beste denemem oldu, fakat kendimi besteci olarak değerlendirmiyorum. Hiçlikten yola çıkıp estetik değeri olan bir varlık oluşturmak kıskandığım bir yetenekti. Sessizlikten müzik yaratmak çok zor bir iştir… Doğaçlama çalışmalarının daha sonra giriştiğim “27 bis parçası” projesinde önemli yardımı oldu. Bestecilerle iletişim kurmamı, eser üretim sürecini kavramamı sağladı. Kimin, neyi, neden sevdiğini sistematik olarak açıklamanın mümkün olduğunu gördüm. Anlık, rastlantısal nedenlerin bu tercihler üzerindeki etkisini fark ettim. Bu bilgi, farklı coğrafyalardan, kültürlerden çok sayıda bestecinin eserini seslendirirken işe yaradı. Farklı esin kaynakları olduğunu, her zaman aynı sürecin işlemediğini kavradım.
Emprovizasyon deneyiminden sonra konçertolarda kendi kadanslarınızı çalmaya başladınız mı? Örneğin Brahms’ın konçertosunu İstanbul’da Joachim’in kadansıyla mı, yoksa kendi hayal gücünüzün ürünüyle mi yorumlayacaksınız?
– Evet, kendi kadanslarımı da yazıyorum. Fakat müzik tarihine geçen, çok sevdiğim kadanslar var, pek çok eserde gönülden bağlı olduğum, sevdiğim alternatifleri kullanıyorum. Örneğin besteciler eserleri için çok güzel kadanslar yazmış. Bu bölümler eseri daha derinlemesine kavramamıza yardımcı oluyor… Brahms’ı kesinlikle Joachim’in yazdığı bölümle seslendirmeyi tercih ederim. Çünkü eseri ilk icra eden kemancı ve bestecinin arkadaşı. Müzik tarihinde bestecisini de etkileyen birkaç kadanstan biridir bu.
Repertuvarınıza almak için olgunlaşmayı beklediğiniz eserler var mı?
– Bu konuya yaklaşımım farklı. Olgunluk kişiye özel bir şeydir; yaşla otomatik olarak gelen bir özellik değildir. Hatta olgunluğa ulaştığınızı sandığınız anda bile yolun başında olabilirsiniz. Kuşkusuz sanatçı gelişim sürecini fark eder, eriştiği seviyeyi hissedebilir. Bu durumda bile, bir eseri ele almak için doğru zaman olduğunu düşündüğünüz an, gerçekte doğru zaman olmayabilir. Ayrıca beklemeyi tercih ederseniz bu an hiçbir zaman gelmeyebilir. En iyisi yorumcunun sevdiği, istediği eseri çalışmaya başlaması…

Bis projesinin kolay olacağını düşünmüştüm, yanılmışım

“27 Hilary Hahn Bisi” projesi size İspanya’dan Japonya’ya, Yunanistan’dan Hindistan’a bestecilerle tanışma fırsatı verdi, bu sayede dinleyicileriniz de klasik müziğin bugün beş kıtadaki durumunu bir arada görebildi. Bu deneyim müziğe bakışınızda ne gibi değişimlere yol açtı, farklı coğrafyalardan bestecilerle çalışmalarınızı gelecekte de sürdürecek misiniz?
– Başlayalı 10 yıl oldu ama hâlâ işin başında olduğumu hissediyorum. Gerçekleşmesi için ne kadar çok çalışmak gerektiğini hayal bile edemezsiniz. En azından ben bu kadar zorlu bir iş olacağını düşünmemiştim başlangıçta. Bestecilere bis olarak çalacağım eserler sipariş vereceğim, bu sayede bislerde birbirinden çok farklı eserler çalabileceğim, demiştim. Hiç bu kadar basit değilmiş (gülüyor). Albüm yayımlanana kadar müzikler epeyce farklı aşamalardan geçti. Eserlerin prömiyerleri yapıldı. Dinleyicilere ulaştı. Onlar görüşlerini bildirdi, ardından eserler kaydedildi. Önemli olan kaydedilmesiydi. Çünkü konserde bir kez duyuyorsunuz. Oysa albümü birkaç kez dinleyip esere yaklaşmak, tüm detaylarıyla kavramak mümkün. Sonuçta bu müzikler notaları elime ilk aldığım noktada değiller, sadece konserlerimde duyulmuyorlar, kaydedilmiş olarak dünyada dolaşıma girdiler. Bu çalışma konusundaki fikirlerimin, eserlere getirdiğim yorumun gelecekte nasıl bir dönüşüm geçireceğinden çok eserlerin kendi geleceklerini merak ediyorum. Pek çok yaratıcı sanatçıyla tanıştım bu proje sayesinde. Bu bağlantılar benim için çok önemli. Projeye katkıda bulunan tüm bestecilere minnettarım. Potansiyel açıdan, açık uçlu bir çalışma bu.
2001’de size Grammy kazandıran, İstanbul’da da seslendireceğiniz Brahms konçertosuna yaklaşımınız zaman içinde nasıl gelişti? Herhalde ödül sonrasında bir süre “aşk ve nefret” ilişkisi yaşamışsınızdır…
– Neden?
Grammy alan sanatçılar albüm repertuvarını seslendirmek üzere dünyanın dört bir köşesinden davet alır genellikle. Aynı eseri üst üste çalmak bir süre sonra eserden nefret etmelerine neden olur. En azından Grammy’li birçok sanatçının röportajlarında bunu okuduk şimdiye kadar…
– Benim durumum biraz farklıydı. Ödül açıklanınca pek çok kutlama aldım. Fakat konser talepleri açısından hiçbir etkisi olmadı (kahkahalar). Aslında Grammy’ye aday gösterilmek, kazanamasanız bile büyük onur. Ödül kazanmak ise yorumunuzun onaylanması, takdir edilmesi anlamına geliyor. Çok gurur verici. Fakat klasik müzik kategorisindeki Grammy’nin etkisinin konserlere yansıması imkansız. Çünkü sözleşmeler birkaç yıl önceden yapılıyor. Ödül açıklandığında medyadaki yansımasına bakıp, heyecanlanıp konser teklif edenler, iki yıl beklemek zorunda kalıyor. Pek çok şehirde çaldım bu konçertoyu. Bu şehirlere tekrar yolum düştüğünde, farklı programla gidiyorum. Böylece repertuvarımdaki eserler belirli bir dönem çalınıyor, sonra dinlenmeye alınıyor. Her sezonda 4 ila 6 konçerto seslendiriyorum. Menajerler istese bile, pratik nedenlerden dolayı her yerde, her zaman istenilen eseri seslendirmek mümkün değil. Kimi zaman orkestra uygun olmuyor, kimi zaman şef istemiyor. Gittiğiniz şehirde kısa süre önce başka bir kemancı bu eseri yorumlamış oluyor. Bazı eserlerin prova süreleri uzun, benim tur programıma uymuyor. Benim açımdan tekrarı en bıktırıcı eserler, orkestra üyelerinin otomatiğe bağlayarak çaldıkları… Beethoven, Mendelsohnn, Sibelius’ta prova zamanından, sahnedeki tavıra, ilk provadaki yorumlarına kadar tüm konular risklidir. Orkestraların o eseri geçmişte nasıl çaldıklarını önemli değildir. Önemli olan aynı noktaya birlikte varabilmek, ortak dil geliştirmektir. Bir eseri seslendirmek ile ortak yorum geliştirmek farklı şeylerdir. İkincisi zaman, çaba ister. İşbirliği çabası, ortak çalışma arzusu varsa, hızlı bir şekilde sonuca ulaşabilirsiniz.

Bana sorusu olan genç müzikçileri kulise bekliyorum

Brahms’ın konçertosu ne kadar zamandır istirahatteydi; esere bakışınızda zaman içinde ne gibi dönüşüm yaşandı?
– Hayatım boyunca öyle çok çaldım ki… Repertuvarımda düzinelerce konçerto var. Bunları dönüşümlü seslendirdiğim için hepsini dinlendirmeye zamanım oluyor… Birlikte çalıştığım kişilerin yorumda önemli etkisi var. Zamanın da etkisi var. Bireyler de zaman içinde değişir. Fakat kişiliklerinin temeli aynı kalır. Yorumda da detayda değişiklikler oluyor, fakat esere temel yaklaşım aynı kalıyor. Yine de kimi zaman beklenmedik değişiklikler yaşanıyor.
Eserin ilk seslendirmesini yapan büyük kemancı Joachim, opus 77’nin Alman müzikçilerin yazdığı en önemli dört konçertodan biri olduğunu söylüyor, buna rağmen Brahms’ın piyanist olması ve kemanın ergonomisini çok iyi bilmemesinden dolayı eserde yorumcuyu zorlayan sorunlar bulunduğu söyleniyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
– Evet, Brahms kemancı değildi. Fakat insan vücudu konusunda bilgisi vardı. Her enstrümanın kendisine göre zorlukları var. Kemancı olmayan bestecilerin yazdığı pek çok güzel eser var. Bunu da olduğu gibi kabul edeceksiniz. Büyük bir sorun yok. Teknik ve bağlantılar açısından nitelikli bir eser var elimizde…
2002’den bu yana Türkiye’ye üçüncü gelişiniz. Türk müzikçilerle, bestecilerle herhangi bir iletişiminiz oldu mu?
– Pek çok ülkeden müzikçiyle iletişimim var. Bireyleri ülke bazında sınıflamadığım için bir anda cevap vermem kolay değil. Türkiye’den de tanıdığım müzikçiler var. Fakat herhangi bir ortak çalışma yapmadım henüz.
2002’de geldiğinizde, size sorusu olan genç müzikçilerin konserden sonra kulise gelebileceğini duyurmuştunuz. Davet bu kez de geçerli mi?
– Konserden sonra dinleyicilerle, meraklı gençlerle buluşmak için her halükarda zaman yaratmaya çalışıyorum. Bu kez de elimden geleni yapacağım.

(Serhan Yedig / 2014 / Müzik Söyleşileri)

Linkler

Hilary Hahn: Yüzyılda bir rastlanan yetenek olduğumu 1995’te söylemişlerdi, yani geçen yüzyılda

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!