Ömer Refik / 1930’da Amerikan WLF Radyosu’nda haftada iki kez canlı yayında piyano resitali verdim

0

Robert Kolej’de makine mühendisliği öğrenimi görüp 1930’da, 23 yaşında ABD’ye yüksek lisans için giden Ömer Refik (Yaltkaya) yetenekli bir piyanistti. Özel derslerle kendisini yetiştirmişti. Sınava girip Amerika’nın en büyük radyo istasyonlarından WLW’nin piyanisti oldu. İki yıl boyunca canlı yayında resitaller verdi, orkestra eşliğinde çaldı. Refik, o yılları anlatırken “Radyoda konserimi dinleyen Ohio’lu konservatuvar müdürünün mektubu en büyük armağandı” diyor.

Yaltkaya, gazeteci İbrahim Hoyi’nin sorularını yanıtlıyor

Sene 1926… Bebek sırtlarında, Boğaziçi’ne bakan en hâkim bir noktada sinesine gelenlere bol bol, kucak kucak ilim ve irfan dağıtan, Tevfik Fikret gibi koca şairlerin, merhum Orhan Şemsettin, İsmail Hami Danişment gibi eşsiz ilim adamlarının, Hüseyin Pektaş, Salih Keramet gibi hocaların ders okuttuğu Robert Kolej’in her 15 günde bir konser verdiği orkestrasında piyano çalan yeni bir sima var. Bu çatık kaşlı, buğday benizli, dudakları, çenesi en kuvvetli azmi ifade eden bir Türk çocuğudur… Ve bu, 1926 senesinde Robert Kolej’in beynelmilel havası içinde bir hâdisedir. Öyle ya, ekseriyeti dünyanın dört bucağından gelen türlü türlü renk ve mezhepteki talebenin teşkil ettiği bir irfan ocağında bir avuçtan fazla olamayan Türk talebeden birinin, daha ziyade Rum, Ermeni, Bulgar, Musevi, Amerikalı, Çinli, Rus talebeden vücude gelmiş bir orkestraya girmesi; işin daha garibi ekseriya solo çalması ve onu dinlemek için de şehrin en uzak semtlerinden bile Garp Musikisi sevenlerin gelmesi bir hâdise sayılmaz mı? Ve biz Türkler bu hâdiseden ziyadesiyle seviniyor, gurur duyuyoruz. Anlaşılmaz bir ruh coşkunluğu ile bu Türk arkadaşımızın çaldığı her parçayı, avuçlarımız kanayıncaya kadar sevinçle alkışlıyor; sanki bir zafere ulaşmış, en güç imtihanı muvaffakiyetle vermiş kadar göğsümüz kabara kabara dudaklarımızda haz gülümsemesi, diğer milletten olan arkadaşlarımıza yanyan bakmayı ihmal etmeyerek salondan çıkıyoruz…

Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer…

İşte şimdi. Feneryolu’ndaki eski köşklerden birinin ince, zarif bir zevkle döşenmiş, bir köşesinde muazzam bir Winkelmann markalı kuyruklu piyanonun bulunduğu odada karşı karşıya oturup konuştuğum Ömer Refik’i dinlerken bunları düşünüyorum. Zira 1926 senesinde Robert Kolej Orkestrası’nda solo piyano çalan istidatlı fakat mütevazı Türk çocuğu, ondan başka biri değildir.., Ve bugün de 1926 yılındaki halini hiç değiştirmeyen, ayni tevazu ve feragatle piyanosuna bağlı kalmış olan Ömer Refik’i söyletmek, itiraf ederim ki, biraz güç oldu. Rica ettim, eski mektep, sınıf arkadaşlığımızı ileriye sürdüm… Binbir dereden su getirdim, nihayet kandırdım.
Derhal haber vereyim ki, sanatkâr Ömer Refik’in bir cephesi de makine mühendisliğidir. İhtimal ki, şaşacak ve soracaksınız.
Nasıl olur da hakiki bir musiki sanatkârı, kendisine ilk bakışta sanatı ile hiç de telif edilemeyecek bir meslek seçebilir?
Haklısınız, fakat nice büyük şahsiyet ve sanatkârların daima aykırı şubelere meylettiklerini söyleyeyim. Meselâ, meselâ… Relativite mucidi Einstein’ın mükemmel keman çaldığı söylenir. Hattâ üstadın kemanla alınmış bir resmini bile hatırlıyorum..

Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’un okuluna gitti

Ömer Refik 1907’de İstanbul’da doğdu. Gedikpaşa Amerikan Mektebi’ni bitirdikten sonra 1922’de Robert Kolej’e girdi. 1929’da makine mühendisi olarak mezun oldu. Kolejde bir sene hocalık ettikten sonra Amerika’ya giderek en büyük üniversitelerinden biri olan ve bir ara Tevfik Fikret’in oğlu Halûk’un profesörlük ettiği Cincinnati’ye girdi. Burada iki sene okudu. Makine mühendisliğinin MS derecesini aldı. 1931’de İstanbul’a geldi. Bir sene kadar İzmir’de hocalık ettikten sonra İnhisarlar İdaresi’ne girdi. Şimdi bir yandan İstanbul Konservatuvarı’nda piyano dersi verirken, bir yandan da İnhisarlar İdaresi’nin en mühim kısımlarından birinin başında bulunmaktadır.

10 yaşında piyano dersi almaya başladım

Bir tezkereci sadakatiyle hal tercümesini kısaca yazdığım Ömer Refik’in uzattığı İnhisarların Yenice, Boğaziçi gibi hiçbir klişesini taşımayan güdük fakat yassı cıgaralarından birini çakmağımın ateşinde yakarken, genç sanatkara soruyorum:
Musiki hevesiniz nasıl ve ne zaman başladı?
Hiç düşünmeden ve o ağır tempolu, fakat gür sesiyle cevap veriyor:
– Musiki hevesim çocukluktan başlar. Annem alafranga (bu kelimeyi söylerken gülümsüyor) piyano çalardı. İlk nota sesini ondan duydum diyebilirim. 10 yaşına kadar hiç ders almadım. Görenek, daha ziyade sevki tabii ile piyanoyu tercih ettim ve nihayet o yaştan itibaren de muntazam ders almaya başladım. Marie Megrin’den dört sene, İstanbul’un pek iyi tanıdığı İtalyan Adinolfi’den de epeyce müddet, ta Amerika’ya gidinceye kadar ders aldım. Umumi ilk konserimi ne zaman verdiğimi soruyorsunuz. Yazık ki layikile hatırlayamıyorum. Fakat bildiğiniz gibi, kolej orkestrasında çaldım. Müteaddit konserlerde solo resitaller verdim. Adinolfi’nin talebe konserlerine iştirak ettim. Amerika’ya gitmeden önce de Galatasaray’da ve Fransız Tiyatrosu’nda müteaddit konserler verdim. Bir de o zamanlar açık bulunan İstanbul Radyosu’nda haftada bir kere piyano konserim vardı.
Benim anlamak istediğim, asıl genç sanatkarın Amerika radyolarında ne suretle konser verdiği idi. Filhakika Ömer Refik’in Amerika’da bulunduğu sıralarda, radyoda çaldığı eserlerle fevkalade muvaffakıyetler kazandığını gazetelerimiz yazmışlardı. Halbuki, kendisi bu tarafı açmayı hiç istemiyor, piyanosunun başında, ince, uzun parmaklı ellerini tuşlarda gezdirerek her birisi birbirinden güzel, bazan şelaleler gibi akıp kayan, bazan bir inilti kadar ihtizazlı, derin sesler yaratıyordu.
Kahvemi yudumlayarak konuştum:
Amerika radyolarında konserler verdiğinizi biliyorum. Buna nasıl muvaffak oldunuz?

ABD’de arkadaşlarımın önerisiyle
WLF Radyosu’nun sınavına başvurdum

Ömer Refik yine ayni tok sesle cevap verdi:
– Üniversitede bir yandan okuyor, bir yandan da piyanoma devam ediyordum. Arkadaşlarımın dikkat nazarını çekmiş olacak ki, onlar neden radyoda çalmıyorsun. Git bir kere dinlesinler seni, muhakkak kabul ederler, diye beni teşvik ettiler, Benim de aklıma yattı, hiç kimsenin delaleti olmaksızın radyo idarehanesine gittim. Beni dinlediler ve hemen angaje ettiler. Böylelikle Amerika’nın en büyük radyo istasyonlarından WLW’de haftada iki defa gündüz programlarında, pazar geceleri de orkestra refakatinde çalmaya başladım. İnanır mısınız, angaje edileceğim gün, piyano çalarken hiç bir heyecan duymuş değilim. Sanki kendi odamda kendi kendime egzersiz yapıyormuşum gibi bir ruh haleti ile çalmıştım. Radyodaki konserlerim umumi alaka ile karşılandı. Amerika gazetelerinde lehimde ve beni ziyadesiyle metheden yazılar çıktı. Amerikalılar’ın solo resitallerimden memnun kaldıklarını Amerika’nın dört bucağından gelen ve hepsinde genç Türk piyanistinin gösterdiği muvaffakiyetlerden, piyanosuna hâkim oluşundan bahseden kucak kucak mektuplardan anlıyordum. İşte bunlardan bir tanesi, Ohio’daki musiki konservatuvarı müdüründen gelen beni teşvik edici ve sarıcı satırlar benim için (Türk olmak bakımından) manevi bir mükâfat yerine geçti. Şurasını da kaydetmeden geçmiyeyim ki, Amerikalılar bana asla bir ecnebi gözü ile bakmadı. Gayet nazikane muamelelerde bulundular.
Kıymetli sanatkârın garp musikisi ve büyük üstatlarına dair, elbette ki, kendine mahsus düşünceleri olacaktı. Bunu anlamak istedim. Ömer fikrini şöyle hulâsa ediyor:
— Garp musikisinde her sazda şahsiyeti tebarüz ettiren sanatkârlar vardır. Piyano için de bu sazı en iyi anlamış ve bu sazın ifade kudretinden en son mertebesine varabilecek bir şekilde istifade eden, bunu dinleyenlere en iyi bir şekilde hissettiren bence Şopen’dir. Şopen’in eserleri yalnız musiki bakımın-dan değil, aynı zamanda eserlerinin çok piyanistik olmasından dolayı bunların çalınması da piyano sanatkârı için engin bir zevk kaynağıdır.
Garp musikisinin diğer sanatkârlarına gelince; her şeyden evvel şunu söyleyeyim ki, bir bestekâr nihayet bir insandır. Bizim gibi hisseder. Onun yegâne farkı bu hislerini ifadedeki kabiliyetidir. Binaenaleyh herhangi bir haleti ruhiyede duyduğumuz bir musiki parçası ki, bu musiki parçası eğer, o bizim bulunduğumuz haleti ruhiyeye benzer bir anda yaratılmış ise, o vakit biz bu musiki parçasının yaratıcısını kendimize en yakın buluruz. Bu buluşumuzdur ki, bize şu veya bu bestekâr en büyük sanatkârdır, zehabını verdirir. Halbuki, benim kanaatimce, herhangi bir musiki nota sayfası, muayyen bir anda ruhumuza hitap eden bir sayfadır. Dolayısıyla ben şuna katiyetle inanıyorum ki, herhangi büyük bir sanatkâr için bu en büyüğüdür veyahut en çok tercih ettiğimdir demek doğru değildir. Bu tavsifle ve yazıldıkları andaki haleti ruhiyeyi nazarı itibare alarak benim zevk duyduklarım ve “bu musikisinin üstüne eser yoktur” hükmünü verdiren şahsiyetler Bach, Beethoven, Wagner, Cesar Frank’tır.

Mütehassısın cazını severim

Ya caz, ve modern musiki?
— Caz musikisi, ciddi olarak telâkki etmeden dinlendiği zaman, uzun senelerin tecrübesiyle elde edilmiş ritm ve armoni zenginliği ile insana zevk verebilecek bir musiki şubesi haline girebilmiştir. Eski zamanın meselâ Ştraus’un valsları gibi, hafif musiki kategorisinin modern bünyeye uygun yeni bir şekli olmak bakımından ancak mütahassıs kalemlerden çıktığı takdirde, caz musikisinden niçin zevk duymayalım?
Modern musikide ise, bestekârın istifade ettiği vasıta uzun melodilerden ziyade muhtelif sazların tembri ve rengidir. Tek sazlarda ise tembr aynidir. Dolayısıyla tek sazda renk zenginliklerini teşhir etmek kabiliyeti kayboluyor. Onun için modern musikiyi umumiyet itibariyle orkestra musikisi olarak telâkki etmek icap ediyor. Bu tip musikinin pek cüzi bir miktarı piyanoda lâ-zım gelen tesirini gösteriyor…
Dikkat ettim. Garp musikisini sevenlerin ekserisi bizim alaturka diye istihfaf ettiğimiz Türk musikisine pek öyle kıymet vermiyor. Kıymetli arkadaşım ve konservatuvarın değerli piyano hocasına bu husustaki fikrini sormaktan kendimi alamıyorum. İşte cevabı:
— Eski klâsikler kendi janrlarında birer kıymettir. Fakat tek sesli olmaları itibariyle Garbın bugünkü çok sesli musikine alışmış kulaklar üzerinde tam tatmin edici bir tesir bırakmalarına imkân yoktur. Bunlardan o kadar hoşlanmadığımı itiraf edeyim. Fakat Türk ritm ve motiflerinin karakterinden istifade ederek millî duygularımıza uygun ve garp tekniğinde yapılan; U1vi Cemal, Necil Kâzım, Hasan Ferit, Ahmet Adnan ve Cemal Reşit tarafından vücude getirilen tecrübeler gitgide tekâmül etmektedir. Nasıl ki, bugünkü İspanyol ve Rus musikileri bu garp tekniği ile eski ritm ve motiflerden istifade ederek vücut bulup tekâmüle erişmiş ve kendine has bir karakteri haiz milli kaşeli bir Rus veya İspanyol musikisi meydana gelmiş ise, bizim milli musikimiz de ayni yolu tutmuş bulunmaktadır.
Önümdeki cıgara tablası izmaritlerle tepeleme dolmuştu. Genç sanatkârın misafirleri de bastırdıkça bastırıyordu. Kompozisyon yani beste yapmanın bir eşref saat işi olduğunu, kendisini daha ziyade bir eksekütan diye gören ve bu kompozisyon işine henüz tamamıyla hazırlanmadığını büyük bir tevazu ile söyleyen genç sanatkârdan son bir ricada bulundum.Amerika radyosunda çalıp da kendisine kucak kucak mektuplar gelmesine vesile olan parçalardan bir tanesini, Liszt’in meşhur mi bemol konsertosunu çalmasını rica ettim. Ö. Refik, kolejde konser verdiği zamanlarda olduğu gibi yine kaşlarını çatarak, fakat bu sefer daha olgun ve yetkin bir eda, hakiki bir duyuş ve Amerikalı Konservatuvar müdürünün dediği gibi “üstadane bir stil” ile odada bulunan bizleri dakikalarca nağmeler diyarında dolaştırdı. Teşekkür edip kendisinden ayrılırken mahiyetini anlayamadığım, sezemediğim bir zevk âlemi içinde yüzmekte idim.
(İbrahim Hoyi / 24 Mart 1941 / 7 Gün Dergisi / Arşiv çalışması: Serhan Yedig)

Beynelmilel piyanist Ömer Refik Bey

1941 Martı’nın 7 Gün dergilerini karıştırırken Ömer Refik’le yapılmış geniş röportaja rastladım. Yazar piyanisti “Beynelmilel bir Türk şöhreti” başlığıyla sunuyor, röportajda 1930’da Amerikan radyolarında verilen konserlerden bahsediliyordu. Müzik ansiklopedilerine baktığımda ismini bulamadım. Fakat daha sonra Cincinnatti Enquirer’ın arşivine girdiğimde gerçek bir sürprizle karşılaştım.

Basındaki abartılı haberlere ihtiyatla yaklaşırım. Kültür sayfalarında olsa bile… Örneğin ne zaman “Avrupa ona hayran kaldı” şeklinde konser haberi görsem elimde olmadan gülmeye başlarım. Çünkü bilirim ki konsolosluklarımızda verilen resitaller bile ciddi gazetelerin sayfalarına büyük sanat olayı şeklinde yansıyabiliyor. Kültür – sanat sayfalarının muhabirleri, editörleri klasik müziğe o kadar uzak ki…
Bırakın gazeteleri, ansiklopedi sayfalarındaki bilgilere bile güven olmuyor. Yaklaşık bir aydır, bir Türk kemancının 90 yıl önce Avrupa’da verdiği önemli bir konserin detaylarının peşindeyim. Ansiklopedide rastladığım bilgiyi kaynağından araştırınca öyle bilgiler çıktı ki, temel başvuru kaynaklarına güvenimi de yitirdim.

WLW’de haftada 2 resital

Sahafta rastladığım 24 Mart 1941 tarihli 7 Gün Dergisi’nde iki sayfaya açılmış “Beynelmilel Bir Türk Şöhreti: Ömer Refik” başlıklı İbrahim Hoyi röportajını görünce abartıdan ibaret olduğunu düşündüm. Gültekin Oransay’ın “Çağdaş Seslendiricilerimiz,” Vural Sözer’in “Müzik ve Müzisyenler Ansiklopedisi”nde biyografisini aradığımda bulamadım. Ansiklopedilere bile girmemiş bir piyanist 1930’larda Amerikan WLW Radyosu’nda, haftada iki gün canlı yayında resital verdiğini, pazar geceleri orkestra eşliğinde çaldığını anlatıyordu…
Bahsedilen WLW, 1930’larda Amerika’nın en büyük radyolarından biriydi. Cincinnati’den orta dalgadan yayın yapıyor, New York’tan rahatlıkla dinlenebiliyordu. Hatta 1934’te, bugünün parasıyla 14 milyon dolara 500 kilowatlık verici kurmuş, açılışını Başkan Roosevelt’in yaptığı istasyon Kanada’daki radyoların sesini bile bastırmıştı.
Yine de içime kurt düştü. İnternetten Cincinnati’nin en eski gazetesini aradım. 1841’de yayın hayatına başlayan The Cincinnati Enquirer’ı buldum. Ömer Refik’in Cincinnati’de bulunduğunu söylediği 1929-31 yıllarında adını aradım. Yoktu. Sadece soyadını yazdığımda ise beklemediğim kadar çok bilgi döküldü önüme. İsmi Eumer Refik şeklinde yazılmıştı…

Sıradışı yetenek Refik

Gazete ilk haberini “WLW’de Yeni Piyanist” başlığıyla 2 Kasım 1930’da yayımlamıştı. Radyo programlarının verildiği 89’uncu sayfadaki tek sütun 16 satırlık haberde, “Konstantiniye’de” müzik öğrenimi gören, Cincinnati Üniversitesi’nde öğrenci olan Refik’in o akşam 22.30’da William Stoess yönetimindeki Crosley Konser Orkestrası eşliğinde Liszt’in 1 piyano konçertosunu seslendireceği yazıyordu. Devam eden satırlarda ise konserlerin süreceği belirtilmişti: “Stoess, genç piyaniste WLW’nin kısa süre önce açtığı sınavda rastladı ve çok etkilendi. Hemen orkestrayla solo konser vermesi için anlaşma yaptı. Bu geceki 30 dakikalık konser yayınının 20 dakikası genç piyaniste ayrıldı.”
Sonraki 15 ayda gazetenin radyo sütunlarında 15 kez ismi yayımlanmış Ömer Refik’in. Bunların her biri solo resitaller ve orkestra konserleri. Örneğin 23 Aralık 1930’da saat 11.30-12.00 arasında “Piyano Soloları” programında Eumer Refik yer almış.
21 Aralık 1930’da gazetenin 8’inci sayfasında yayımlanan, o günlerde konser veren müzisyenlerin değerlendirildiği, yaklaşan konserlerin bildirildiği uzun eleştiri yazısında Refik’in adı, Tyler Kuvartet’le vereceği pazar konserinde geçiyor: “Konserde çok harika (very brilliant)  genç Türk piyanisti Ömer Refik de yer alacak. Refik ismi sıra dışı ve sansasyonel bir konser vaat ediyor. Konstantiniyeli piyanist Bay Refik, Konstantiniye Üniversitesi Mezunu. Şu anda Cincinnati Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünde burslu okuyor. Ayrıca sıra dışı yeteneğe sahip bir piyanist..”
Ömer Refik hakkında 7 Gün dergisinde yayımlanan röportajda 1931’de İstanbul’a döndüğü belirtiliyor. Oysa Cincinnati Enquirer’da hakkında son haber 21 Şubat 1932’de yayımlanmış. Soprano Herriet Schafer ile resital vermiş…
Radyo New York’tan dinlendiğine göre, The New York Times’da adına rastlayabileceğimi umdum. Ne yazık ki şöhreti o noktaya gelmemişti. Cumhuriyet gazetesinin arşivinde ise 1930 yılından itibaren 80’e yakın konser haberi buldum. Hatta 21 Mayıs 1930’da, birinci sayfada haber olmuştu. “”Yeni bir sanatkarımız: Ömer Refik bir konser verdi.”
Soyadı Kanunu 1934’te çıkmasına rağmen, haberlerde piyanistin adı 1937’ye kadar değişmiyordu. Bu tarihten itibaren Yaltkaya soyadı kullanılıyordu. Piyanist bu soyadıyla Vural Sözer’in “Müzik ve Müzisyenler Ansiklopedisi” ve Gültekin Oransay’ın ansiklopedik kitabı “Çağdaş Seslendiricilerimiz”de yer alıyor.

Tütün, tuz ve Tekel Müdürü

Cumhuriyet arşivini taramayı sürdürdüğümüzde, yine sürpriz haberler çıkıyor karşımıza.
4 Nisan 1939’da Tütün Müdürlüğü’ne, bir süre sonra Tuz Müdürlüğü’ne atandığını öğreniyoruz.  7 Şubat 1946’da İspirtolu İçkiler Müdürü oluyor. Bu arada konser haberleri devam ediyor. 5 Ocak 1949’da ölüm ilanından eşi Sare Hanım’ı kaybettiğini okuyoruz. 29 Haziran 1950’de Tekel Genel Müdürlüğü’ne getirileceği haber veriliyor. 12 Kasım 1953’te Saray Sineması’nda düzenlenecek Filarmoni Derneği konserinin ilanında besteci Joachim Rodrigo’nun konser için İstanbul’a geleceğini öğreniyoruz. Cemal Reşit Rey’in yöneteceği orkestranın solistleri gitarcı Diaz Cano ve piyanist Ömer Refik… 15 Haziran 1955’te “İnhisarlar Umum Müdürü” sıfatıyla Cumhuriyet’in birinci sayfasında iki sütun, fotoğraflı haber… Konu kahve fiyatının 15 kuruşa yükselmesi. 1957’den itibaren konser haberleri kesiliyor, Tekel Genel Müdürü olarak haberlere konu oluyor. 27 Mayıs 1960 darbesinden dört ay sonra emekliye sevk ediliyor. 20 Şubat 1965’te ise “DP’ye kurum kasasından bağış yapan genel müdürlere bağış miktarı ödettiriliyor” haberinde adı geçiyor. Oransay kitabında, Refik’in bu dönemde İsviçre’ye yerleştiğini, bir Amerikan tütün firmasının yöneteciliğini üstlendiğini yazıyor. 1968 baharında ikinci eşi Zekiye (Faruki) vefat ediyor.
Ve nihayet 25 Mayıs 1973’te, başarılı konser haberlerinin, bürokrat kimliğiyle demeçlerinin yayımlandığı gazetede mühendis ve piyanist Ömer Refik Yaltkaya’nın ölüm ilanı çıkıyor… Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa veriliyor.
(Serhan Yedig / Nisan 2016 / Andante)

Not: Ömer Refik, 1926 yılında Robert Kolej’den makine mühendisi olarak mezun oldu. Soyadı Kanunu henüz çıkmadığı için okul kayıtlarında aile ismi Menemencioğlu olarak geçiyor. Bu bilgiyi ileten Yaltkaya’nın yakını Sayın Demirtaş Bayar’a teşekkür.

ÖĞRENCİSİ NURAN KATİBOĞLU
EROL ANLATIYOR
Chopin yorumlarıyla ünlüydü
konserlerinde salon dolardı

Değerli hocam Ömer Refik Yaltkaya, 1940’ta derslere başladığımızda, Tepebaşı’ndaki Haliç Apartmanı’nda annesi ve kız kardeşiyle yaşıyordu. Ben o dönem Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ne başlamıştım. İlk öğretmenim Ferhunde Erkin’in önerisi üzerine Yalkaya’ya başvurmuştum.
Ünlü bir Chopin yorumcusuydu. Konserleri çok ilgi çeker ve salon tamamen dolardı.Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda Chopin resitali vermişti. Ayrıca Cemal Reşit Rey yönetimindeki Şehir Orkestrası ile de Chopin’in piyano konçertosunu çalmıştı.
Derslere başladığımızda Arnavutköy’de oturuyorduk. Kışın Arnavutköy’den, yazın Suadiye’deki evimizden Tepebaşı’na derse giderdim. Hocam Ömer Refik Çiftehavuzlar’daki köşke taşınınca Suadiye’den derse bisikletle giderdim. Köpeğim de her zaman benimle birlikte gelirdi.
Daha çok Chopin repertuvarı üzerine çalışırdık. Dersler uzun sürerdi fakat hocam teknik detaylarla çok fazla ilgilenmez, onları benim kendi başıma çözmemi isterdi. Eseri kendisi çalar ve benim de onun gibi çalmamı isterdi.
1950 yılında, “Armoni ve kontrpuanı kendime yetecek kadar biliyorum, sana fazla yardımcı olamam, bu sebeple sen artık derslere Cemal Reşit Rey ile devam edeceksin”dedi ve ben Cemal Reşit Rey’in öğrencisi oldum.
Blüthner yapımı piyanomu hocam Ömer Refik benim için seçmişti. Piyano Berlin’de görev yapmış bir diplomata aitti. Anadolu Hisarı’nda bir evde bulunan piyanoyu Ömer Refik ile birlikte giderek gördük. Hocam çaldı, çok beğendi ve babam Reşit Kâtiboğlu piyanoyu bana aldı. İkinci Dünya Savaşı öncesine ait Leipzig yapımı kuyruklu Blüthner’i bugün hâlâ çalıyorum. Evimizi ziyaret eden, davetlimiz olan birçok yerli ve yabancı piyanist bu piyanoda muhakkak küçük bir eser de olsa çalmıştır. Oğlum Reşit Mehmet Erol’un emprezaryoluğunu  yaptığı ünlü piyanist  Lazar Berman  piyanoyu çok beğenince kendini tutamayıp bize küçük bir resital vermişti.
İstanbul Filarmoni Derneği Gençlik Kolu Başkanlığı yaptığım dönemde bir süre oturduğumuz Hüsrev Gerede Caddesi Umur Apartmanı’ndaki dairemizde bir davet vermiştik. Cemal Reşit Rey, Ömer Refik Yaltkaya, Ulvi Cemal Erkin konuklar arasındaydı. Ben de o gece misafirlerimize bir resital vermiştim.
Hocamın tavsiyesine uyup 1950’de Cemal Reşit Rey ile çalışmaya başladım. 1953’te Paris’e gittim. İki sene kadar Marguerite Long’un kurslarına devam ettim. 1955’te tatil için İstanbul’a geldiğimde eşimle tanıştım, evlendik.Piyano benim için hobi oldu. Oğlumun ara verdiği piyano tahsiline tekrar başladığı 1975 yılında ben de tekrar eski hocam Cemal Reşit Rey ile çalışmaya başladım.
Sonraki yıllarda aralarında Turing Kulüp Beyaz Köşk, Paris’ten arkadaşım Gülseren Sadak’ın ev konserleri dahil birçok küçük konser organizasyonunda çaldım…

Linkler

 The Cincinnati Enquirer Arşivi’nden Eumer Refik haberleri

Ömer Refik’in caz piyanisti oğlu Cengiz Yalkaya

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!