Semih Argeşo / Rahmaninov’u Viyana’daki iki konserinde dinledim, müthişti, hayran kaldım

0

Viyana’daki öğrencilik yıllarında kimleri konserde dinledi, Türkiye’ye döndükten sonra hangi büyük sanatçılarla dost oldu, konser verdi bir bilseniz, inanamazdınız. İşte birkaç isim: Rahmaninof, Strauss, Furtwangler, Şostakoviç, Kempff, Cortot. İstanbul Senfoni Orkestrası’nın Cemal Reşit Rey’le birlikte kurucularından, başkemancılarından ve şeflerinden biri olan Semih Argeşo, 1985’te konser defterini kapatmış, 2010’da 94 yaşında hayata veda etmişti. Beş yıl öncesinde kapısını çalıp anılarını dinlemiştik.

İzciydik, İZCAZ’ı kurduk

1923’te, yedi yaşında Mektebi Sultani’nin (Galatasaray Lisesi) anaokuluna yatılı girdim. Dört yıl sonra ailemin teşvikiyle kemana başladım. Annem, teyzelerim ve ablam amatör piyanistti. Ailemizden çıkan tekprofesyonel piyanist Tekel Genel Müdürü Ömer Refik Yatkaya’ydı. Orkestralarla konserler verirdi. Karl Berger’den ders alıyordum. Arkadaşlarımdan Mahmut Dikerdem, Oğuz Gökmen, Cahit Hayta daha sonra büyükelçi, Necip Çavuşoğlu Merkez Bankası Müdürü oldu. Profesyonel müzisyenliği seçen tek kişi benim. Türkiye’nin ilk okul orkestrası 1930’larda Galatasaray’da kuruldu. Hepimiz izciydik. Adını İzcaz koyduk. Şöhretimiz yayılınca diğer okullarda konser vermeye başladık. Kemancı olarak çok beğeniliyor, takdir ediliyordum. Fazlasıyla şımartıldım. Dersleri ikinci plana attım, sınıfta çakmaktan bir hal oldum. 10 yıl sonra okulu bıraktım, tamamen müziğe yöneldim.

Liszt’in öğrencisine GS sürprizi

İstanbul’a konsere gelen büyük sanatçılar Galatasaray’a uğrardı. Liszt’in öğrencisi meşhur piyanist Emil Von Zauer hocasının izlerini sürmek için İstanbul’a gelmişti. Konser vermeyecekti. Okulu gezdirirken bir sürpriz yaptılar. “Burası konferans salonu” deyip, kulisten sahneye soktular. Karanlıkta ilerlerken ansızın ışıklar yandı. Önünde bir piyano vardı. Salondaki öğrenciler alkışlıyordu. Mecburen oturup iki parça çaldı. Kıyamet gibi alkış aldı. Alfred Cortot ve Jacques Thibaud da okulumuza uğramıştı.

En iyi Rus virtüözler
sinema orkestrasında çalardı

Beyoğlu’nda sessiz film gösteren her sinemanın bir orkestrası vardı, perde altındaki çukurdan filme müzik yaparlardı. Genellikle beyaz Rus göçmenlerden oluşurdu. Aralarında viyolonselci Katyes  gibi Zirkin Kardeşler gibi dünya çapında müzikçiler vardı. Kemancı Arnold Zirkin,  benim öğretmenim oldu. Daha sonra Riyaseti Cumhur Orkestrası viyolonsel grubu şefi olan kardeşi Josef ise İsmet Paşa’ya ders vermişti. Saray Sineması’nda tek başına piyano çalan Madam Erika Vosko çok iyi öğrenciler yetiştirdi. En iyi orkestra Zirkin Kardeşler’inde çaldığı Yeni Melek Sineması’ndaydı. Katyes’in bulunduğu ikinci iyi orkestra Elhamra Sineması’ndaydı. Şehzadebaşı’ndakiler ise yerli müzikçilerden oluşurdu. Orkestralar, filme göre yazılmış müzikler çalardı. Ayrıca her akşam filmden önce kısa bir konser verirlerdi. Ne yazık ki bu müzikçilerin hiçbiri dünyaya açılıp ünlü olamadı. Akademide modellik yapan Ivan Mujukin, oyuncu olarak yurtdışında çok meşhur oldu.

Şostakoviç’e İstanbul’da konçertosunun                                    orkestra partisini çalmak düştü

Büyük sanatçılar Fransız Tiyatrosu’nda (sonraki yıllarda Ses Sineması) konser verirdi. Alfred Cortot, Kubelick, Scheniderhan gibi. 1933’te Mareşal Voroşilof, Atatürk’ü ziyarete geldiğinde yanında dört müzikçi getirmişti: Dmitri Şostakoviç, Lev Oborin, David Oyştrah ve adını hatırlayamadığım bir bas. Ayrıca bir de balerin vardı ekipte. Tepebaşı Tiyatrosu ve Fransız Tiyatrosu’nda konser verdiler. Hepsi çok gençti, adlarını bile duymamıştık. Bizler konservatuvar öğrencileri olarak iki konseri de izledik. Oyştrah’a hayran kaldık. Saint Seans çalarken önde balerin dans etmişti. Şostakoviç piyano konçertosunu çalmak istedi. Ama eşlik edecek orkestra yoktu. Kendi piyanoyla orkestra partisini çaldı. Oborin ise solo piyanoyu. Daha sonra Ankara’ya gittiler. Oyştrah, 1950’lerde ikinci kez geldiğinde iki ülkenin ilişkileri gerginleşmişti. İzole edildi, tüm temasları kontrol altındaydı.

Viyanalılar Atatürk’e ağlamıştı

1936’da Karl Berger’in teşvikiyle Viyana Müzik Akademisi’ne gittim. Orada yaşayan Dr. Derviş Manizade ve akademinin şan kısmından mezun Vahdet Nuri Hanım’ın çok yardımını gördüm; bana evlerini açtılar.

IDSO ile konserde

Türkler’in şehirde çok itibarı vardı. Büyük yakınlık gördüm. Atatürk öldüğünde tüm bayraklar yarıya indi. Bazı mağazalar vitrinlerine fotoğrafını koyup “Zamanımızın büyük bir dahisini kaybettik” yazdılar. Avusturya, Almanya’ya katıldığında gençler sokaklarda günlerce şenlik yaptı. Yaşlı bir Viyanalı “Farkında değiller ama bugün tarihimiz sona erdi. Ne yazık ki bizim Atatürk’ümüz yok” demişti. Türkler’i o kadar seviyorlardı ki akademiye ücretsiz kabul edildim. Benden başka şan bölümünde basbariton Münir Ceyhan okuyordu. Bir de Adalet adında bir piyanist vardı. Sonraları ortadan kayboldu. 1939’da Türkiye’den devlet bursu alıncaya kadar ailemin desteğiyle yaşadım. Berger ve Zirkin beni öyle yetiştirmişti ki, akademideki eğitim düzeyi hafif geldi. Master sınıflarına gelen Huberman ve Viyana Filarmoni’nin baş kemancısı Arnold Roze gibi sanatçılarla tanışmak ufkumu açtı. Tüm orkestraların üyeleri savaşa gitmişti. Akademi mezunlarını sınavsız alıyorlardı.  Teklif aldığım halde, girmedim. Türkiye burnumda tütüyordu, geceleri yatakta vatanımı düşünüp ağlardım. 1941’de döndüm. Bir yıl Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda çaldım, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ders verdim. Tam Max Bruch’un keman konçertosunu çalmak üzere hazırlanırken askere gittim. Üç yıl sürdü.

Rahmaninov ve Strauss’u sahnede dinledim

(Polonyalı kemancı Bronislaw) Huberman’ın Viyano’daki konserini dinlemek çok istiyordum ama param yoktu. Cesaretimi toplayıp konser salonunun müdürüne gittim. Kendimi tanıtıp, durumu anlattım. Çok hoşuna gitti. Bana tüm konserler için en ön sıradan davetiye vermeye başladı. İlk konserde Huberman’dan ilk kez Beethoven konçertosunu dinledim. Öylesine büyülenmiştim ki gözümü dikmişim, rahatsız olmuş herhalde. O da, neden böyle bakıyorsun, dercesine bana dikti gözünü. Tuhaftır, yıllar sonra plaklardan aynı konçerto yorumunu dinledim. Ben bu adamın nesine hayran olmuşum, diye düşündüm. 1936 ve 37’de Rahmaninov’un iki konserini dinledim. Unutamayacağım kadar müthişti, hayran oldum. Furthwangler ve Hans Knappersbush’un yönettiği konserlerde sarhoş gibi olurdum. Josef Grips aynı zamanda bizim akademi orkestrasının da şefiydi. Beni çok etkilemişti, beraber oda müziği de yaptık. Franz Lehar ve Richard Strauss’u orkestra yönetirken dinledim.

Kemanım Narmanlızade’den

Galatasaray’da üç çeyrekle başlamıştım. Birkaç yıl sonra sonra Sirkeci’deki İş Bankası’nın karşısından ilk tam kemanımı 60 liraya aldım. Viyana’ya bile o kemanla gittim. Sınavlarda daha iyi keman kiralardım. Türkiye’ye döndükten sonra konservatuvardan arkadaşım Narmanlızade Sıtkı Bey bir lütufta bulundu. Karl Berger’den ders almış ama amatör kalmayı seçmişti. Çok iyi bir keman koleksiyonu vardı. 1926’da Paris’ten 800 dolara aldığı 1723 Fransa yapımı çalgıyı, bana 1944’da 3 bin liraya sattı. Neredeyse hediye etmiş gibi oldu.

İsmet İnönü sordu:
Boru takımınız nerede?

1944’te askerliğimi bitirdiğimde Cemal Reşit Rey’le buluştuk. “Önce 15 kişilik bir yaylı çalgılar topluluğu kurmak istiyorum. Muntazam konser verirsek, belki göze gireriz. Resmi hüviyet kazanır, büyük orkestra kurarız” dedi. Aramıza viyolacı Enof Kavafyan gibi Ermeni müzikçiler de katıldı. Tepebaşı Sahnesi’nde ayda bir konser olmak üzere ilk yıl 6 konser verdik. İlk yıl gönüllü olarak çalıştık. Bir konserimize İsmet Paşa geldi, çok beğendi. Cemal Reşit’e espriyle “Bu orkestranın boru takımı nerede, bir daha geldiğimde sizi nefesli sazlarla birlikte senfoni orkestrası olarak dinlemek isterim” demiş. Cemal Reşit Rey Konservatuvar Reisi Sadettin Arel’le uzun süre uğraştı, sonunda İstanbul Belediyesi kadro açtı. 1945’te senfonik orkestraya dönüştük, Şehir Orkestrası ismini aldık. Nefeslilerin çoğu konservatuvar öğrencisiydi. Hiç unutmam, ilk konserde Cesar Frank’ın senfonisini çaldık. 1972’ye kadar böyle devam etti. Sonra İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’na dönüştü. Şehir Orkestrası provasını Tepebaşı’ndaki konservatuvarın bodrumunda, İngilizler’in işgal yıllarında hapishane olarak kullandığı alanda yapardı. 15 günde bir konserlerini Asli Sinema’da verirdi. Sonra Şan Sineması’na geçildi. İki seans arasında, 19.00’dan 21.00’e çalardık. Bu nedenle kısa program tercih edilir, bis yapılmazdı. Salonu hemen boşaltalım diye gözümüzün içine bakarlardı. İlk yabancı solistimiz Fransız kemancı Robert Sauten’di. Konserlerimize o kadar rağbet vardı ki, Cemal Reşit provaları da halka açtı. Belalısı olan avukat hanımla yaşadığımız komik olay da bu dönemde oldu. Mektuplarını cevaplamayıp, izdivaç teklifini reddedince Cemal Reşit’e “seni vuracağım” demiş. O gün provaya geldiği haber verildi. Tahta pano gürültüyle düşünce, Cemal Reşit vurulduğunu sanıp kelimeyi şehadet getirdi.

Saray Sineması’na yıldız yağardı

Piyanist Afif Tektaş, Beyoğlu’ndaki binasının en üst katında Filarmoni Derneği’ni kurdu. Oda müziği konserleri vermeye başladık. Ünlü edebiyatçılar, ressamlar burada toplanırdı. Bedri Rahmi’nin açtığı sergiyi, Aşık Veysel’in verdiği resitali hatırlıyorum. Derneğin öncülüğünde Şehir Orkestrası üyeleri İstanbul Filarmoni Orkestrası adı altında ikinci bir topluluk kurdu. Ayda bir Saray Sineması’nda konser verirdik. Sonraki yıllarda Radyo Senfoni Orkestrası adıyla da haftada bir radyoda çalmaya başlamıştık. Konserlerimize dünyanın en ünlü sanatçıları solistlik yapardı. Wilhelm Kempff ve Cortot her yıl gelirdi. Gaspar Cassado, Michelin, Menuhin, Oyştrakh bile geldi.

Savaş yıllarında Wilhelm Kempf’e
yiyecek paketi gönderirdik

Argeşo ve eşi Asiye Yektin

İstanbul’a gelen yabancı müzikçileri havaalanından ben karşılar, kaldıkları sürece mihmandarlıklarını yapardım. Kempff, Cortot ve birçok sanatçıyla iyi dost olmuştuk. Ama dostluk sadece İstanbul’a geldiklerinde yaşanırdı, mektuplaşmazdık.
Hiç unutmadığım olay Nichole Angiod’yla İstanbul’da dolaşırken başıma geldi. O günlerde çok ünlü, delişmen bir genç kızdı. Cemal Reşit’le onu Mısır Çarşısı’na götürdük. Pandelli’de öğle yemeği yedirdik. Bu arada tattığı Türk yemeklerinin adını Cemal Reşit kibarca tercüme ediyor: Kadın budu, hünkar beğendi, dilber dudağı, kadın göbeği… Sonunda Nicole durdu ve muzip bir ifadeyle “Söyle bakalım Cemal, burada erkeklerle ilgili bir şey yok mu” diye sordu.
Kempf, ablam Samiha Atay ile eniştemin Yeniköy’deki evini çok sever, oradaki kuyruklu piyanoda çalışırdı. O zamanlar çocuk yaşta olan İdil Biret’i, Ayla Erduran’ı orada dinledi. Daha sonra ikisine de yardımcı oldu. Almanya’da savaş ve kıtlık yıllarıydı. Ablam buradan ona yiyecek paketleri gönderirdi. Kempf çok mutlu olur, her geldiğinde mutlaka onlara uğrardı. Cortot, Cemal Reşit’in yakın dostuydu. Onun hatırına sık sık gelirdi. Beraber yemeğe giderdik, evimize gelirdi. Rakıyı çok severdi. Yemekten sonra konyak yerine içerdi.
Viyolonselci Bernard Michelin’i Boğaziçi’nde gezdirirken Cemal Reşit, Orkaköy’den karşı kıyıyı göstermiş ve “Orası Asya Kıtası demişti.” Michelin hayretle sordu “Pasaportla mı geçiliyor karşıya?”
Kaprisli müzisyenle hiç karşılaşmadım. Aralarında plağını imzalayıp hediye edecek nezaketi gösteren tek müzikçi Samson Francois olmuştu. Cemal Reşit’e bile sadece fotoğraf imzalarlardı.

Piyanolar müthişti
orkestra saat gibi çalardı

O günlerde Wilhelm Kempff gibi solistler geldiğinde iyi piyano bulma sorunu yaşamazdık hiç. Konservatuvarda güzel piyanolar vardı. Gerektiğinde konserlere verilirlerdi. Saray Sineması’nın piyanosu harikaydı. Afif Tektaş’ın evinde iki tane tam kuyruk piyano vardı. Samson Francois onun evinde prova yapardı. Tabii en önemlisi çok iyi akordörlere sahiptik. Mesela Fasulyeciyan, Ardella, Komti. Solistler çok mutlu olurdu. Vahagn Nigogosyan adında bir lüthiyemiz vardı. Amerika’da çok ünlü olmuş, öldüğünde milli kahraman gibi gömülmüştü. Partisyon bulmakta zorlanmazdık. Önceleri konservatuvarın kütüphanesindeki eserlere göre program yapardık. Filarmoni derneği kurulunca yurtdışından getirtmeye başladı. Konuk sanatçılar Cemal Reşit’in eşlik yeteneğine, orkestraya hayran olurdu. Çok ender, nefeslilerimiz aksardı. Ama hiç şikayet eden olmadı.

Pretorius, Galip ismini aldı

Büyük Macar kemancı Vaslav Prihoda, savaş yıllarında bir dönem haymatlos olmuştu. Diplomatlarımız önerdi, Türk vatandaşlığına geçti. Avrupa’da yaşadı. Ama Türk olarak öldü.
Savaş yıllarında Almanya’dan Berlin Filarmani’nin ikinci kemanların şefi Gilbert Bach, birinci kemanlardan Vinkler ve birçok nefesli saz kullanan virtüöz Türkiye’ye geldi. Riyaseti Cumhur Orkestrası’na girdi. Dünya çapında Alman orkestra şefi Ernst Pretorius, Türk vatandaşlığına geçti. Galip ismini aldı. Ölünce Müslüman mezarlığına gömüldü. Liko Amar, Suna Kan’ı yetiştirdi.

Cihat Aşkın çok başarılı bir kemancı

Hocalık yapmayı sevmediğim için konservatuvarda çok kısa dönem çalıştım. Daha sonra Suzuki tekniğini öğrenip, birçok başarılı öğrenci yetiştirecek olan Ayhan Turan’ın ilk hocasıydım. Pedegojik açıdan çok başarılı olan bu yöntemle Türk Müziği Konservatuvarı’nın çatısı aldında Cihat Aşkın ve Hakan Şensoy gibi muazzam kabiliyetli iki öğrenci yetiştirdi. Bir de Ayla Erduran, Suna Kan gibi olabilecek Zeynep adında bir talebesi vardı. Ne yazık ki müziği bıraktı.

Orkestra üyelerinin keman aşkı azaldı

Orkestra çalışmalarından fırsat bulduğumuzda muhakkak dörtlüler, beşliler kurup oda müziği yapardık. Konserler verirdik. Psikolog Hamit Alacaoğlu’yla dörtlü kurmuştuk. Cemal Reşit Rey de piyanosuyla katılırdı. Şimdiki müzikçiler boş zamanlarında dışarı koşup, stüdyolarda para kazanma hevesinde. Bu nedenle orkestra provalarının bile aksadığını anlatıyorlar. Gençlerde de oda müziğine büyük heves görmüyorum. Oysa en büyük mekteptir. Son yıllarda dinleyip en fazla etkilendiğim orkestra Borusan Filarmoni oldu. Gürer Aykal harika bir orkestra kurmuş. İstanbul Devlet Senfoni’yi bile geçmişler…

(Serhan Yedig / Ocak 2005 / Andante)

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!