June Anderson / Şipşak çorba çağında opera sanat olmaktan çıktı, endüstriye dönüştü

0

Grammy ödüllü lirik koloratur soprano June Anderson sesi kadar kaprisiyle de ünlü. Leonard Berstein’a sahnede sigarayı yasaklayan, en küçük terslikte konsere çıkmayı reddeden Anderson’ın müzik çevrelerindeki ismi “zor kadın.” Ona sorarsanız “zor” sözcüğü yanlış kullanılıyor. Doğrusu “talepkar.” Tek isteği her şeyin mükemmel olması. Aryaları özgün dilinde anlayarak söyleyebilmek uğruna yedi dil öğrenen çalışkan bir divayı Napoli’den yaptığımız 55 dakikalık telefon röportajında tanımaya anlamaya çalıştık.

Opera dünyasında mükemmelliyetçiliğinizle tanınıyorsunuz. Tekliflerin çoğunu geri çevirdiğinizi, yaptıklarınızdan çok azının sizi mutlu ettiğini okudum. Bu sezon ya da geçen sezondaki çalışmalarınızdan sizi çok mutlu eden opera, resital ya da kayıt oldu mu?
– Sanıyorum şu andaki projeden bahsedeceğim. İlk kez Richard Strauss’un Cappricio’sunda rol alıyorum. Şimdiye kadar yaptığım en zor işlerden biri. Sanıyorum bu nedenle sonuç bana bir miktar mutluluk veriyor. Çok zor olduğu ve bu işi başardığım için olsa gerek… (Gülüyor)
Hangi açıdan zor bu eser?
– Birkaç açıdan. Almanca, benim İtalyanca ya da Fransızca gibi akıcı konuşabildiğim bir dil değil. Anlıyorum, konuşuyorum ama mükemmel değil. Strauss bir 20’inci yüzyıl Alman bestecisi. Ben hayatımı 19. yy İtalyan bestecilerinin eserlerini söyleyerek geçirdim. Epeyce farklı bir müzik dili var. Son eserlerinden Dalida’yı orkestra eşliğinde seslendirmiştim daha önce. Ama bu diyalog içeren bir opera söylemeye benzemiyor.

Göçmen ruhlu bir Çingeneyim

Ne kadar zamanda hazırlandınız?
– Ooooh. (Kahkahalar) Saatler, günler boyu çalıştım. (Gülüyor) Meydan okumayı seviyorum. Bu nedenle rolü kabul ettim. Strauss operaları içinde belki de en zoru olmasına rağmen. Başarmanın getirdiği büyük bir doyum sözkonusu şimdi.

Hans Werner Henze’nin The Bassarids operasında Agave rolünde. Fotoğraf: M.N. Robert

Bu eseri repertuarınıza almak için belli bir olgunluk dönemine ulaşmayı mı beklediniz?
– Daha önce, bu zorlukta diyebileceğim Norma’yı oynamıştım. Bu rolü almadan önce neredeyse 20 yıl düşündüm. (Kahkahalar)
Özellikle hatırladığınız resital ya da plak kaydı var mı bu sezonda?
– (Sessizlik) Hatırlayamıyorum doğrusu. Önemli olan dinleyicinin memnun olması. Çünkü ben çok ender mutlu oluyorum yaptığım işten. Memnuniyetin çeşitli düzeyleri var. Üst düzeyde memnuniyete ulaşmak gerçekten zor benim için. Zaten bu sezonda , kendime zaman ayırmak amacıyla konserleri, rolleri mümkün olduğunca azalttım. Sadece daha önce hiç gitmediğim, bana ilginç gelen yerlere gidiyorum. Mesela İstanbul’a ilk kez geleceğim. Kenti turist gibi gezeceğim tam bir günüm olacak konserden sonra. Çok mutluyum. Menajerim Bizans sanatına çok meraklıdır. O da çok heyecanlı, beraber kenti keşfedeceğiz.
Anladığım kadarıyla hayatınızın büyük bölümü Avrupa’da geçiyor. Kendinizi Avrupalı hissettiğiniz için mi ABD’den uzaklaştınız yoksa bu tercihin nedeni iki kıta arasında müziğe yaklaşımda ciddi farklar olması mı?
– Yetişkinlik dönemimin büyük bölümünü Avrupa’da geçirdim. Fakat New York’a gitmeyi de seviyorum. Gelecek hafta gideceğim ve bir buçuk hafta kalacağım. Sonra İtalya’ya dönüp jet lag etkisini üzerimden atacağım ve İstanbul’a geleceğim. Geçmişte kendimi Amerikalı’dan çok Avrupalı hissediyordum. Aslında hala böyle hissediyorum. Sanıyorum köksüz bir insanım, bir tür dünya vatandaşı; ülkeden ülkeye gezen göçmen ruhlu bir Çingene belki. (Gülüyor) Hep gezmek istiyor canım. Çalışmadığım zamanlar uçağa atlar bir yerlere giderim hep.
Mutlaka konser için sayısız kez Japonya’ya gitmişsinizdir. Bunu saymazsanız en uzak nerelere gittiniz. Patagonya, Nepal, Çin, Hindistan…
– Bugüne kadar uzak noktalara sadece konser için gittim. Japonya’ya kadar uzandım. Hindistan’da opera olduğunu sanmıyorum, oraya yolum düşmedi daha.
Yıllardır Paris’te, bir süredir Napoli’de yaşıyorsunuz. Akdenizli yaşam biçimine alışabildiniz mi? Biliyorsunuz bizim buralarda neredeyse çift elle sigara içilir, fazlasıyla coşkuluyuz, insan ilişkilerinde duygular hep ön planda…
– Geçenlerde Lübnan’daydım. Kendimi çok rahat hissettim. Anayurdumda gibi. Belki su beni etkileyen, bilmiyorum. (Gülüyor)
Aile kökleriniz Akdeniz’e kadar uzanıyor mu, belki genetik aşinalık vardır…
– Kesinlikle hayır. Aile köklerim kuzeyde. İngiltere, İskoçya… Komik ama gerçek, Akdeniz’de kendimi her yerden daha rahat hissediyorum. Sigara tiryakileri ciddi problem benim için. Bu yıl Atina’ya gittiğimde dikkat ettim. Herkes sigara içiyor. Felaket bir durum. İnsanların bir elinde sigara, diğerinde cep telefonu. İkisinden de vazgeçmiyorlar.(Gülüyor) Şimdi, Yunanistan deyince aklıma ilk bu görüntü geliyor.
Öyleyse kendinizi İstanbul’a hazırlayın… Söz Akdenizlilikten açılmışken telaş, velvele ve duygusallık konusunda ne düşünüyorsunuz?
– İnsanların telaşlı ve çok coşkulu olmalarından hiç rahatsız olmadım. İnsan ilişkilerinde hep açıklığın özlemini çektiğim için duygusallık beni mutlu ediyor.Bunun için Akdeniz’de kendimi rahat hissediyorum. Açık davranana ben de içgüdüsel olarak açık davranıyorum.
Müziğin yanısıra edebiyata, şiire meraklısınız. Avrupa’da yaşamak sizi diğer sanat dallarına yakınlaştırdı mı?
– Çağdaş sanatla ilişkilerimin pek güçlü olduğunu söyleyemeyeceğim. Müzelere gitmeyi çok seviyorum. Özel sergileri kaçırmıyorum. Ama Avrupa’da tanıştığım sanatçı sayısı az. Birkaç heykeltraş arkadaşım var, o kadar. Dostlarımın çoğu New York’taki sanat çevresinden.

Orhan Pamuk’u okuyor

Metropolitan’da sahnelenen Strauss’un Yarasa operetinde

Eskisi kadar okuyor musunuz?
– Tabii. Okuyamazsam rahatsız oluyorum. Bir ay geçmesi ve benim bir roman bitirememiş olmam felaket bir durum. Çok canım sıkılır. (Gülüyor) Biliyor musunuz, önceki gün Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sini buldum. Şimdi onu okuyorum.
Çalışmadığınız dönemde günlük yaşamınız nasıl geçer? Bahçeyle, çiçeklerle, lezzet avcılığıyla, sporla ilgilenir misiniz?
– Aslında bilgisayara çok zaman ayırıyorum. Dostlarımla internetten sürekli iletişim halindeyim. Şimdi sizinle konuşmasam mutlaka internette olurdum. Sörf yapmayı, yeni şeyler keşfetmeyi seviyorum. Ama opera konusunda henüz çok zayıf internet arşivleri. Bana eser gönderenler hakkında önce internette araştırma yaparım. Ayrıca müthiş bir sinema meraklısıyım. Eski filmleri seviyorum. 1929-1947 arasındaki filmlerden oluşan geniş bir koleksiyonum var. Bazen seyahatlere çıkarken bunların bir kısmını yanıma alırım. Kitaplarım, filmlerim, bilgisayarım yanımda olduğu sürece en mutlu insan benim…(Gülüyor)
Azla yetinmek ne güzel; özellikle yalnızlıkla başa çıkmak…
– Seyahatler, sürekli dünyayı dolaşmak bana böyle de mutlu olmasını öğretti. İnsanlara bağımlı olmamayı öğrendim. Bu nedenle kitaplar önemli. Mutlu olmak için birilerine ihtiyacım yok.
Günlük hayatta da mükemmelliyetçi misiniz; giydiğinizi, yediğinizi, evinizi dert eder misiniz kendinize?
– Modaya ve giyime çok meraklıyım. Giysilerle seyahat etmek gerçek bir dert. İyi yemeğe önem veririm. Fakat mutfağa girdiğimde restorandaki kadar iyi olmayacağını baştan kabul ederim. Yiyecekler konusunda diğer konulardan daha hoşgörülüyüm. (Gülüyor)
1980’lerin sonunda şöhretinizin zirveye çıktığı günlerde operayı bırakmayı düşünmüştünüz. Neden?
– Standartların düşmesi yüzünden hayal kırıklığı yaşadım. Bu tarihten sonra konserlerin, rollerin sayısını azaltmaya başladım. Her yıl, bir öncekinden daha az konser, rol kabul ediyorum. Opera yerine resitallere yöneldim. Bununla birlikte hala opera en büyük aşkım. Ne yazık ki sanat olmaktan çıktı; bir tür endüstriye dönüştü. Operayla karşılaştırıldığında, resitallerde sanatsal düzey tamamen kontrolüm altında. Operada birçok şey hatalı olabilir, ne yazık ki oluyor da.

Şimdi şipşak çorba devri

10 yıl önce de Opera Now dergisine aynı şeyleri söylemişsiniz. Demek ki aradan geçen zamanda opera dünyasında hiçbir şey değişmedi.
– Evet ne yazık ki daha beter oldu. (Gülüyor) Yaşadığımız dönemin sadece opera açısından değil, hiçbir sanat dalı açısından parlak olduğu söylenemez. Elektronik çağı bu. Gerçek bir sanatçı ortaya çıkarmak için gereken zamanı kimsenin harcamaya niyeti yok. Şipşak dönemi. Şipşak fotoğraf, şipşak kahve, şipşak çorba. Sebzeleri teker teker ayıklayıp, yıkayıp, özenle doğradığınızda, uzun zaman düşük ateşte sabırla kaynattığınızda elde edeceğiniz lezzetle, poşetteki şipşak çorbanın lezzeti birbirine benzeyebilir mi?
Sizin gibi bir divanın operadan uzaklaşması şöhreti açısından çok riskli bir tercih değil mi? Konçerto çalmadan nasıl bir piyanist ya da kemancı ayakta kalamazsa bir diva için de operada söylemeden varlığını korumak imkansız olmalı.

Paris’te sahnelenen Donizetti’nin Lucia di Lammermoor operasında

– Operadan uzaklaşmadım. Şu anda bir operada rol alıyorum. Mevsim başında Metropolitan Opera’da ‘La Traviata’da rol aldım. Sadece eskiden olduğu kadar yoğun çalışmıyorum. Opera kariyerimi sürdürecek düzeyde rol alıyorum yine. Opera solisti olarak tanındığıma göre ya belli oranda rol almam (Gülerek) ya da bu alandan tamamen çekilmem gerekiyor.
Operada “zor” diva olarak biliniyordunuz. Zaman ve tecrübe hayata bakışınızı değiştirdi mi? Mesela eskisine göre daha hoşgörülü olduğunuz söylenebilir mi?
– Tecrübe kişisel ilişkilerde olduğu kadar meslek yaşamında da hoşgörü getiriyor. Gençken doğru bildiklerinizin dışında yapılan en küçük şeye bile sert tepki gösteriyorsunuz. Sanıyorum daha hoşgörülü, uzlaşmacı bir insan oldum. Belki de uzlaşmacı olmam gerektiğinin farkındayım, başka çarem olmadığını görüyorum. 10 yıl öncesinden çok daha rahat, sakinim. Belki daha az şarkı söylediğim için (Gülüyor) daha mutluyum şimdilerde.
Bugünkü June Anderson, ünlü şef Leonard Bernstein‘ın sahnede sigara içmesini yasaklar mıydı? Yoksa hoş mu görürdü?
– Aman tanrım, hoş görmek ne demek, ben Bernstein’ı çok severdim. Bernstein’a yasak koymak mümkün değildi ki. Ne isterse onu yapıyordu. Birlikte çalışmak isteyen bendim. Astımım olduğu halde… Benim bulunduğum ortamlarda sigara içmemek için elinden geleni yaptı. Ama mümkün değildi, müthiş bir tiryakiydi çünkü. Keşke şimdi hayatta olsaydı, sigara içebilseydi ve ben de yanına oturabilseydim.
Bernstein’la çalışmak size ne kazandırdı?
– Meslek hayatımın en önemli tecrübelerinden biri. O çapta bir müzikçiyle, insanla çalışmak büyük mutluluk. Her gün insanın karşısına çıkmıyor böyle insanlar. 20. yy’ın en özel kişiliklerinden biriydi. Esin kaynağıydı.

Deneysel çalışmalara açığım

Bernstein’ın Beyaz Saray Kantatı sahnede neden başarısız oldu, politik yaklaşımının bir etkisi var mıydı bu talihsizlikte?
– Bu Bernstein’ın son müzikal komedilerinden biriydi. 1600 Pennsylvania Caddesi adıyla sahnelendi. Başarılı olmadı. Bernstein’ın ölümünden sonra eser kısaltıldı ve kaydedildi. Solistler arasında ben de vardım. Sahnede başarısız olmasının sebebi içeriğinin biraz ağır olmasıydı. İnsanlar müzikale eğlenmeye geliyor, politikadaki doğru ve yanlışları öğrenmeye değil. En azından 1970’lerde böyleydi. Belki bugün sahnelense başarılı olabilirdi.
Kahramanları da Bush, Rumsfeld ve Cheney olurdu…
– (Gülüyor) Politika konuşmam… Bu konuya girmemeye kararlıyım. (Kahkahalar) Dünyanın dört bir yanında konserler veriyorum. Amerika’nın kültür elçisi gibiyim. Bu yüzden dilimi tutmamda yarar var. (Gülüyor) Yorum yok, demekle yetineceğim.

Lucia di Lammermoor / Paris

Sesinizin tonundan ne demek istediğinizi anladım, merak etmeyin. Konuyu değiştirelim öyleyse. Konser için istediğim koşulları sağlasınlar para vermesinler, hatta gerekirse ideal bir atmosferde şarkı söylemek için para bile verebilirim, diyorsunuz. Bu sözlerin ışığında yetenekli gençlerle, deneysel çalışmalara açık mısınız?
– 20 küsur yıldır sahnedeyim, amatörlerle pek çalışmadım. Amatörler belli standartları sağlasalar bile bu sürekli olamaz. Gençler ne kadar iyi eğitilmiş olurlarsa olsunlar benim istediğim düzeyde olgunluğa ulaşmaları mümkün değil. Bir yanda yılların tecrübesi, diğer yanda tecrübesizlik. Tuhaf olurdu her halde. Bu nedenle gençlerle çalışmanın özel bir çekiciliği yok benim için. İsterlerse yardım ederim, bu kadar. Deneysel çalışmanın kaliteli olabilmesi için tüm katılımcıların belli düzeyin üstünde olması gerekir. Operada, rollere teatral yaklaşımımda gelenekselden yana değilim, bu açıdan deneysel çalışmalara açığım.
Çağdaş bestecilerin eserleri ilginizi çekiyor mu, ortak çalışma yaptığınız besteci var mı?
– Eğer söylenmesi mümkün bir eser yazarlarsa tabii ilgilenirim. (Gülüyor) Problem şu: Bestecilerin büyük bölümü insan sesi hakkında çok az şey biliyor. İnsan sesinin ulaşabileceği noktaları geliştirmek yerine, sesi piyano, klarnet gibi düşünüyorlar. Şarkıcılardan hiç fikir almadan yazıyor, sonra eserlerinin seslendirilmesini bekliyorlar. Eskiden besteciler, orkestra şefliği, piyanoda eşlikçilik yapardı. Bu sayede insan sesini tanırlardı. Şimdi hayatında hiç opera provasına girmemiş kişiler opera orkestrası yönetiyor. Şipşakçılık burada da karşımıza çıkıyor. Yeterli olgunluğa ulaşmadan şipşak şef yapıyorlar.
Bugüne kadar fikrinizi soran besteci olmadı mı hiç?
– Olmadı. İsteyene kapım açık. Ama bana kaset göndermesinler, dinlemem. Partisyonu göndersinler. Okurum, piyanoda çalar, bakarım. Ve karar veririm. Dinlemek yerine sesi yaratmayı seviyorum çünkü.
Ders veriyor musunuz? Eğer veriyorsanız gençlerin mesleğe adanmışlıklarını ve genel birikimini nasıl buluyorsunuz?
-Ders vermiyorum. Çok özel durumlarda, yardım isteyenlere yardım ediyorum. Öğretmenlik bir yaşam biçimi. Benim ilgimi çekmiyor. Gençlerde genel kültür eksikliği görüyorum. Lise bitince kitapları bir kenara atıyor, okumayı unutuyorlar. Şarkıcının en az birkaç dil bilmesi; edebiyat, şiir, tarih bilgisine sahip olması gerekiyor. Klarnetçinin okuması, dünyayı bu kadar bilmesi gerekmez. Şancının durumu ise çok farklı. Elimden gelse tüm eğitim sistemini değiştirir, genç şancıların dünya hakkında daha çok şey öğrenmelerini, pop müzik hakkındaki bilgilerini ise kısıtlı tutmalarını sağlardım. (Gülüyor) Birileri şimdi harekete geçse bile en az iki kuşak böyle yetişecek ne yazık ki.

Sıradışı bir repertuarla geliyorum

Napoli’deki San Carlo Operası’nda 2002’de sahnelenen Strauss’un Capriccio’sunda rol almıştı

Bir lirik kolaratur, sizin gibi bir diva açısından resitalin olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?
– Resitallerde tercihim piyano ve ses için yazılan eserleri seslendirmek. Ancak ne yazık ki bu alandaki eserler kısıtlı. İster istemez orkestra için yazılan eserleri seslendirmek zorunda kalıyorum. Resital vermek, operadan çok daha zor aslında. Tüm akşam Norma olmak yerine, her şarkıda farklı bir kişiliğe bürünmek gerekiyor. 15 farklı kişiliğe bürünmek gerekiyor mesela. Bununla birlikte resitaller, operasında rol alamayacağım yerlere gitmemi sağlıyor. Paris’e gelip beni dinleyemeyecek insanların ayağına gidiyorum. Reykjavik, İstanbul, Hong Kong gibi. İnsanlarla buluşmanın bir yolu.
Gelecekte operayı bırakıp sadece resitallere yönelme ihtimaliniz var mı?
– Hayır, bu sanatta teatral ögeler ilgimi çekiyor. Her tür olumsuz gelişmeye karşın opera, hala opera. İlk aşkım. Çünkü aynı zamanda tiyatro. Ben oyuncuyum, şarkı söyleyen oyuncu. Operanın oyunculuk bölümü çok önemli benim için.
Türk müzikçilerle birlikte çalıştınız mı hiç; Türk bestecilerin eserleri bir yerlerde kulağınıza çalındı mı?
– Ne yazık ki hiç Türk müzikçiyle karşılaşmadım, Türk Müziği’ni de bilmiyorum. Bu nedenle İstanbul’a geleceğim günü dört gözle bekliyorum.
İstanbul konserinin programını nasıl oluşturdunuz, bu program hakkında neler söylemek istersiniz?
– Doğrusunu söylemek gerekirse programı ben seçmedim. Menajerim repertuarım hakkında fikir versin diye eski konser programlarını göndermiş. Yanlış anlaşılma sonucu bu programlardan biri seçilmiş. (Gülüyor) Şimde ben de bu programı söyleyeceğim. İki yıl önce Paris’te bu programla resital vermiştim. Paris’te çok konser verdiğim için sıradışı bir şeyler yapmam gerekiyordu. Tek konser için bu repertuarı hazırladım. İçinde Alman, İtalyan, İspanyol, Rus bestecilerin eserleri var. Başka yerde bulamayacağınız kadar uluslararası bir repertuar. Hepsi çok sevdiğim eserler olmakla birlikte program zor. Sanıyorum menajerimi öldürmem gerekiyor bu programı gönderdiği için. Çünkü bu program o kadar istek aldı ki, resital turnesine dönüştü. (Gülüyor)

Müziğe rengini sözler verir

İki yıllık bir program olduğuna göre şarap gibi dinlenmiş ve mükemmelleşmiştir herhalde…
– (Kahkahalar) Bazı eserleri bir süre bir kenara bırakıp sonra yeniden almak çok güzel. Üzerinde çalışmasanız bile yorumu olgunlaştırıyor. Paris konserinden bu yana sadece bir konserde daha bu repertuarı seslendirdim. Her seferinde yeniden çalışıyor, eserleri sanki yeniden öğreniyorum.
Dinleyicinize konserden önce bir mesajınız var mı?
– Bu programda seslendireceğim eserlerin sözleri önceden çevrilecek. Yani dinlerken konularını da anlayabilecekler. Solist için zor, dinleyici için zorlayıcı bir repertuar değil. Her bir eseri çok seviyorum. Dilerim eserlere sevgim, dinleyiciyle aramda bir köprü oluşturur.
Birçok opera meraklısı eserlerin sözlerini hiç merak etmeden dinliyor eserleri. Gördüğüm kadarıyla siz çok önem veriyorsunuz. Operanın dilini öğreniyorsunuz mesela…
– Şu anda rol aldığım operada sözler müzik kadar önemli. Söz ve müzik önceliği yüzyıllar boyunca tartışılan bir konu. Bana sorarsanız, müziğe rengini veren sözlerdir. Sözsüz tamamen farklı bir çehreye bürünür müzik. Opera sadece müzik değildir. İletişim, düşünce alışverişi, tutku, duygular demektir. Bunların tümü sadece sözlerle aktarılır.
(Serhan Yedig / Mayıs 2002 / İş Müzik)

Linkler

Kişisel web sayfası
Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!