Natalia Gutman / Sovyetler Birliği’nde çellonun org gibi tınlaması istenirdi

0

Rostropoviç’in öğrencisi Natalia Gutman, başta Schnittke olmak üzere çağdaş bestecilerin adına ithaf ettiği eserlerle, Şostakoviç yorumlarıyla şimdiden müzik tarihine geçmiş durumda. 66 yaşındaki Kazak asıllı çellist, son yıllarda piyanist Martha Argerich’le kaydettiği Schumann yorumlarıyla adından söz ettiriyor. 2008’in ilk günlerinde İstanbul’a geleceğini, Şostakoviç’in 1. Çello Konçertosu’nu seslendireceğini duyunca peşine düştük. Çevirmen arkadaşım Simla Yerlikaya’yla aradığımızda, Portekiz’in Porto kentindeydi. 1990’larda Bach’ın çello süitlerini gözden geçirken müzikal yaklaşımında köklü bir değişim yaşadığını, Rus ekolünden ve romantizmden gittikçe uzaklaştığını söylüyordu.

Gerek Schnittke gibi önemli bestecilerin size ithaf ettiği eserlerle gerekse hocanız Rostropoviç’le birlikte günümüzün en önemli Şostakoviç yorumcularından biri olmanız nedeniyle klasik müzik tarihinde önemli bir yere sahipsiniz. Bu şöhretin konser hayatınızda canınızı sıkacak, sizi üzecek şekilde bir dezavantaja dönüştüğü oluyor mu? Yani Schumann’ın çello konçertosunu çalmak isterken, konser organizatörlerinin talebiyle hep en çok bilindiğiniz eserleri çalmak zorunda kaldığınız oluyor mu?
-Şostakoviç, eğer yaşasaydı, geçtiğimiz sene 100 yaşında olacaktı. Bu yüzden geçtiğimiz sene onunla ilgili çok konuşuldu ve bana bu soruyu çok sık sordular. Ama benim cevabım hiç değişmedi: “Hayır. Şostakoviç çalmaktan hiç sıkılmadım.” Onun gibi bir ustanın eserlerini yorumlamamın istenmesi, beni ancak sevindirir. Çünkü Şostakoviç’in müziği zamanı ve mekanı olmayan, evrensel bir müzik. Bir devire ait değil. Gerçekten, son on senedir konser organizatörlerinden Şostakoviç çalmam yönünde yoğun bir talep geliyor. Ama dediğim gibi, Şostakoviç, çello için yazılmış en iyi iki – üç eserden birine imza atmış bestecidir. Organizatörlerin bu eserleri çalmam için bana gelmeleri, benim için ancak sevinç ve gurur kaynağı olur.
Oda müziği konserlerinde, resitallerde de benzer sorunla karşılaşıyor musunuz? Yoksa konser için oda müziği repertuvarı seçerken daha mı özgürsünüz?
-Tabii ki, bu alanda daha özgürüm. Çünkü kendi programımı, hazırlıyorum. Orkestra ile çalarken de öneriler yapıyoruz program konusunda, ama “ben” değil “biz” öneriler yapıyoruz. Sonuçta o önerilerin içinden 5-6 tanesi kabul ediliyor, ama haliyle bu kabul edilenler her zaman benim için en ilginç olan eserler olmuyor. Benim çalmak istediğim başka harika eserler de var. Sayıları çok fazla değil ama başka çok iyi eserler de var. Onları da çalmak istiyorum, ama tabii bu çok daha seyrek oluyor. Oda müziğinde ve tabii ki resitallerde bu parçalara yönelmem mümkün oluyor

Hocamı hayatımın son gününe kadar anacağım

Rostropoviç’in geçen nisanda kaybı müzik dünyasında geniş yankı uyandırdı. Hocanızın adı geçince aklınıza gelen ilk anekdot nedir, unutulmaz kayıtları arasında ilk aklınıza geleni hangisi?
-Açıkçası, anekdot ve anı anlatmak konusunda özel bir yeteneğim olduğunu söyleyemem. Anlattıklarım size ilginç gelir mi, onu da kestiremiyorum. Ama şunu söyleyebilirim, Rostropoviç ile ilgili hislerim çok büyük. Onun o harika müziği, beni her zaman çok heyecanlandırmıştır. Konservatuarda öğrencisi olduğum zamanları düşündüğümde, aslında zor zamanlardı. Çünkü öğrencilerinden talepleri her zaman çok yüksek olmuştur. En zor konçertolar bile söz konusu olduğunda, öğrencilerinin bir hafta içinde çalmasını bekleyen bir hocaydı. Derslerinin temposu inanılmaz yüksekti. Ama bu yüksek tempoda giderken, öğrencileri asla sıkmaz, bunaltmazdı. Öğrenciler için orada öğrenilen her şey, bulunmaz bir nimet gibiydi. Ve sonuçta da ondan eğitim alan kişiler, değişik zorluklar karşısında daha çabuk hareket etme kabiliyetini göstermeye başlardı. Yaptığı her şey, attığı her adım hem çok ilginç, hem de inanılmaz anlamlı olurdu. Aslına bakarsanız, ben onun bu tarzında o kadar zorlanmıyordum. Bana göre o dersler, sanki bayram havasında geçiyordu. Sadece çellistler değil, farklı enstrüman çalan öğrenciler de onun derslerine girerdi. En azından 20-30 kişi olurdu mutlaka her dersinde. Onu hayatımın son gününe kadar hatırlayacağım. Benim ne zaman, neye ihtiyacım olduğunu çok iyi bilirdi, ve emin olun böyle birinin yanınızda olması harika bir şey. Bir öğretmen olarak harika olduğunu söyleyebilirim bu yüzden. Şimdi her gün onu ve hayatımda bıraktığı boşluğu düşünüyorum… Eksiksiz her gün…

Romantizmden gittikçe uzaklaşıyorum

10 yıl önceki bir röportajda, çello repertuvarının zirvelerinden biri kabul edilen Bach’ın Çello Süitleri’ne yaklaşımınızın bir süre önce köklü şekilde değiştiğini söylüyorsunuz. Tüm süitleri seslendirdiğiniz birçok önemli konser verdiniz. 6 süitle bu yakın ilişki, yorum konusundaki sorgulamalarınız diğer bestecilere ve en genelinde yorum konusuna bakışınızda köklü değişime yol açtı mı? Açtıysa nasıl?
-Mevzu Bach olunca, sürekli değişim söz konusu. Bana kalırsa hiç kimse, Bach’ın 6 çello süitini üst üste iki kere, aynı şekilde, aynı stilde çalmayı beceremez. Bir performanstan diğerine mutlaka farklılık gösterir çalışınız. Bach çalabilmek için çok yüksek konsantrasyon gerekir. Ve çok basit şekilde söyleyeyim; diyelim ki, esere başladığınız tempo her zamankinden biraz daha farklıysa, tüm eserin akışı değişir. Ortaya bambaşka bir şey çıkar. Çaldığınız zamanki ruh durumunuz bile stilinizi etkileyebilir. Prensipte, her çaldığınız, diğerinden farklıdır. Zaten bu eserlerin Bach’ın elinden çıkmış notaları yoktur. Bestecinin eşi Anna Magdalena Bach’ın derlediği notalar, bana kalırsa eserleri en doğru olan şekilde yansıtıyor, ve artık birçok müzisyen de onun yazımını baz alarak çalıyor. Eskiden her çellist kendine göre yorumlardı bu eserleri. Tabii bu stilinizdeki genel değişimlerin bir sonucu. Mesela eskiden, Sovyetler Birliği’ndeyken Bach yorumumuz çok romantik olurdu. Çellonun org gibi ses çıkarması gerektiği düşünülürdü. Şimdi bu akımdan, bu teoriden uzaklaşmış olduğumu söyleyebilirim, ve bu tabii bu durum orkestra konserlerime de yansıyor. Romantizmden uzaklaşarak daha doğru bir stile doğru gittiğimi düşünüyorum. Ama bu değişim hâlâ sürüyor.

Gençlerden çok şey öğreniyorum

Şu anda olgunluk döneminde, müzik hayatınızın en kıymetli yıllarındasınız, konserleri ne kadar daha sürdürmeyi planlıyorsunuz? Bu süre için ne gibi planlarınız var? Örneğin orkestra konserlerini azaltıp, oda müziğine ağırlık vermek, belirli bir çağın ya da bestecinin eserlerine odaklanmak gibi projeniz var mı?
-Daha yapmak istediğim çok şey var. Birincisi Rostropoviç’e ithaf edilen, mükemmel eserleri yorumlamak istiyorum. Onun için yazılan bir çok eser var. Bunların bir kısmı sadece iyi. Bir kısmı mükemmel. Eğer menajerlerle bu konuda anlaşabilirsem, önümüzdeki dönemde bu eserleri yorumlayacağım birkaç konser vermeyi planlıyorum. Lutoslavski, Britten ve Schnittke’ye yoğunlaşmak istiyorum. Kesinlikle yeni şeyler öğrenmeye devam edeceğim. Bach’ın eserlerine daha çok konsantre olmak istiyorum. Ve genç müzisyenlerle oda müziği yapmak istiyorum. Gençlerle çalmayı çok seviyorum, çünkü benim için en büyük ders her zaman genç insanlarla çalışmak oluyor. Onlardan yeni şeyler öğreniyorum.
Hayatınızda zaman kaybı olarak değerlendirdiğiniz bir dönem var mı; geri dönüp değiştirmek isteseniz bu dönemi nasıl değiştirirdiniz?
-Aslında şimdi baktığımda, hayatımın birçok noktasında memnun olmadığım zamanlar var. Ama benim şöyle bir kuralım var, kendime “Keşke şunu şöyle yapsaydım, ya da yapmasaydım. Veya keşke şunu değiştirebilseydim“ demeyi yasaklıyorum. Çünkü artık geçmiş, gitmiş şeyler bunlar. Ve “Neden böyle oldu” “Ah ne yazık!” gibi şeyler söyleyip, evhamlı dolaşmaya vaktim yok.

Ekollerin ortadan kalkması çello için avantaj

Müzikte, çello yorumculuğunda ekollerin çok egemen olduğu bir çağda, ortamda yetiştiniz. Ekollerin çok egemen olduğu uzun yıllar boyunca yorumculuk yaptınız. Bugün ekoller neredeyse ortadan kalktı. Genç kuşağın önde gelen yorumcularına baktığınızda gelişmeyi bir kayıp mı, yoksa kazanç olarak mı görüyorsunuz?
-Doğru, artık öyle ekollerden, Rus veya Alman tarzındaki farklılıklardan bahsedemeyiz. Ama bu durum çello için kesinlikle bir avantajdır. Şimdi daha çok sayıda, çellistler yetişiyor. İyi okullara gidiyorlar, iyi eğitim alıyorlar. Müzik teknolojisi ve enstrümanlar açısından Rus ekolü her zaman güçlüydü ve eskiden dünyanın farklı yerlerinden bile olsalar, birçok çellist Rus hocaların eğitiminden geçerdi. Artık bu hocaların ve onların eskiden yetiştirdiği öğrencilerin torunları öğrenci oldu. Hepsi farklı kültürlerden, kendi özel birikimleriyle bu sektöre giriyorlar. Her yeni gelen kendi kültüründen öğeler getiriyor ve bu da çello dünyasını zenginleştiriyor. Zaten ben bu yüzden, gençlerle çalmaktan daha büyük zevk alıyorum. Sadece çellist olanları kastetmiyorum, diğer enstrümanları çalan gençlerle çalışmayı da çok seviyorum.

Yetenekli öğrencim Benyamin başına buyruktur

Türk yorumcular, bestecilerle yolunuz kesişti mi hiç?
-Evet, çok yetenekli Türk müzisyenler olduğunu biliyorum. Mesela Benyamin Sönmez bir aralar benim öğrencimdi. Stuttgart’a gelmişti. 2-3 yıl kadar beraber çalışmalar yaptık. Hatta, bir keresinde Moskova’ya gitmiştik ve o Moskova’ya aşık olmuştu. Benyamin çok yetenekli bir öğrenciydi. Ama öğrenci düzenine göre yaşamak ile ilgili sorunları vardı. Kendi isteklerinin peşinde giden bir yapısı vardı. Sınavları ertelerdi. Bu tabii okulda sorun oluyordu, ama ben her zaman onun yanında oldum, çünkü çok yetenekli olduğuna ve büyük bir çellist olacağına inanıyordum. Şimdi Türkiye’de olduğunu ve çalmaya devam ettiğini biliyorum. Ama nasıl olduğuna dair, detaylardan tam olarak haberdar değilim.
İstanbul’da seslendireceğiniz Şostakoviç’in 1. Çello Konçertosu için son 45 yılda çok şey yazıldı, söylendi. Kimileri eserin Boris Pasternak’ın Nobeli aldıktan sonra Sovyetler’de dışlanmasına tepki olarak bestelendiğini söyledi, kimileri Gürcü halk ezgisi Suliko’dan temelar kullanılarak Stalin’le alay edildiğini ileri sürdü. Siz bu dönemi yaşayan bir müzikçi ve yorumcusunuz. Eseri seslendirirken, gözünüzün önünden neler geçiyor?
-Aslında İstanbul’da Şostakoviç’in birinci çello konçertosunu çalacak olmak, benim için biraz şok oldu diyebilirim. Geçen sene geldiğimde de birinciyi çaldığım için, bu yıl ikinciyi çalacağımı düşünüyordum. Neden tekrar birinciyi çalmamın istendiğini de pek anlayamadım açıkçası. Gerçekten üzüldüm bu duruma. Eseri çalarken, benim neler düşündüğüm sorusuna gelince… Ona cevap vermem çok zor, çünkü çalarken gözümün önünden geçen şeyler, bir bakıma sırdır benim için. Ama şu kadarını söyleyebilirim, o yorum esnasında Şostakoviç’in nasıl bir deha olduğunu düşünüyorum. Onun için “derisi olmayan bir insan” diyebiliriz. Yani dünyada, hayatta gerçekleşen olaylara, acılara ve korkunçluklara karşı çok hassastır. Müziğinde de haliyle bunun izleri vardır. Anormal bir dehaya sahiptir. Onun hakkında arkadaşım Elizabeth Wilson’un yazdığı bir kitap yaşamını çok güzel anlatır. Eserle ilgili anlatılan efsanelere gelince, bir Gürcü türküsünden pasajlar kullanıldığı tartışılmaz bir gerçek. O türkü de, Stalin’in yaşadığı bir Gürcü şehrinden gelir ve çok sarkastik bir türküdür. Yani Stalin ile alay etme amacıyla yazıldığını söyleyen yorumda bir doğruluk payı var.
İstanbul’a gelmeden önce buradaki dinleyicilerinize iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
-İstanbul’a geleceğim için çok mutluyum ve İstanbul’u çok seviyorum. Tabii ki, daha çok azını görebildim. Ama çok enteresan bir şehir bence. Beni üzen tek bir şey var. O da konserimde aynı eseri bir kez daha çalacak olmam. Sanki başladığım bir öyküyü bitiremiyor gibi hissediyorum. O yüzden dinleyicilere, bunun benim suçum olmadığını, bu kararın benim olmadığını söylemek istiyorum. Ben aslında bu defa 2. konçertoyu çalmak istiyordum. Şostakoviç’in birinci çello konçertosu da tabii çok güzeldir, ama bana kalırsa ikincisi daha derin, daha anlamlıdır.
(Serhan Yedig / 19 Ocak 2008 / Hürriyet)

Linkler

Biyografisi

Plak firması

Facebook hesabı

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!