Hilary Hahn / Yüzyılda bir rastlanan yetenek olduğumu 1995’te söylemişlerdi, yani geçen yüzyılda

0

Time dergisine göre Amerika’nın en iyi genç klasikçisi, Avrupalı eleştirmenlere göre yüzyılda bir rastlanan yetenek. Yorumları Jascha Heifetz, Isaac Stern’le karşılaştırılıyor. Meyer’in adına ithaf ettiği konçertoyla Billboard listelerine giren, Grammy’ye aday gösterilen Hilary Hahn, beş plağıyla dört önemli uluslararası ödül aldı. 11 yaşından bu yana dünyanın önde gelen orkestralarıyla konser veriyor. CNN’deki röportajında “Ben dahi değilim” diyen genç kemancıyı, 2002’deki İstanbul konseri öncesi, bir geceyarısı Seatle’daki evinden aradık.

Gecenin saat 1.30’u ve telefon başındasınız. Menajerinize daha erken saatte yapmayı önerdiğim halde kabul etmemişsiniz. Merak ettim, ortalama kaç saat uyuyorsunuz?
– Genellikle yedi saat uyuyorum. Fakat bu aralar yoğun çalışıyorum. Uyku sürem beş saate indi. Arada kısa kestirme yapıyorum ve idare ediyorum.
Çok çalıştığınıza göre 2002-2003 iddialı bir sezon olacak..
– Avrupa ve Amerika’da birçok önemli salonda orkestra eşliğinde çalacağım, resitaller vereceğim. ABD’nin farklı kentlerinde, bu arada Carnegie Hall’da, Kanada’da ve Avrupa’nın yedi kentinde resital turnesi gerçekleştireceğim. San Francisco Senfoni Orkestrası ile Almanya ve Avrupa turnesine çıkacağız. Bu konserlerde Meyer’in konçertosunu çalacağım. Münih Filarmoni ile bir turne yapacağız. Bu arada yeni repertuar hazırlamaya çalışıyorum.
Turnede, konserden önce odanıza kapanıp yeni eserlere çalıştığınızı okudum, doğru mu?
– Müzikle başbaşa olduğumda nerede bulunduğumun pek önemi kalmıyor. Turnelerdeki boş zamanlarımı böyle değerlendiriyorum.

Belki birgün köşe yazarlığına başlarım

Kutlarım sizi, web sayfanızdaki günlüğünüz çok güzel. Bazı fotoğraflarınız neredeyse usta işi. Babanız bir zamanlar gazeteciydi galiba, yardım ediyor mu? Gazetecilik size cazip geliyor mu?
– Babam gazeteciliği uzun yıllar önce bıraktı. Zaten gazeteciliği kısa sürmüş. Web sayfasındaki fotoğrafları ben çekiyorum. Yardım almıyorum. Yazmayı seviyorum ama gazetecilik yapmayı hiç düşünmedim. Belki günün birinde köşe yazarı olurum. Kimbilir belki bir gün… (Gülüyor)
Fotoğraflarınızı sergilemeyi ya da güncelerle, diğer yazı ve şiirlerinizle birleştirip kitaplaştırmayı düşündünüz mü hiç?
– Doğrusu hiç aklıma gelmemişti bu… Çok hoş bir fikir olabilir. Şimdilik, kitaba dönüştürmeyi düşünmeden, haftadan haftaya yazıyorum. Otobüste, uçakta, trende, otelde, ne zaman uygunsam not alıyorum. Zamanım çok kısıtlı, bu nedenle şimdilik günlük olarak devam etmesinde yarar var.
Hayranlarınızdan ilginç mesajlar alıyor musunuz?
– Okuyacak ve cevap yazacak zamanım olmadığı için e-mail iletişimine girmek istemedim. Teker teker cevap yazdığımda bunu bir kişi okuyacak, günce yazınca herkes okuyabiliyor. Genç kemancılarla, beni dinleyenlerle konserlerden sonra buluşup yüzyüze konuşmayı tercih ediyorum. Lobide, kuliste dinleyicilerle buluştuğumda görüş alışverişinde bulunmayı seviyorum.

Suzuki tekniğiyle başladım, keman egzersizi                           yaparken babam etrafımda balonla dolaşırdı

Aileniz dört yaşında ilginizi oyuncaklardan klasik müziğe yöneltmeyi nasıl başardı? CNN’deki röportajda, babanızla yürüyüş yaparken yolda keman kursu ilanını görüp kendi isteğinizle kursa başladığınızı anlatmıştınız. Anlaşılan sizi hiç zorlamamışlar.
– (Gülüyor) Çünkü klasik müzik evde hep duyduğum sesti. Televizyon yoktu. Radyomuz hep açıktı, klasik çalardı. Sanıyorum dinlediklerimin büyük etkisi oldu üzerimde. Enstrüman seçerken hep duyduğum çalgıyı tercih ettim. Suzuki tekniğiyle keman çalmaya başladığım günlerde ailemin çok yardımı oldu. Evde egzersiz yaparken babam balonlarla etrafımda dolaşır, beni rahatlatacak küçük şakalar yapardı. Benimle birlikte derslere gelirdi.
Seçiminizden pişman olup diğer çalgılara geçmeyi denediniz mi hiç?
– Hayır, hiç pişmanlık duymadım. Keman çalabilmek gerçekten çok güzel. Bu işi mesleğe dönüştürmek de öyle. Piyano ve mandolin de çalıyorum, flütü denedim. İki hafta kadar sürdü vazgeçtim. (Gülüyor) Keman öğrenirken diğer ilgi alanlarımı ihmal etmedim. Hayatımı tümüyle çalgıma vakfetmem gerekmedi. Örneğin yedi yıl kadar bale dersleri aldım.
Diğer müzik türleriyle ilgileniyor musunuz, çalmayı denediniz mi?
– Etnik müzik dinliyorum. Özellikle Hint müziğini. Asya ve arap müziğini de seviyorum. Aslında yaptığımız şey temelde aynı: Müzik yapıyoruz. Bu nedenle farklı insanların notaları nasıl bir araya getirdiğini görmek bana ilginç geliyor. Başka gruplarla çalmadım hiç. Günün birinde zaman bulabilirsem denemek isterim.

Yarışmalara güvenmiyorum, kazanan                       adayın öğretmeni jüride görüyorsunuz

Sesini duyurmak isteyen genç müzikçiler açısından yarışmalara katılmak neredeyse zorunluluk. Örneğin sizinle birlikte Deutsche Gramophon solistleri arasına katılan Ilya Gringolts,  Paganini Yarışması birinciliği sonrasında parlamıştı. Siz neden yarışmalardan uzak durdunuz?

– Çocukluğumda birkaç yarışma kazanmıştım. Çok şanslıyım, yarışmalara katılmam gerekmedi. Dostlarımın akılcı tavsiyeleri sayesinde istediğimi elde ettim. Benim için daha iyi oldu sanırım. Bazı insanlar yarışmaları çok sever. Ben sevmiyorum. Tek iyi yönleri repertuarın genişlemesine katkıda bulunması. Herşeyi birden öğrenmeniz gerekiyor. İyi bir tecrübe. Ben öğrenme, tecrübe kazanma yöntemi olarak konserleri tercih ediyorum. Tuhaf şekilde diğer insanlarla yarışmaya çalışmaktan çok daha iyi. Yarışmalara katılan arkadaşlarımı izliyorum, ne kadar zor olduğunu görüyorum. Kazananların neden bu ödüllere layık bulunduklarını anlamak bazen gerçekten zor. Değerlendirmeler akılcı olmayabiliyor; mesela kazananın öğretmenini jüride görüyorsunuz. Bazen kazanamayanlar iyi çalıyor; müzikte iyi ve kötü hakkında herkesin farklı düşüncesi var. Bu nedenle yarışmalar yarışmacıyı çok zorlayabiliyor.
Singapur Times’da okuduğum röportajda da aynı şeyi tekrarlamışsınız “Çok şanslıyım, isabetli tavsiyeler veren dostlarım vardı” demişsiniz. Kimdi bu dostlar, şu anda rotanızı kimlerin tavsiyesiyle çiziyorsunuz?
– Orkestra şefleri, hocalarım, orkestralarda karşılaştığım müzikçi dostlarım… Güvendiğim herhangi birine fikrini sorabilirim. Genellikle kararlarımı kendim veririm. Fakat bazen güvendiğim kişilere danışırım. Fikirlerini alıp üzerinde düşünür öyle karar veririm.
Mesela Anne-Sophie Mutter , Nigel Kennedy gibi Vivaldi, Sarah Chang gibi Sibelius çalmak yerine Şostakoviç’in 1. Keman Konçertosu’nu seçmek nereden aklınıza geldi, kim tavsiye etti? 2. Dünya Savaşı’nın karanlık yıllarını, Babi Yar dramını anlatan bu derin ve ağır eser sizin gibi gencecik bir solistin nasıl ilgisini çekti, çok merak ettim.
– İlk kez radyoda duyduğumda çok sevmiştim. Kim çalıyordu, şimdi hatırlamıyorum. Ama çok etkilendim. Yorumlarını aldım, dinledim. Yahudi değilim, ama öğretmenlerim Rus göçmeni Yahudilerdi. Yani eserde yansıtılan bana çok uzak bir gerçeklik değil. Eser seçerken tarihsel önem yerine öncelikle müziğe bakarım. İlgimi çekiyorsa öğrenmeye başlarım. İçeriği, içindeki tarihi öğrenirken keşfederim. Çok daha ilginç bir yöntem bu. Şostakoviç’in konçertosunu ilk kez duyunca sevdim, öğrendim ve konserlerde çaldım. Bence keman için yazılan en büyük eserlerden biri. Beethoven ve Brahms’la boy ölçüşecek kadar büyüleyici. Çaldıkça daha çok sevdiğimi gördüm. Sonunda kaydettik ve yayımlandı.
Repertuarınızda şu anda kaç konçerto var; oda müziği repertuarınızda hangi besteciler ağırlıkta?
– Saymadım ama 40 civarında olmalı. Oda müziğinde daha çok Brahms’ın eserlerini öğrendim. Bunun yanısıra eserlerini sevdiğim birçok besteci var: Stravinski, Şostakoviç, Bartok. Bu yaz Barber’ın eserlerine çalıştım. Harikaydı.
Gramophon dergisine “Meslek hayatımın sonunda çalınmamış eser bırakmayacağım” demişsiniz. Seçim yapmazsanız işiniz zor. Besteciler, akımlar, eserler arasında nasıl bir rota izleyeceksiniz. Seçiminizi rastlantılara mı bırakacaksınız?
– Ben böyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum.
Üstelik bu sözünüz röportajın spotu olarak verilmiş, görmemiş olamazsınız…
– Böyle şeyler oluyor röportajlarda. Başıma böyle şeyler çok geldi. Sanıyorum söylemek istediğim şuydu: Öğrenmek istediğim çok eser var. Günün birinde hepsini öğrenmiş olmayı dilerim. Bazı çalgıların repertuarı çok sınırlı. Hepsini öğreniyorsunuz, gidecek yer kalmıyor. Piyano repertuarı ise çok geniş. Bir ömür yetmez. Fakat keman repertuarını tamamlamak mümkün olabilir. Çok dinliyor ve sadece sevdiğim eserleri çalıyorum. Repertuar araştırırken daha önce ilgilenmediğim ülkelerin, akımların, çağların müziğine öncelik veririm. Amacım ufkumu mümkün olduğunca genişletmek. Sık sık standart eserlere geri dönüyor, tekrar ele alıyorum. Epeyce sevdiğim eser var. Öğrendiğim her yeni eserde, öğreneceklerimden biri eksiliyor. (Gülüyor)
Yorumlarınızın Jascha Heifetz, Isaac Stern, Nathan Milstein gibi büyük virtüözlerle karşılaştırılması, Süddeutscher Zeitung gibi ciddi bir gazetenin müzik eleştirmenince “yüzyılda bir rastlanan yetenek” şeklinde değerlendirilmeniz size cesaret mi veriyor, yoksa omuzlarınıza kaldırılması zor bir sorumluluk mu yüklüyor?
– Bunlar ne kadar doğru değerlendirmeler, bilmiyorum. İsmi geçenler büyük ustalardı. Hâlâ plaklarını dinliyorum. Düzeylerine ulaşıp ulaşamadığımı bilmiyorum ama övgüler gururumu okşuyor, bana cesaret veriyor. Söylenenler en azından estetik açıdan ulaşmak istediğim noktaya yaklaştığımı gösteriyor. Yıllarca radyo, plak dinlememin bir yardımı olmuş demek ki… “Yüzyılda bir rastlanan yetenek” değerlendirmesine gelince. Bu sözü 1995’de söylemişlerdi. Geçen yüzyılda kaldı, şimdi yeni bir yüzyıldayız ve söylenen beni bağlamaz… (Gülüyor)

Deliler gibi çalışmadım hiç, deha da değilim

“Deha” denilmesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Tüm röportajlarda rahatsızlığınızı açık şekilde ifade ediyorsunuz.
– Rahatsız etmiyor, sadece değerlendirme doğru değil. İnsan doğasının gereği herşeye bir isim takmaya çalışıyoruz. Gördüğümüz şeyi sınıflandırıyoruz. Ama her kategorizasyon doğru olmayabilir. Ben de bu sınıflamaya uymuyorum. “Prodigy”nin Latince kökenlerine baktığınızda “normal olmayan, ucube” gibi anlamlara geldiğini görürsünüz. Bu özellikleri taşıyan kişiler küçük yaşta seyirlik bir obje gibi topluma sunulur. Müzikal içeriğe bakılmaz. Müzik tarihinde bu şekilde zorlanan birçok insan olmuş. Odalara kapatılıp günde 10 saat zorla çalıştırılmışlar. Ruhen ya da yaş itibarıyla bu işe uygun olup olmadıklarına bakılmamış. Ben günler boyu 10’ar saat çalışmadım hiç. Dört saat yetti. Kimse yeteneğimi sergilemem için zorlamadı. Her istediğimi yaptım. Önce okulumu bitirdim. Tüm zamanımı konserlere ayırmaya başladığımda 17 yaşına gelmiştim. 11 yaşındaki ilk iddialı konserden sonra tamamen profesyonelliğe yönelmeyip, eğitime ağırlık vermem çok şeyi değiştirdi.
Yılda kaç konser veriyorsunuz, belli bir sınırınız var mı?
– Yaklaşık 80 konser. Konser sayısından çok turne rotaları önemli. Beş haftadan daha uzun süren turne yapmıyorum. Yazın konserlere mutlaka ara veririm. Kendime zaman ayırırım.
Özel hayatınız, erkek arkadaşınız hakkında konuşmayı sevmediğinizi biliyorum. Fakat bu kadar yoğun tempo içinde dostluklarınızı korumayı nasıl başardığınızı soracağım. İçine kapalı bir insan mısınız, dostluklarınız önemli mi sizin için?
– Klasik müzik dünyası çok küçük. Herkes birbirini tanıyor. Turnelerde hep dostlarımla karşılaşıyorum. Turneye çıkmasam onları göremeyeceğim. Gittiğim yerlerde dostlar ediniyorum. Örneğin dil kursundan yakın bir arkadaşım Viyana’da yaşıyor, her konserde buluşuyoruz. Diğeri Boston’da. Onunla da turneye çıkınca görüşüyorum. Yani gayet iyi gidiyor, hayatımdan memnunum.
Annenizin Almanya’ya uzanan kökleri nedeniyle Almanca dersleri aldığınızı okumuştum. Diğer dillerle ilgileniyor musunuz, edebiyatla aranız nasıl?
– Bu yaz ikinci kur dersler için Fransa’ya gideceğim. Henüz Almancam kadar iyi değil Fransızcam. Öğrenmek istediğim birçok dil var. İtalyanca, Japonca, Arapça… Almanca, İtalyanca, Fransızca müzik dili olduğu için önemli. Birçok besteci bu dilleri konuşuyormuş. Müzik, dille çok yakından ilgili. Edebiyatta en çok şiir ilgimi çekiyor. Goethe, Schiller, Lorca’yı severek okuyorum.
Yaşıtınız iki ünlü kemancı Sarah Chang ve Joshua Bell ‘le konuşmamızda sürat tutkularından ve yarış arabalarına meraklarından bahsetmişlerdi. Sizin bu tür ilgileriniz var mı?
– Ben daha çok sanatsal şeylerle ilgileniyorum. Okumak, yazmak, fotoğraf çekmek, resim çizmek gibi. Dağa yürüşüye giderim, bisiklete binerim. Hayvanları severim. Çocuklarla çalışmaktan hoşlanıyorum. Konserlerde insanlarla tanışmak, gittiğim ülkelerin kültürünü öğrenmek hobilerim arasında. Kentlerin sokaklarında yürümeyi seviyorum, fakat yön duygum gelişmemiş. Hemen kayboluveriyorum. (Gülüyor) Evde oturup film seyretmeyi, CD dinlemeyi severim.

Islak tişörtle tanıtım fotoğrafı çektirmem

Bale tecrübenizin yararını görüyor musunuz; mesela sahne korkusunu yenmenize yardımcı oldu mu?
– Eğer dansı bilen bir müzikçiyseniz, dans duygusunu müziğe koymak kolay oluyor. Müziğin hareketlerle bağlantısını rahatlıkla kavrıyorsunuz. Klasik bale, Afrika dansları ve caz balesi dersleri aldım. İyi bir dansçı değildim. Yine de sahnede dans tecrübesinin yararını gördüğümü söyleyebilirim. İnsanların önünde vücut hareketlerinizi kontrol etmenizi sağlıyor.
10 yıllık birliktelikten sonra Sony’den ayrılıp Deutsche Gramophone’a geçmenizin tek nedeni önerilen ücret miydi?
– 16 yaşında başlamıştım Sony ile çalışmaya. Yedi yıl onların sanatçısı oldum. Şostakoviç’i kaydettikten sonra kontrat süresi bitti. Yeni projeler için düşünürken bazı konularda aynı fikirleri paylaşmadığımız ortaya çıktı. Aslında diyaloğumuz hâlâ sürüyor ama birlikte çalışmamızın pek kolay olmayacağı belliydi. Ben de DG ile konuştum, ortak düşüncelere sahip olduğumuzu gördüm, denemek istedim ve anlaşma imzaladım.
Plak firmaları şimdilerde ıslak tişört giyen, new age çalan klasikçileri çok seviyor. Yoksa Sony size ıslak tişörtlü bir proje mi önerdi?
– Hayır, bazı küçük ayrıntılarda anlaşamadık. Zaten önerseler de kabul etmezdim. (Gülüyor) İstemediğim, inanmadığım şeyi yapmam. İsteyen bu yolu seçebilir, eleştirmiyorum onları. Herkes seçim yapma özgürlüğüne sahip. Belki bir gün onların haklı olduğu çıkacak ortaya. Ama ben kendimi rahat hissetmediğim, doğruluğuna inanmadığım işi yapmam.

Kemanım hergün kişilik değiştirenlerden değil

1864 Vuillaume yapımı kemanla çalıyorsunuz. Birbirinize alışmanız ne kadar sürdü, neden bu kemanı seçtiniz?
– Çalgım St Petersburg Filarmoni’nin birinci kemancısı olan ve öğretmenlik de yapan bir Rus sanatçıya aitti. Bu sanatçı ilk öğretmenimin arkadaşıydı. Ben aldığımda keman 10 yıldır kullanılmıyordu. Birkaç günde alıştım. Fakat sesinin açılması, zengin tonlara, esnekliğe kavuşması biraz zaman aldı. 13 yaşımdan beri birlikteyiz. Onunla büyüdüm. Kendime ait bir kemanla çalışmayı tercih ediyorum. Başkalarına ait çalgı için yüksek sigorta primi ödemek akılcı gelmiyor bana. O parayı daha akılcı kullanmak mümkün. Ailemin yardımıyla bu kemana sahip olduğum için şanslıyım. Sorun çıkaran, bir keman değil. Dayanıklı, her koşulda iyi sonuç veriyor, her gün kişilik değiştirmiyor. İyi anlaşıyoruz.
Öğrencilik yıllarından sonra oda müziği repertuarına tekrar nasıl yöneldiniz?
– Repertuarımda çeşitlilik olmasını istiyorum. Orkestra müziği, oda müziği, resitaller, solo eserler, hepsi.. Aslında hepsi birbirine bağlı. Oda müziği çalışması, orkestra çalışmasını güçlendiriyor. Oda müziği aynı zamanda solo repertuarla bağlantılı. Mesela Bach’ın eserleri, tek başına oda müziği çalmak gibi bir şey. Oda müziği iyi bir ekip çalışması tecrübesi veriyor.
İstanbul’a birlikte geleceğiniz piyanist Natalie Zhu ile ne kadar zamandır birlikte çalışıyorsunuz?
– 14 yaşından bu yana birlikteyiz. Okuldan arkadaşım. Üstelik sadece okul arkadaşım değil, bir dönem komşuyduk. Üst katımızdaydı. Her sabah egzersizlerini duyardım. (Gülüyor) Zhu iyi arkadaşımdır. Birbirimize bağımlı değiliz. Piyanist olarak önemli başarılara imza atıyor. Okumayı, gezmeyi, yeni kentleri keşfetmeyi severiz ikimiz de. Oda müziğinde birbirini iyi tanımak yapılan işi kolaylaştırıyor. Nerede, ne yapacağını biliyorsunuz.
Geçen yıl ABD turnesine çıkmışsınız. Brahms, Bach, Mozart, Saint-Seans çaldığınız bu turne hakkında yerel basında yeralan birçok övgü dolu yazı okudum. İstanbul’da aynı repertuarı mı seslendireceksiniz?
– Hayır, tamamen farklı bir repertuarla geliyoruz. Her yıl farklı bir programla resital yapıyoruz.
Birlikte kayıt yapmayı düşünüyor musunuz?
– Gelecek yıl Mozart’ın sonatlarını kaydedeceğiz.
Dinleyicilerinize konserden önce mesajınız var mı?
– Kemanla ilgilenenleri, yorumumu sevenleri konserden sonra fuayede sohbet etmeye bekliyorum.
Bu söylediğinizi yazacağım. Eminim, konser sonrasında onlarca genç kemancı sizinle konuşmak için kulise gelecek. Pişman olup “gazeteciler uydurmuş”  demeyeceksiniz, değil mi?

– (Kahkahalar) Hayır, hayır. İlgilenenleri konserden sonra bekliyorum.
(Serhan Yedig / Aralık 2002 / İş Sanat)

Linkler

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!