Mischa Maisky / Mümkün olduğunca uzun yaşayıp, mümkün olduğunca genç ölmek istiyorum

0

Çellist Mischa Maisky, 20’li yaşlarda şöhreti yakalamıştı. 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de sık konser vermeye başladı. 2003’te resital için İstanbul’a geleceğini öğrenince bir pazar sabahı, Brüksel yakınlarındaki Genval Gölü’ne bakan malikanesinden, konuğu Maxim Vengerov‘u uğurladıktan hemen sonra aradık. Sorularımızı bahçesindeki demir çiti Bach notalarından oluşan “Sarabande” adlı kulübesinden cevapladı. Bize astrolojiye meraklı piyanist dostu Martha Argerich’i, Bach çalarak gençleşme macerasını, hayallerini anlattı.

 

İki yıl önce, bugünlerde yaptığımız röportajda nümoroloji merakınızdan bahsetmiştik. Hayatınızdaki sayısal tesadüfleri anlatmıştınız. 2002, takvimdeki sayılar açısından ilginç bir yıldı. Mesela 20 Şubat 2002’yi yaşadık. Yıl boyunca sayısal tesadüflerle ilgili haberleri okudukça aklıma siz geldiniz. 2002 size uğur getirdi mi?
– 2002 Kasımı’nda yeniden doğuşumun, yeni hayatımın 30. yıldönümünü kutladım. 1972 Kasımı’nda Sovyetler’den çıkıp Viyana’ya gelmiştim. Kesinlikle önceden ayarlanmayan, ilginç bir tesadüf yaşadım: Tam o gün, yani 7 Kasım’da Viyana’daki Musicferrain’de bir konser verdim. 30 yıl önce aynı gün, aynı yerde konser vermiştim. Bir başka ilginç tesadüf şu: 20 yıl önce, yani 1982’de, Musicferrain’da Leonard Bernstein’ın yönettiği Viyana Filarmoni Orkestrası eşliğinde kemancı Gidon Kremer ile Brahms’ın ikili konçertosunu kaydetmiştik. Kayıt Deutsche Grammophone (DG) tarafından yayımlanmıştı. Birkaç hafta sonra, 55’inci yaşgünümde yine Viyana Filarmoni ile çalacağım. 55 ilginç bir sayı, işte size bir kez daha numaraların gizemi… Yarın (9 Aralık) Almanya’ya gidiyorum. Strauss’un Don Kişot Süiti’ni ilk kez çalacağım. Konserin ikinci yarısında da Brahms’ın çello konçertosu olacak. Berlin Filarmoni’yi Zubin Mehta yönetecek. Birbiri ardına üç konser vereceğiz. Üç konser de Deutsche Grammophon tarafından canlı kaydedilecek ve yayımlanacak. Özet olarak 2002’de hayatımdaki önemli yıldönümlerini böyle kutladım. Batı’ya geçişimin 30’uncu, DG’den yayımlanan ilk albümümün 20’inci yılını ve 55’inci yaşgünümü…
55’nci yaş gününüzden tam 8 gün sonra konser için İstanbul’a geliyorsunuz. Bunun da bir hikmeti var mı, ne dersiniz?
– Evet, tam bir hafta sonra geliyorum. (Gülüyor) Ne tür sayısal sürprizlerle karşılaşacağımı henüz bilmiyorum. Her türlü sürprize açığım… (Kahkahalar)
Numaralar konusunda uzman olduğunuza göre bilirsiniz, 2003 nasıl bir yıl olacak? Malumunuz dünyanın tepesinde savaş bulutları dolaşıyor, epey tedirginiz.
– Zor bir dönemden geçiyoruz. TV’de haber izlemek insanı depresif hale sokuyor. Sorun şu: Bundan daha kötü günler yaşayabiliriz. Tehlike kapımızda. Ortadoğu’da, Irak’ta durum endişe verici. Biliyorum şu günlerde çok zor. Ama tüm bunlara karşın iyimser olmak, umudumuzu korumak zorundayız. Her şey düzelecek, düzelmek zorunda. Hep kötüye gidemez ki hayat! (Gülüyor) Öyle değil mi?

Hayatımın ikinci zirvesi

2002’deki konser programınıza baktım. Carnegie Hall’da Martha Argerich ve Gidon Kremer’le çalmışsınız. Argerich ile uzun zaman sonra ilk konserinizdi, herhalde sizin için yılın zirvesi buydu; yoksa zirveye Berlin Filarmoni konserini mi koymayı tercih edersiniz?
– Carnegie Hall’daki üçlü konserden birkaç gün sonra yine aynı yerde Argerich’le düo çaldık. Carnegie Hall’da bir haftada iki konser hayatımın zirvelerinden biriydi kuşkusuz. Deutsche Grammophon’un kaydedeceği Berlin konseri de benim için çok önemli. Dünyanın en iyi orkestralarından biriyle (bu tartışılabilir) çello repartuarının en popüler çello konçertosunu ve bence çello için yazılmış en güzel parçalardan biri olan Strauss’un Don Kişot’unu seslendirmek büyük mutluluk. Don Kişot’u çalmak her çellistin hayalini süsler. Ben de yıllardır böyle iyi bir orkestra ve şefle bu eseri kaydetmek için bekliyordum. Doğrusu bu kaydın sadece 2002’nin, değil hayatımın çok uzun bir dönemi için zirve teşkil edeceğini söyleyebilirim. Leonard Bernstein’la yaptığımız DG kaydından sonra profesyonel yaşamımın ikinci zirvesi, diyebiliriz.
Martha Argerich’in kansere yakalandığını okumuştum. İyileşti mi?
– Şans eseri iyileşti. Nazar değmesin, şimdi çok iyi. Birlikte çalışmaya başlayalı, ilk albümümüz “Live in Japan” yayımlanalı 25 yıl oldu. Kiyoto’da Chopin, Frank ve Debussy’nin sonatlarını çalmıştık. İlk fırsatta resmi kutlama yapmak istiyorum. Bu arada dilerim beraberliğimiz mümkün olduğunca uzun sürer.
Argerich ile ikili repertuarınızı hangi yönde geliştireceksiniz; yakın gelecekte hangi eserler, besteciler üzerine çalışacaksınız?
– Uzun zamandır ertelediğimiz bir projeyi gündeme almak istiyoruz. Rus müziğinden oluşan bir albümde Stravinski’nin “İtalyan Suiti”ni, Prokofiyef ve Soştavoviç’in sonatlarını çalacağız. Umarım bu yıl kaydederiz ve yayımlanır. Bunun yanısıra uzun zamandır çalmak istediğim çello sonatları var. Strauss, Rahmaninof, Grieg mesela. Dilerim Martha ile bunları kaydedecek fırsat bulabilirim.
Argerich’in programı yoğunsa keşke konserlerinizden zaman çalsanız ya da konser kayıtları yayımlansa; yorumlarınız CD’lerle yüzbinlerce müziksevere ulaşsa…
– Söylediğiniz doğru, ben de katılıyorum. Fakat kayıt farklı bir süreç. Stüdyo kaydı her zaman yorumdaki gerçek ruhu yansıtamıyor. Bu nedenle stüdyo kaydının mükemmeliyeti ile konserlerin ruhu arasında seçim yapmakta hep zorlanırız ya… Örneğin son albümümüzü Japonya’da canlı kaydetmiştik. Sonuçtan çok mutlu olduğumuzu söyleyemeyiz. Buna rağmen yorumumuzun gerçek fotoğrafını oluşturuyor. Gelecekte de böyle kayıtlar yapmak istiyoruz.
Öğretmenlerinizden Piatigorski, besteci Stravinski’nin yakın arkadaşıydı. Birçok eserin üretim sürecinde birlikte çalıştılar. Diğer öğretmeniniz Rostropoviç ise Şostakoviç ve Britten’ın yakın dostuydu. Fikri alınarak yazılan eserler ona ithaf edildi. Repertuarınızda bu tür ortak çalışmaları göremiyoruz, neden? Çağdaş bestecileri kendinize yakın hissetmiyor musunuz?
– Keşke yapabilsem. İki öğrenmenimin çabası teorik açıdan harika girişimler. Çağdaş bestecileri teşvik ederek çello repertuarını, enstrüman olarak çellonun olanaklarını geliştirmişler. İkisine de minnet borçluyum. Fakat benim farklı duyarlılıklarım var. Ne çalarsam çalayım, en iyi yorumu yakalamak için çaba harcıyorum. Bach, Beethoven, Brahms çalarken yorumunuz iyi değilse kimse besteciyi suçlamaz, sizi suçlarlar. Modern müzik çalarken aynı hatayı yaptığınızda ortaya çok tehlikeli bir durum çıkıyor. Dinleyici müziğin iyi olmadığını düşünüyor, besteciyi suçluyor. Bu nedenle modern müzik çalmak büyük sorumluluk ister. Farklı bir dil çünkü. Bu dili iyi öğrenmek lazım. Çok zaman ve enerji gerekiyor. Hiç bu kadar zamanım olmadı. Ailem, iki çocuğum çok önemli. Onlara zaman ayırıyorum. Ayrıca bu alana yönelen, başarılı çalışmalar yapan çellistler var. Sözü onlara bırakıp en iyi yapabildiğimi yapmaya çalışıyorum. Yeteneklerimiz belli, herkes her şeyi iyi yapamaz. Önemli olan kişinin yeteneklerini doğru saptayıp kendini kandırmaması. Şeflikten, öğretmenlikten uzak durmamın sebebi de aynıdır.

İspanyol bestecileri seviyor

Modern müzik çalmasanız da çekmecelerinizde size ithaf edilen birçok eser olduğunu tahmin ediyorum. Sayılarını biliyor musunuz?
– Evet birkaç eser var. Ama daha önce söylediğim gibi hiçbirine zaman ayıramadım. Hâlâ çello repertuarının çalmadığım önemli eserleri var, bunlarla uğraşıyorum. Ayrıca tutku düzeyinde bir başka uğraşım var: Şan için yazılan eserleri kaydediyorum. Schubert’in, Mendelssohn’un bazı yorumları yayımlandı. Yayımlanmayanlar beni bekliyor. Ayrıca İspanyol müziğine yönelmek istiyorum. Bunun yanısıra iki harika gençle, piyanist Ito Margolan ve kemancı Jullian Raflin ile trio kurduk. Vadim Repin ve Yuri Bashmet ile benzer çalışmalar yapıyorum. Maksim Vengerov ile trio kurmayı düşünüyoruz. Tüm bunların yanısıra hayatta en büyük arzularımdan biri aile üçlümle konser vermek.
Çocuklarınız hangi enstrümanları çalıyor?
– 15 yaşındaki kızım piyano, 13 yaşındaki oğlum keman çalıyor. Belçika’da yeterli düzeyde eğitim kurumu bulamadığımız için Londra’daki Purcell Koleji’nde eğitim görüyorlar. Dilerim birkaç yıl içinde aile triomuz ciddi bir konser için hazır olur.
Maisky Trio’nun şu anda en iyi yorumladığı, en sevdiği eser hangisi?
– Henüz tümünü çaldığımız eser yok. Haydn, Schubert, Beethoven, Schumann, Debussy’den bölümler çalıyoruz. En sevdiğimiz eseri söylemek ise çok zor. Bana ne zaman bunu sorsalar donup kalırım. Oğlum geçenlerde Argerich ve Kremer ile kaydettiğim Çaykovski’nin üçlüsünü dinlemiş, çok beğenmiş. Bu eseri çalmamızı istiyor. Kızımın listesinde de hemen çalmak istediği birkaç eser var. Hayattaki en büyük arzum günün birinde çocuklarımla birlikte konser vermek. Bu sayede özel hayatımdaki mutluluklarla, profesyonel mutluluğumu buluşturmak. (Maisky’nin bu hayali gerçek oldu, 2006 Kışı’nda İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda kızının piyanosu eşliğinde bir resital verdi.)

Piatigorski ve Rostropoviç’in meslek sırrı

Biraz önce iki öğretmeninizden bahsetmiştik. Tek sözcükle özetlemeniz gerekirse Piatigorski ve Rostropoviç size başkalarından öğrenemeyeceğiniz ne kazandırdı?
– Beni en çok etkileyen farklı insanlar olmalarına karşın müzik yaklaşımlarındaki benzerlikti. Onlardan şunu öğrendim. Bıkıp usanmadan, her gün yeniden “müzikçinin amacı, öncelikleri, hedefi nedir” sorusunu kendimize sormalıyız. Keman, piyano ya da çello… Ne isterseniz çalın, önemli olan bu sorulara verilen cevaptır. “Enstrüman” adı gibi sadece bir araçtır. Amacınıza ulaşmanızı sağlar, o kadar. Şimdilerde çoğunluk araçla amacı birbirine karıştırmış durumda. Özellikle müzikçilerin düzeyi yükseldikçe amacın silikleştiğini görüyoruz. Genç müzikçiler tek amacın daha hızlı, daha yüksek sesle, daha berrak çalmak olduğunu

düşünüyor. Öncelikler tehlikeli biçimde yer değiştirdi. Enstrümanını ne kadar iyi çaldığını göstermek marifet sayılıyor. İşte Piatigorski ve Rostropoviç öğrencilerine bu hataya düşmemeyi öğretirdi. Öğrencilerine çelloyu ya da belli bir eseri nasıl çalacaklarını göstermek yerine, karşılarına oturtup bestecinin çalınacak eserde ne demek istediğini bulmasına yardımcı olurlardı. Zihninde fotoğrafı net olarak canlandırmasını sağlarlardı. Bunu öğrendikten sonra kendi yoluna gidiyorsun. Çünkü yorumda birçok farklı yaklaşım var. Hangi yolu seçtiğin önemli değil, önemli olan hedefi doğru görmek ve istenilen yere varmak.
Bach’ın çello süitlerini ikinci kez kaydettikten sonra Grammophone’da yayımlanan röportajda “her mevsim Bach mevsimidir” diyorsunuz. Yo-Yo Ma da aynı eserin yorumları üzerine mevsim metaforuyla bir açıklama yapmıştı. Şöyleki, konser için İstanbul’a geldiğinde konservatuvarda genç çellistler süitlerinin farklı yorumları üzerine fikrini sordu. “Bach’ın 6 süiti yüzlerce yıllık dev bir meşe ağacına benzer. Yorumlar ise o ağacın farklı saatlerde, farklı mevsimlerde çekilen fotoğraflarıdır” demişti. 1999 yorumunuzu dinlediğimde en büyük usta kabul ettiğiniz Casals’tan, öğretmeniniz Rostropoviç’ten, Fournier ve Yo-Yo Ma’dan çok daha enerjik, yer yer agresif bir yaklaşımı tercih ettiğinizi hissettim. Bununla birlikte bazı bölümlere Fournier’den bile fazla zaman ayırmışsınız. “Meşe ağacının fotoğrafını” hangi mevsimde ve saatte çektiniz?
– Bana sorarsanız, 6 süit bütün olarak çok karmaşık bir eser. Her bölümü farklı duygular, özellikler içeriyor. Bir zamanlar Casals’ın söylediği gibi, bu eser yeryüzündeki bütün insani duyguları içeriyor. Önemli olan bunları keşfetmek ve ortaya çıkarmak. Duygular süitten süite, bölümden bölüme değişiyor. Hatta benim yaklaşımımın bile her gün değiştiğini söyleyebilirim. Hayatımın farklı zamanlarında bu esere bakışım farklı oldu. Konser salonu, stüdyo, hava koşulları, hepsi etkiliyor yaklaşımınızı. İşte bu yüzden 1999’da, süitleri ikinci kez kaydettim. 2001’de dünyanın dört bir yanında 101 konserde defalarca süitleri çaldıktan sonra farklı bir noktaya ulaştığımı görüyorum. Günün birinde bu eseri üçüncü kez kaydedeceğim. İlk iki yorum arasındaki farkı sorarsanız, ikinci kayıt birincisinden 15 yaş daha genç. Bu nedenle içindeki enerji ve neşe ilkinden çok daha belirgin. 15 yıl sonra bir kayıt daha yaparsam ve bunu bir alışkanlık haline getirirsem yakında “harika çocuk” gibi çalacağım süitleri. Çünkü her yorum bir öncekinden daha genç, dinamik. (Gülüyor) İşin ilginç yanı ben çocukluğumda bile “harika çocuk” olmadım. (Kahkahalar) Evet, her yıl ve mevsim Bach yılı ve mevsimidir. 2003 yılını da, İstanbul’a gelmeden önce İtalya’da vereceğim bir konserde Bach’ın altı süitiyle açacağım.

İsim verdiğim tek şey göl kıyısındaki stüdyom

Evinizin bahçesindeki çalışma kulübesine çello süitlerinden esinlenerek Sarabande adını vermişsiniz. Müzikten esinlenerek isim verdiğiniz başka neler var hayatınızda; bu arada ünlü Montagnana çellonuza isim koydunuz mu?
– Galiba tek isim verdiğim şey evin bahçesinde, gölün kıyısına kurduğum küçük stüdyo. Kulübe’nin çevresine demir çit yaptırdım. Çit ilk notasından son notasına kadar Sarabande’ın partisyonundan oluşuyor. Çellomun özel bir adı yok. 1720’de Venedikli büyük usta Montagnana yapmış. Biliyorsunuz Bach süitlerini aynı yıl yazmaya başlamış. Bu yaşlı, güzel sesli hanımla (çellosunu kastediyor) 29 yıl önce kasım ayında buluşmuştuk. O gün bugündür başka çello kullanmadım. Aşkımız hâlâ ilk günkü kadar taze. Umarım hayat boyu sürecek.
Göl ve kulübe bana Mahler’in çalışma ortamını hatırlattı. Bu atmosfer bestecilik konusunda ilham veriyor mu?
– Evet, Mahler’in kulübesine benziyor çalışma odam. Henüz beste ilhamı gelmedi. Belki günün birinde geliverir. (Gülerek) Kim bilir?
Müzik dışında hobi düzeyinde uğraşılarınız var mı?
– İlgi alanım geniştir. Fakat zamanım çok kısıtlı. Yoğun konser programını ve ailemle ilgili sorumlulukları bir arada yürütmek beni gerçekten zorluyor. Hobilerimi bir sonraki yaşamıma bıraktım.

Konserin sonunda arşem kırıldı, eseri tahtasıyla bitirdim

Bir gazetede, 1999’da İskoç Senfoni Orkestrası’yla çıktığınız Almanya turnesinde başınıza gelen tuhaf olayı okudum. Üstünde çaldığınız platformu sabitlemeyi unutmuşlar, konserin ortasında harekete geçmiş. Şimdiye kadar sahnede karşılaştığınız en tuhaf olay bu muydu?
– İki hafta önce daha tuhafı oldu. Tokyo’da Santori Hall’da resital veriyordum. Konserin en sonundaki Mendelssohn’un sonatının en son sayfasını çalarken arşem kırıldı. Tepesi gidiverdi. Toplam 20 saniyem kalmıştı eseri bitirmeye. Ben de sadece ağaç kısmını kullanarak konseri tamamladım. Aslında böyle çalmak imkansızdır. Fakat mucizevi şekilde iyi ses çıktı. Daha sonra kayıtları dinlediğimde ben de şaşırdım.
Aynı turne sırasında The Herald’ın espritüel eleştirmeni “saçı ve sakalıyla müzikçiden çok teröriste benziyor” diye yazmış. Basında çıkanları takip eder, önemser misiniz? Şimdiye kadar yorumlarınız hakkında sizi hayrete düşürecek kadar derin ve doğru analiz okudunuz mu hiç?
– Başka müzikçiler gibi “gözümün ucuyla bile bakmam, hiç okumam” diyemeyeceğim. Evet, rastladıkça okurum. Kupürleri bazen dostlarım gönderir. İyi eleştirileri önemsiyorsanız, kötüleri de ilgiyle okumalısınız. Bu iş gerçekten moral bozucudur. Eleştirilerden ders alırım ama beni çok etkilemez. Eleştiri saçım, sakalımdan bahsediyorsa gayet yüzeysel yaklaşımla yazılmış demektir. Konserler moda gösterisi değildir çünkü. Nasıl göründüğüm değil, ne çaldığım önemli.
Ama Miyake imzalı özel giysilerle çıkıyorsunuz sahneye. Demek ki görünümü siz de önemsiyorsunuz…
– Müzikçiler neden üniforma giymeli? Üniformanın her türüne derin bir alerjim var. Polis memuruysanız, orduda görevliyseniz üniforma giyersiniz. Sanatçılara, müzikçilere neden tek tip kıyafet giydirdiklerini hiç anlamam. Belki senfoni orkestrasının üyeleri aynı kıyafeti giyebilir. Ama solist özgür olmalı.
Çinli genç çellist Han Chang’ın adının duyulması için elinizden geleni yapıyorsunuz. Eğitime zaman ayıramadığınız halde, Chang’ta sizi harekete geçmeye zorlayan nasıl bir farklılık keşfettiniz? Destek verdiğiniz başka genç çellist var mı?
– Dokuz yaşındaydı ben rastladığımda. Bu yaşta küçük bir kızın bu kadar zekice, enerjiyle çalması beni etkiledi. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. İlk kez hayatımda reenkarnasyona inanmaya başladım. Bir süredir diyaloğumuz sürüyor. Geçen yıl Verbier Festivali’nde birlikte konser verdik. Umarım gelecekte yine birlikte çalarız. Belçikalı bir başka genç çellisti çocuklarımla Londra’da okumaya gönderdim. Diğer gençlere nacizane yardımım bir vakıf kurmak şeklinde oldu. Geçen yıl bu vakfa para toplamak için konserler verdim. Oluştan fonla genç müzikçilere burs verilecek. Bunun dışında konser vermeye gittiğim ülkelerde gençlerle buluşup birikimimi paylaşmaya çalışıyorum.
Türkiye’de de gençlerle buluşmak ister misiniz?
– İsteyen varsa, neden olmasın?
Meslek hayatınızın zirvesindesiniz. Maisky Trio’nun dışında, en büyük hayaliniz nedir?
– Epeyce fazla hayalim var. Hayatta en büyük arzum mümkün olduğunca uzun yaşayıp mümkün olduğunca genç ölmek. Yani ruhumun hep genç kalması. Çalıştığım eserlerde yenilikler keşfetmek, bunları dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerle paylaşmak istiyorum.
Türk müzikçilerle yolunuz kesişti mi hiç?
– Viyana’da yüksek lisans düzeyinde ders verirken çok güzel bir Türk genç kız gelmişti. Adını hatırlayamıyorum. Fakat çok güzeldi, espriliydi. Dün TV haberlerinde bir Türk genç kızının İngiltere’de Kainat Güzeli seçildiğini görünce onu hatırladım. İstanbul Festivali’ne geldiğimde görmüştüm en son. Umarım şimdi iyi bir noktadır.
Çellodan çıkardığı sesler fiziği kadar güzel miydi bari?
– (Gülüyor) Tabii… Tabii…
İyi bir caz dinleyicisi olduğunuzu biliyorum. Etnik müziklerle de ilgileniyor musunuz? Türkiye’den ilginizi çeken bir şeyler dinlediniz mi hiç?
– Merak etmekle birlikte Türk Müziği hakkında çok fazla şey bildiğimi söyleyemeyeceğim. Umarım bu kez zamanım olur; günün birinde yine gelirim ve bilgimi derinleştirme imkanı bulurum.

Martha Argerich hayat gibidir, zor ve güzel!

Geçen yaz The Independent gazetesinde 25 yıldır birlikte çalıştığınız piyanist Martha Argerich’in hayatı hakkında uzun bir yazı yayımlandı. Prodüktörü “Martha ile dövüşmeden çalışmak imkansızdır” diyordu. Siz de “Aklına yatmayan işi yapmaz, bir şeyler aksamışsa sahneye bile çıkmaz” demişsiniz. Argerich üç kez evlenmiş, en uzunu dört yıl sürmüş. En güzel yorumlarını sizinle kaydetmesinin yanısıra herhalde hayatta diyaloğunu en uzun süre koruduğu tek insan sizsiniz. Bu işin sırrı nedir?
– (Gülüyor) Bilmem… Prodüktörün söylediklerine katılmam mümkün değil. Abartmış. Hep şunu söyledim: Martha tıpkı hayat gibidir; zor ve güzel, hatta mükemmel. Hiç kolay insan değildir. Hiç beklenmedik şeyler yapabilir. Bazen rahatsız edici olabilir, diken gibi batar, acı verir… (Duraklıyor) Bu mihvalde aklınıza gelen her şeyi söyleyebilirsiniz. Ama bununla birlikte, onunla çalışmak hayattaki en güzel şeylerden biridir. İşte birlikteliğimiz hakkında böyle düşünüyorum. Kesinlikle kolay bir iş değil. Çok sert bir kişiliği var, ruh hali ansızın değişebilir. Bunlar herşeyi her an, hiç beklenmedik şekilde değiştirebiliyor. Bununla birlikte, bana sorarsanız Martha sadece hayattakiler içinde değil, gelmiş geçmiş en büyük piyanistlerden biri. Onunla çalmayı, CD kaydetmeyi onur kabul ediyorum. Müziğe yaklaşımımız birbirine çok benziyor. Birlikte çalarken ikimiz de spontan davranmayı seviyoruz. Sahnede çalarken bile çok özgürüz. Çünkü yanınızdaki kişinin sizinkine benzer tepki vereceğini biliyorsunuz. Müthiş bir duygu bu.
Dostluğunuzun temellerinden biri de ortak meraklarınız olabilir mi? Mesela Argerich yıldızlar ve astrolojiyle ilgileniyormuş.
– Dostluğumuz ikimize de mutluluk veriyor. Yüksek düzeyde müzik üretmek, iyi bir yorumu paylaşmak gerçekten büyük neşe kaynağı. Ne yazık ki dilediğim kadar sık konser veremiyoruz birlikte. Onun özel hayatı ve öncelikleri var, benim de. Yılda bir ya da iki konser verebiliyoruz. Martha önceki gün yine büyükanne oldu. Üç kızından ortancası ilk doğumunu yaptı. Martha’nın torunlarının sayısı da üçe ulaştı. Yıldızlar konusunda onun kadar bilgili değilim. Astrolojiyle ben de ilgiliyim. Astroloji kitapları okurum.
Önemli kararlar öncesinde astroloji bilgisi ışığında Argerich’e danışır mısınız?
– Bazen, evet bazen danışırım. Eğer zamanım varsa, o uygunsa. Ama bu bir alışkanlık değil. Martha’nın önerileri olmadan da birçok konuda önemli karar alabiliyorum. (Gülüyor)
Dinleyicilerinize konserden önce iletmek istediğiniz mesaj var mı?
– Konserden, onlara çalarken aldığım kadar zevk almalarını diliyorum. Konser benim için dinleyiciye kalbimi açma fırsatıdır. Çok sevdiğim eserleri çalarken hissettiğim mutluluğu dinleyiciye ulaştırmaya çalışırım.
İstanbul resitalinde size eşlik edecek piyanist Alan Weiss’le ne kadar zamandır birlikte çalışıyorsunuz?
– Alan, Amerikalı bir piyanist. Uzun yıllardır Brüksel’de yaşıyor. Birbirimizi epey zamandır tanıyoruz. Kızıma piyanoyu o öğretti. Birkaç yıldır birlikte konser vermeye başladık. Geçen yıl Ankara’da çalmıştık. Dilerim günün birinde kayıt da yaparız.
İstanbul’da vereceğiniz resitalinin programını nasıl oluşturdunuz, seçtiğiniz eserler hakkında ne söylemek istersiniz? İsterseniz önce son CD’nizde yerverdiğiniz Mendelssohn’un şarkılarına değinelim. Neden şarkılar?
– Yeryüzünün en mükemmel enstrümanı insan sesidir. Ondan sonra çellonun geldiğine inanılır. Bu nedenle ses için yazılmış eserler ilgimi çekiyor. Bazıları yeterince tanınmayan yapıtları çello repertuarına kazandırıp gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum. Mendelssohn’un şarkılarını bu nedenle seçtim. Brahms Opus 78 sonatı keman için yazmış. Sonra çelloya uyarlamış. Clara Schumann’ın cenazesinde bu eserin çalınmasını vasiyet ettiği söylenir. Brahms cenazede sonatın tümünü çalmış. Schumman’a hak vermemek mümkün değil doğrusu. Bugüne kadar çaldığım en büyüleyici eserlerden biri.
(Serhan Yedig / Ocak 2003 / İş Müzik)

Linkler

Biyografisi
Facebook hesabı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!