Murray Perahia / Beethoven’in piyano sonatlarında yeni kopya hataları bulunabilir

0

Bazı virtüözler piyanoyu vurmalı çalgı gibi kullanır. Murray Perahia’nın elinde ise tel, çekiç, tuş ve pedallerden oluşan mekanik aksam nitelik değiştiriyor, billur sesli şarkıcıya dönüşüyor. Nisan ayında 60 yaşına basan Perahia, Selanik Seferadlarından. New York’ta doğdu, büyüdü. İngiltere’de yaşıyor. Alfred Brendel, Andras Schiff gibi günümüzün en önemli piyanistlerinden. Mozart, Beethoven, Bach, Chopin yorumlayla ünlü. Üç Grammy’li Perahia, Beethoven’in notalarındaki kopya hatasını yaklaşık 200 yıl sonra ortaya çıkaracak kadar titiz. 2007 Eylülü’nde İstanbul’da Ulusal Gençlik Orkestrası eşliğinde konser vereceğini duyunca Londra’daki evinden aradık. 1990’larda hayatını kabusa çeviren, 2006’da ABD ve Avrupa turnesini iptal ettiren başparmağından başlayıp, Bach tutkusuna uzandık.

Başparmağınızı kesip hayatınızdan 7 yıl çalan hangi kitap ya da dergiydi?
– Aslında çok esrarengiz bir olaydı. Parmağım kesildikten sonra doktorun verdiği antibiyotiği düzenli kullanmadım, tedavi tamamlanmadan bıraktım. Parmağım birden şişti. Fakat parmağımı kullanamaz hale gelmemin asıl nedeni bu kesik miydi, yoksa parmakta bulunan başka bir şey miydi, biliyorum. İki kez ameliyat oldum. Geçmedi. Sonra ansızın iyileşti, parmağım çalışmaya başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, parmağımı hangi kağıdın kestiğini hatırlamıyorum.
Kimi zaman bu tür felaketlerle gelen kesintiler kişiye hayat ve sanatı üzerine derinlemesine düşünme fırsatı sunar. Siz 1991-98 arasında piyanodan uzaklaştığınızda ne kararlar aldınız, neler keşfettiniz?
– Müziğin özü üzerine düşündüm, araştırdım. Özellikle kontrpuan ve armoni çalıştım. Ufkumu açan kitaplar okudum. Hayatım normal akışında sürseydi bunlara zaman yoktu. Bu açıdan çok şanslıyım. 25 yaşına kadar çok yoğun bir okuma programım vardı. Milton’ın Paradise Lost’unu okuduktan sonra iyice müziğe yoğunlaştım. Kitaplara zaman ayıramaz olmuştum. Piyanodan uzaklaştığım dönemde en önemli keşfim Bach’tı. 30 yıl önce Goldberg Varyasyonları’nı çalmaya başlamıştım, fakat derinliğini kavrayamamıştım. Müzikolog Heinrich Schenker’in analizlerinin ışığında, yeniden Bach’ın eserlerini ele aldım. Doktorlar parmağımın iyileşmeyeceğini, artık piyano çalamayacağımı söylüyordu. Bunalıma sürüklendiğim dönemde Bach’ın müziği ruhuma ilaç gibi geldi. Farklı bir duyarlılığı vardı. Romantik dönemde duyarlılığın öznesi insanken, Bach’ın eserlerinde tanrıydı. Tanrının zaferi için yazmıştı müziğini, kendi için değil. Müziğinde Romantik, Klasik Çağ bestelerindeki gibi dramatik etkiler, gerilim oluşturup bunu doruğa çıkarma çabası yoktu. Bunun yerine müthiş bir akıcılık vardı. Bach’ın dışında iki oğluma, eşime daha çok zaman ayırdım. Bilgisayarla satranca başladım. Fakat yenildikçe bunalımım arttı, onu da bıraktım.

İlkokulda konuşamıyordum
piyano lisanım oldu

Röportajlarda Bach’ın ruhunuz ve parmağınız üzerinde iyileştirici bir etkisi oldunu söylüyorsunuz. Bir süre önce kemancı Ayla Erduran da “Ruhumdaki yarayı iyileştiren tek müzik Bach’ın eserleri” demişti. Neden başka bir besteci değil de Bach?
– Keşke bilebilseydim bu sorunun cevabını. Ruhani bir temas sözkonusu. Günlük hayatın ötesinde bir süreç işliyor. Belki tanrısal bir gücü olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat günlük hayatta tanrının bireylerle teması var mıdır, nasıldır bilmiyorum. Sanırım Bach tüm bu gereksinimlere, sorulara cevap veriyor müziğiyle.
Bütün müzik eleştirmenleri, yorumlarınızın şarkı söylercesine doğal, akıcı olmasına dikkat çekiyor. Çocukluğunuzda Sefarad şarkıları söyler miydiniz, konservatuvarda vokal müzik üzerine çalıştınız mı, şarkılar piyano tekniğinizde esin kaynağı oldu mu?
– Konuşur, şarkı söyler gibi çaldığınızda müzik akışkanlık kazanıyor, kesintiler olmuyor. Sanki her eserin altında gizli koral bir hat varmış gibi düşünürüm. Bu nedenle yorumlarımda karmaşaya yer yoktur. Seferad şarkılarını çok severim, derin ve anlam yüklü bulurum. Gençliğimde bazılarını piyanoya uyarlamıştım. Aslında müziğe başlamama vesile olan da vokal müziktir. Babam amatör kemancı ve opera hayranıydı. Müzisyen olmasını dedem engellemiş. Dört yaşından itibaren beni Metropolitan Operası’na götürmeye başladı. Evde şarkıları söylediğimi fark edince müzik kulağımın iyi olduğunu düşünmüş. Piyano oldu, müzik dersleri böyle başlamıştı. Sonraki yıllarda çoksesli şarkılarla ilgilenme, insan sesi üzerine düşünmeye başladım. Kontrpuan’a yoğunlaştım. Farklı seslerin kişiliklerini koruyarak birlikte söylemesi büyüleyici bir fikirdi. Bu açıdan kontrpuan, insanoğluna sosyal yaşamda yol gösterecek bir sembol. Bize Bach, Beethoven’den miras. Tüm seslerin doğasını kavrayıp, kişiliğini kaybetmeden birlikte kullanmayı mükemmelleştirdiler. Hâlâ vokal müzikle ilgiliyim. Bir opera eserinde kontrpuan yoksa pek ilgilenmiyorum. Kişilikler çok fazla ortaya çıkıyor, birliktelik duygusu kayboluyor çünkü.
İlkokula başladığınızda konuşma güçlüğü çektiğinizi, açılmanız, sosyalleşmeniz için öğretmeninizin de piyano çalmanızı tavsiye ettiğini okumuştum. Doğru mu?
– Doğru. Yuvaya gittiğimde diğer çocukların arasına karışmakta zorlanmıştım, onlarla konuşamıyordum. Öğretmenim piyano çalmamı teşvik etti. Enstrümanım lisanım haline dönüştü. Hâlâ da öyle.

Dedenizin mezarının
Üstünde konser verdiniz!

Birkaç yıl önce, Seattle Times’taki röportajda, ailenizin Osmanlı bağlantısından söz ediyorsunuz. Çocukluğunuzda evinizde Osmanlı’yı çağrıştıran ayrıntılar gözlemlediniz mi? Çay demleme, kahve pişirme gelenekleri, yemekler, şarkılar gibi…
– Babaannem çok sert Türk kahvesi piririr, içerdi. Babam “Öleceksin bu kahve yüzünden” derdi. Ama 98’ine kadar yaşadığına göre, sağlıklı bir şeydi yaptığı. (Gülüyor) Evde konuştuğumuz dil Ladino’ydu. Babaannem İngilizce öğrenmeyi, konuşmayı reddetmişti. Bunun ötesinde, Osmanlı’yı hatırlatacak özel bir şey yoktu hayatımızda.
Aileniz hangi yıl ABD’ye yerleşmiş?
– Babam 1935’te ABD’ye göçmüş, ardından ailesini yanına almış.
Selanik’e gidip, ailenizin yaşadığı semti, evleri ziyaret ettiniz mi?
– Ailemin köklerini merak ediyorum, fakat araştıracak zaman bulamadım. Konser için gittiğimde, büyük dedelerimin mezarını ziyaret etmek istedim. Konseri düzenleyenlere sordum yerini. Biraz önce üzerinde konser verdiniz bu üniversite, eski Yahudi mezarlığının üstüne kuruldu, dediler…
Türkiye’de yakınlarınız var mı?
– Perahia, İbranice “Tanrının Çiçeği” anlamına gelen ve çok nadir rastlanan bir soyadıdır. Bu soyadının Türkiye’de de bulunduğunu duydum. Mutlaka akrabalık bağımız olmalı. Ama Türkiye’de benim tanıdığım yakınım yok.

Horowitz’le zıt
karakter gibiydik

40 yılı bulan müzik serüveninizde Pablo Casals, Vladimir Horowitz, Benjamin Britten gibi efsanevi isimlerle çalıştınız, dost oldunuz. Kişilikleri üzerine neler gözlemlediniz, nasıl etkilendiniz?
– Hepsi benim için çok önemliydi. Kişilik ve müzikal yaklaşım bence ayrılmaz bir bütün. Örneğin Casals hayatında mekanik yaklaşımla tek nota çalmadı. Ruhunu, yüreğini koydu her notaya. Kişiliği de böylesine adil, sıcak, bilgeceydi. Vladimir Horowitz ise farklı bir karakterdi. Çok insani, rahatlıkla anlaşılabilecek… (Duraklıyor)
Hatta sizin kişiliğinize zıt denebilecek bir karakter, değil mi? O daha parlak, gösterişli bir repertuvar ve yorumdan yanaydı, siz repertuvar seçiminin ötesinde daha içedönük, eserleri derinlemesine ele alan bir piyanist olarak biliniyorsunuz.
– Zıt karakterler denebilir belki… Horowitz’in anlık esinlenmelere önem veren, dürtüsel (impulsive) bir yaklaşımı vardı. Eserin yapısal özellikleri, kültürel esinlenmeleriyle pek ilgilenmezdi. Rahmaninof, Scriabin’lerin Rus ekolünden geliyordu, Liszt geleneğini özümsemiş parlak bir virtüözdü. Hayatımda karşılaştığım en zeki, en alçak gönüllü kişiydi. Piyano repertuvarını çok iyi biliyordu, sohbetler ufuk açıcı oluyordu. Benjamin Britten’la tanıştığımda ne yazık ki kötü durumdaydı. Kalp ameliyatı geçirmiş, iyileşememişti… Sevmediği şeyler konusunda çok keskin bir tavra sahipti. Örneğin Beethoven’den nefret ederdi. Bu yaklaşımı beni düşündürmüştü. Schumann’ın piyano konçertosunu çalmıştım onun için. Hayat arkadaşı Peter Pears’a birçok konserde eşlik ettim. Bu eserlerden bazılarını Britten’e çalmıştım.
Piyanistliğe ara verdiğinizde, St Martin in The Fields’tan gelen öneriyle şefliğe adım atmanız, yorumculuğunuza neler kazandırdı?
– Büyük zevk. Böyle müthiş bir orkestrayla çalışmak ufuk açıcı bir deneyim. Ses yaklaşımı açısından kişiyi genişletiyor. Orkestra önünde çalmak sözkonusu olduğunda bu tecrübe önemli. Aslında piyanist olmaya çok geç karar vermiştim, şef de olabilirdim…
Şef olarak hayalleriniz neler?
– St. Martin in the Fields’la çalışmak, Mozart, Beethoven, Haydn senfonilerini seslendirmek isterim. Ama bu alanda tutkuyla istediğim bir şey yok.

Çok mahcubum, 12 ton’dan
hiçbir şey anlamıyorum

Kompozisyon eğitimi aldığınız halde günışığına çıkan besteniz olmadı. Çekmecede mi saklıyorsunuz besteleri?
– İyi bir besteci değildim ne yazık ki. Müzikal dil arama sürecim ciddi soruna dönüştü. Hep tonal müzik üzerine çalışmıştım. Piyano repertuvarım tonal müzikti. Oysa çağdaş besteci olabilmek için tonalitenin dışında da çıkmak gerekiyordu. İkisi bir arada yürümeyecekti, vazgeçtim.
Çağdaş müzikten neden uzak duruyorsunuz?
– Tonal müziği kavramak için büyük enerji, emek harcıyorum hâlâ. Tonal müzik geleneğinden geldiğim için bu müziğin dünyasına giremiyorum. 12 tondan hiçbir şey anlamıyorum. Çok mahcubum, ama böyle… Bu eserdeki Si majör nereden çıktı, diye soruyorum örneğin. Eserin neresinde çözümleneceğini araştırıyorum. Cevap bulamazsam okyanusta kaybolmuş duygusu yaşıyorum. Özel ilgi olarak Bartok, Scriabin, Stravinski’nin eserlerini inceledim, çalmayı denedim. Hepsi bu. Zaten her şeyi bir arada yapmak mümkün değil. Hiç unutmam, Peter Pears’a Schoenberg, Webern’in eserlerini çalıştığımı, ama bu müziğin ruhuma temas etmediğini söylemiştim. “İnanmadığın eseri çalma” demişti. Faydalı bir öğüttü.
Klasik dışındaki emprovizasyon ağırlıklı müziklere ilgi duydunuz mu hiç?
– 15 yaşında bir caz grubum vardı. Davul, trompet, piyano üçlüsü. Emprovizasyon önemli bir yetenek. Denedim, fakat başarılı olamadım. Mannes’da okurken füg emprovizasyonu dersleri aldım. Bu dönemde başarılı olduğumu söylüyorlardı dinleyenler. Fakat şu anda hayatımı kurtarmak için bile emprovizasyon yapamam. Hâlâ caz emprovizasyonını dinliyorum, konserlere gidiyor, kitaplar okuyorum. Arada sırada evde emprovizasyon yapıyorum. Konserde doğaçlama için çok çalışmak lazım. Bach ve diğer çalışmalar hayatımın büyük bölümünü alıyor.
Stüdyo koşullarını mı, sahneyi mi tercih ediyorsunuz?
– Glen Gould’un konserlerine son verip, hayatının son döneminde sadece plaklarla dinleyiciyle buluşması ne kadar doğruydu, bilmiyorum. Benim en iyi yorumlarım konserlerde çıkıyor. İşim dinleyiciyle iletişim kurmak. Stüdyoya girildiğinde yaşanan anın kıvılcımını hissetmeden, sadece düşüncelerinizi en iyi yansıtan kayıtı seçiyor, plağa dönüştürüyorsunuz. Oysa dinleyici önünde durum farklıdır. Stüdyoda piyano başında nota takip etmeye benzemez, şakımanızı coşkuyla bekleyen kişiler, şarkı söyleme arzunuzu kışkırtır. Bu açıdan anlık esin de çok önemlidir.

Mozart’ın konçertolarında
kendi kadanslarımı çalarım

Türkiye’ye bir eğitim projesine fon sağlamak amacıyla geliyorsunuz. Kemancı Maxim Vengerov gibi siz de akademik kurumların dışında, halka açık eğitim çalışmalarına katılıyor musunuz?
– Royal Collage, Guild Hall dahil dünyanın dört bir yerindeki konservatuvarlarda ders veriyorum. Üreteceğim fikirlerin, müziklerin eğitim almış kişilere yararı olur ancak. Bu nedenle, halka açık projelere katılmadım hiç.
İstanbul konserine katılmanız nasıl oldu?
– Cem Mansur bir akşam telefon etti. Gençlik orkestrasıyla, eğitim amaçlı bir konser vereceklerini söyledi, solistliğini teklif etti. Ben de kabul ettim.
Türk müzikçilerle, bestecilerimizin klasik eserleriyle yolunuz kesişti mi hiç?
– Türkiye hakkındaki bilgim çok sınırlı. 2000’de İstanbul’a gelmiştim. CRR’de pek dinleyici yoktu ama güzel bir salonda konser vermiştim. Geçen yıl arkadaşlarımla bir haftalığına geldik, İstanbul ve Efes’i gezdik. Sadece birkaç kez Pekinel Kardeşler’le karşılaştık sohbet ettik. Cem Mansur’la ortak dostlarımız kanalıyla birkaç kez buluştuk. Türk klasiklerini bilmiyorum.
Mozart ve Beethoven’dan sonra, yaklaşık 10 yıldır Bach’ın eserlerine odaklanmıştınız. İstanbul’da Beethoven’in 4. Piyano Konçertosu’nu çalıyorsunuz. Bu, eski gözağrınıza dönüş anlamına mı geliyor?
– Yeniden piyano çalmaya başladığımda Bach’a yöneldim, doğru. Ama Beethoven’in müziğinden tamamen kopmadım. Zaten ikisinin müziği birbirine bağlı. Beethoven’in tüm piyano sonatlarının notalarını yayımlayan Alman firma Ulltext, benden yardım istedi. Bestecinin notlarını, diğer eserlerini inceliyor ve sonatların hatasız yayımlanması için çaba harcıyoruz. Üç yıldır çalışıyoruz, proje dokuz yıl sonra tamamlanacak. Yani Beethoven müziğinden uzaklaşmadım.
Bu arada bir nota hatasını yüzlerce yıl sonra ortaya çıkarıp, tarihe geçtiniz. Sanıyorum gençlik eserlerinden birindeydi hata. Son dönem eserlerinde de hata yakalama ihtimaliniz var mı?
– Bunun için biraz beklemeniz gerekiyor. Bu eserleri elden geçirdikçe sonucu birlikte göreceğiz. Neden olmasın?
4. Piyano Konçertosu, kadans bölümleriyle ünlü. Clara Schumann’dan Saint-Saens’a, Von Bülov’dan Rubinstein’a birçok müzikçi eser için kadans yazmış. Siz de denediniz mi? İstanbul’daki yorumunuzda bu tür bir sürpriz yapmayı düşünüyor musunuz?
– Mozart’ın konçertolarını seslendirirken hep kendi kadanslarımı kullanıyorum. Hatta değiştiriyorum bunları. Sürekli yenilerini oluşturuyorum. Fakat Beethoven’in bu eserine kadans yazmayı denemedim. Besteci bu bölümler için iki kadans yazmış. Biri epeyce tutaf. Ben diğerini tercih ediyorum, yorumda bunu dinleyeceksiniz. Sanırım en doğrusu da bu…
(Serhan Yedig / 23 Eylül 2007 / Hürriyet)

Linkler

Kişisel web sayfası
Biyografisi

Facebook sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!