Yuri Temirkanof / Şef dediğin kavşaktaki trafik polisi değildir

0

Leningrad Filarmoni Orkestrası’nın en az orkestra kadar ünlü şefi Yuri Temirkanof’un yolu 1990 Temmuzu’nda İstanbul’a düşmüştü. Konser öncesi kulisteki renkli atmosfere tanık olan müzikolog, yazar Filiz Ali televizyon için bir de söyleşi gerçekleştirmişti. Gözlemlerini de Cumhuriyet’teki köşesinde yazmıştı. İşte “Şefin görevi, işlevi, amacı, ideali notaların arkasındaki müziği bulup ortaya çıkarmak” diyen Temirkanof’la yaptığı söyleşi.

Yuri Temirkanof veya Türkçe’leştirirsek eğer Yuri Demirhanoğlu ile ilgili rivayetler muhtelif. Nuri Çolakoğlu’na sorarsanız, adam Danny Kaye’in ta kendisi. Zeliha Berksoy ile Melih Birsel birbirlerinden habersiz, Temirkanov’un tanıdıkları en yetenekli komedyen olduğu kanısında. Kimilerine göre dansçı, kimilerine göre aktör. Belki de bunların hepsinin bir sentezi, üstelik tanıdığım en “karizmatik” müzisyenlerden biri. Temirkanof seyirciye küsüyor, galeriye oynuyor, ön sıralarda oturanlarla flört ediyor, alkışlara doymuş gibi yapıyor… Bir bakıyorsunuz iki kolunu da önünde kilitlemiş, orkestrayı kendi haline bırakmış… Başıyla, boynuyla, hatta burnuyla, gözleriyle, kaslarıyla, parmak uçlarıyİa, eğilip bükülerek müziğin resmini çiziyor. Elindeki enstrüman Leningrad Filarmoni Orkestrası… Efsanevi şef Mravinski’nin 30’lu yıllardan beri bileye bileye iyice keskinleştirdiği eşsiz bir Stradivarius sanki. Temirkanof, bu eşsiz çalgıyla istediği gibi oynuyor, onu istediği gibi yoğuruyor.
Konserden önce sanatçının dinlenme odasına kabul ediliyorum. İçerde bazı konuklar var. Sus pus oturmuşlar, büyük bir saygıyla Maestro’nun her bir hareketini izliyorlar.

Kabartaylarla bu dilde konuşmayı seviyor

Temirkanof İngilizce’sinin iyi olmadığını, çevirmen aracılığıyla konuşmayı tercih ettiğini söylüyor, ama söylenenlerin tümünü de cin gibi anlıyor. Çevirmeni ve sekreteri olan hanım perişan vaziyette. Odanın içindeki konuklardan, kapının dışında bekleyip aniden odaya dalıveren diğer konuklardan fena halde müşteki.
“Dünyanın neresine gidersek gidelim bu Çerkesler mutlaka bulurlar Maestro’yu. Çoğu orkestra şefi ne demektir bilmez bile. Orkestra şefinin konser öncesi rahatsız edilmeyeceğini, konsantre olup dinlenmesi gerektiğini ne kadar anlatsam anlamazlar” diyor.
“Siz de kimseyi içeriye almayın o zaman” diyecek oluyorum. Sekreter daha da dertleniyor. “Olur mu? O, bayılıyor Çerkeslere, onlarla Çerkesçe konuşuyor. Konserden sonra onlarla yemeğe çıkıyor, sınırsız içki içiyor. 24.00’ten geç kalmayın, diyorum ama kimsenin beni dinlediği yok.” Kadıncağız bir türlü sözünü dinletemediği haşarı çocuğundan söz ediyor sanki.
Temirkanof’la şeflik mesleği üzerine konuşuyoruz. Sovyet şeflerin teknik ustalıklarından, Batı’daki şeflere benzemeyen orkestraya yaklaşım biçimlerinden, müziğin resmini çizme özelliklerinden dem vuruyorum. Leningrad Konservatuvarı’nın şeflik sınıfının önemini anlatmasını rica ediyorum.
Temirkanof’a göre Batı’daki şeflerin çoğu şeflik eğitiminden geçmemiştir. Yüzde doksanı şefliğe sonradan kaymış iyi müzisyenlerdir. Oysa Leningrad şeflik sınıfının çok eski bir geleneği vardır. Temirkanof’un da hocası olan Musin, 80’i aşmış yaşına rağmen hâlâ şeflik sınıfının başındadır, titizlikle yetiştirir genç şef adaylarını.

Notaların ardındaki müziği arıyor

Şeflik, Temirkanof un anlayışına göre trafik memurluğu değildir. Sayı saymak, tempo tutmak, “piano”, “forte”, “subito” demek hiç değil. Orkestrada çalan her müzisyen notada ne yazıyorsa onu nasıl çalacağını zaten çok iyi bilmek zorunda. Şefin görevi, işlevi, amacı, ideali işte o notaların arkasındaki müziği bulup ortaya çıkarmak.
“Benim yaptığım, ulaşmak istediğim nokta, notaların arkasındaki müziği dinleyiciye tek elden yansıtmaktır” demekte Temirkanof. Maestro, şeflik ile şovmenliği birleştirdiğinin pekâlâ farkında. “Televizyon için küçük bir söyleşi yapacağız” deyince hemen saçlar taranıyor, kolonyalar sürünülüyor. Umursamaz gibi yapmasına rağmen hayranlarına çekici görünmek istediği her halinden belli. Ağır ve hesaplı hareket ediyor. Fazla veya gereksiz tek bir kelimeye veya jeste yer yok. Davranışları ekonomik ve kestirme.
Leningrad Filarmoni Orkestrası’nın verdiği her üç konserde sadece Rus bestecilerinin eserleri yer alıyordu. Tabiatıyla Çaykovski, Keman Konçertosu, 5. Senfonisi ve Fındıkkıran Balesi’nden 2. perde müziği ile birinci sırayı dolduruyordu bu programda. Çaykovski’yi az bir farkla Prokofiyef izliyordu. Musorgski tek bir eseriyle, ünlü Bir Sergiden Tablolar’ıyla temsil edilmekteydi. Şostakoviç ise ihmal edilmişti.
Leningrad Filarmonisi o müthiş yaylılarını, müzikal ve teknik disiplinini Temirkanof’un yorumcu ellerine kayıtsız koşulsuz seferber etmişti.

Rus klasiklerine yeni soluk getirdi

Çaykovski’nin, Musorgski’nin, Prokofiyef”in bilinen, popüler eserlerine sıcak, yeni, coşkulu bir soluk getirmesine olanak tanınmış, Rus müziğinin inceliklerini, Rus stilinin kimi zaman “santimantal”e kaçan duygu yoğunluğunun tam dozunda ayarlanmasına yardımcı olmuştu.
Dünyanın en iyi orkestralarından biri olan Leningrad Filarmonisi’nin üç konserinde de gözlerim Türk orkestralarını aradı. Mesleklerine aşkla bağlı olduklarını bildiğim tek tük birkaç kişinin dışında kimseleri göremedim. Neredeydi, kornocular, flütçüler, hele hele yaylı çalgı çalan genç orkestra üyelerimiz? Repertuvarlarındaki Çaykovski’nin 5. Senfonisinin yorumunu bir de Leningrad Filarmonisi’nden, yani aslından dinleyip bir iki ayrıntı ve güzellik kapsalardı, fena mı olurdu?
(Filiz Ali / 8 Temmuz 1990 / Cumhuriyet / Dünyadan ve Türkiye’den Müzisyen Portreleri / Cem Yayınları / 1993)

Yazarının izniyle yayımlanmıştır

Linkler

Biyografisi

Filiz Ali’nin internet güncesi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!