Teresa Berganza / Şancı için sesi tutkulu aşık gibidir, mutluluk kadar acı verir

0

İspanyol mezzo soprano   1960’lardan bu yana divaların divası. 10 yıl önce “şefler, rejisörler işlerini ciddiye almadığı için” operayı terketti. Sadece resital veriyor. Billur sesli, bilge kişilikli bir büyükanne Berganza. 68 yaşında. Kendini “enstrümanını kalbinde taşıyan müzikçi” diye tanımlıyor. Hayata, insanlara karşı hep şevkatli. Bu nedenle opera dünyasında kişiliğiyle efsaneleşti; Maria Callas bile onu kardeş gibi sevdi. 2001 Şubatı’nda Türkiye’ye geleceğini duyunca, çevirmen arkadaşım Rina Altaras’la Madrid’deki evinden aradık. “Carmen’den özgürlüğü öğrendim. Ruh ve vücut olarak kişiliğine büründüm. Onun gibi olmaya karar verdim” diyordu.

 

En çok “Bel Canto”yu önemsediğinizi söylüyorsunuz. Fakat bu terim artık netliğini yitirmiş durumda. Rossini’nin ifade ettiği üç sihirli bileşimi mi kastediyorsunuz? Biliyorsunuz 1858’deki bir konuşmasında bu geleneğin yok olduğunu söyleyip “Bel Canto geniş ses skalası, süslü pasajları zorlanmadan söyleyecek teknik bilgi ve sadece ustaları dinleyerek edinilen, öğretilemeyen stildir” diyor.
– “Bel” sözcüğünün söylediği gibi, güzellikle söylemek, güzelliği dillendirmek kastettiğim. İtalyanlar “Bel Canto”yla Donizetti, Bellini, Rossini dönemini kastederler. Benim için ise güzellik içinde söylenmiş her şeydir: Seste, ruhta, sözlerde, müzikal çizgide, yorumda güzellik benim için “Bel Canto”dur. Hayatta ne yaparsanız yapın, zekanızı kullanmanız ve akıllıca yapmanız gerekir. Yalnız ses yetmez. Şarkı söylemeye uygun sesle doğduysanız bu sesi eğitmelisiniz. Belli bir temele, tekniğe sahip olmalısınız. Özellikle de Rossini söylemek için. Rossini tekniğin ustasıdır. Bütün şancılar, hatta dramatik olanlar için bile mükemmeliyetin yolu birdir: Mozart, Rossini, Vivaldi söyleyebilmek. Tabii ki sanatçı olmak gerekiyor. Bunun tekniği yok ne yazık ki, öğrenilemez.

En güzel prova duşta yapılır

Her sabah uyandığınızda ilk işiniz yataktan çıkmadan sesinizi kontrol etmekmiş. Sesinizi nasıl koruyorsunuz?
– Sesim oksijen, nefes almak kadar önemli. Bu yüzden uyandığımda, hemen olmasa bile, hatta gece banyoya gitmek için uyandığımda, eğer o günlerde bir konserim varsa, hemen kontrol ediyorum. Notaların banyodaki hali, gelecek günün habercisidir. Doğal olarak, sabahın dördünde ses, akşamüstü dörtte olduğu gibi değildir. Kendimi özellikle sınava sokarım. Çok tiz bir notayı çıkarabiliyorsam ses yerinde demektir. Duşta şarkı söylemeyi çok severim. Uyandığımda, duşumu alırken, özellikle Madrid’teki evimdeyken… Çünkü nemli ortam ses için iyidir. Madrid’in iklimi kurudur. Vokalizlerimi (egzersiz) duşta yaparım. Böylece yaşamaya, nefes almaya başlarım. Sesi korumanın ilk koşulu teknik bilgidir. Sesime zarar verecek repertuarı söylemedim hiç. Sesimi korumanın bir başka yolu susmaktı. Unutmayalım ki bütün vücudumuzla şarkı söylüyoruz. Ancak, özellikle iki kasımız, ses tellerimiz, ikisinin arasından geçen havayla titreşerek bir enstrümana dönüşüyor. Zaman zaman çok yüklendiğimiz bu iki kası dinlendirmenin en iyi yolu susmak.

Callas sevgiye, dostluğa açtı

Maria Callas müzik dünyasında ürkülen bir kişilikti, kaprisleriyle ünlüydü. Üstelik zirvedeydi ve rakiplerden hoşlanmazdı. Fakat 1958’de Dallas’ta, Medea’da sahneye çıktığınızda sizi kızkardeşi gibi sevmiş. Nasıl oldu bu mucize?
– Bunu hem anlıyorum hem de anlamıyorum. Callas’ı tanıdığımda zirvedeydi. Ve ben çok gençtim, 23 yaşındaydım. Karşılaştığımızda gözlerim, kulaklarım açıktı, öğrenmeye hazırdım. Callas’la rol alacaktım. Ben söylemekten çok öğrenmeye gittim. Herkes temsilden sonra çevresindekilere ne kadar iyi söylediğini anlatır. Ben ise ona tapındım. Çünkü onun gibi Traviata söyleyeni duymamıştım, sonra da duymadım. Beni ilk andan itibaren kişiliğimle, sanatımla sevdi. 23 yaşında Callas’la söylemek, takdir edilmek, sevilmek beni çok ayrıcalıklı kıldı. Çok büyük bir sanatçıydı. Sıradışıydı. Ve etrafı şöhretinden pay çıkarmak isteyenlerle doluydu. Bence, aslında Callas sevgiye açtı. Eski bir dostummuş gibi davrandım ona. Bütün sevgimi verdim. Sıradışı bir ilişkiydi. Birlikte geçirdiğimiz bir ayda ondan çok şey öğrendim. Hatta birlikte bir resmimiz var: Bir parktayız, diz dize oturuyoruz; ellerimi tutuyor. Harikaydı… Aslına bakarsanız, normal davrananlara karşı mütevazıydı. Gece gündüz çalışırdı. Ablammış gibi davranırdı bana hep. Çünkü 10 yaş büyüktü.

Manastıra kapandım, babam çıkardı

Katolik ve tutucu bir aileden geldiğinizi okuduk, seçiminiz sizi zorladı mı?
– Kesinlikle öyle değildi… Babam solcu ve ateistti. Allah’tan öyleydi. Annem dindardı, ayinlere giderdi. Babam saygı gösterdi, inanç seçimini bize bıraktı. Dindar bir insanım; sebebi ailem değil, okulda aldığım ciddi din eğitimi. İç savaştan sonra, Franko döneminde din eğitimine önem verilen ortamda yetiştim. Ne yazık ki bütün dinlerde cinsiyet ayrımı var. Kadın doğurmak, çocuk büyütmekle görevli. Hayatı maçolar yönetir. (Gülüyor) Papalar, kardinaller hep erkektir. Mesleki seçimimde din engel olmadı. Tersine, ne olursa olsun mütevazı kalmayı öğretti. 20 yaşında ilk sahneye çıktığımda dahi büyük başarılar yaşadım. Annem babam bana “kendini bugünkü gibi korumalısın” demişti. Babam “Tanrı’ya” demedi, çünkü dinsizdi ama “Sana bu sesi verdiği için doğaya şükretmelisin” demişti. Dinden öğrendiğim bir başka şey şu: Bütün dinler başkalarına zarar vermemeyi, iyiliği telkin eder. Ben de ülkemin ve atalarımın dininden öğrendiğimi uyguladığımı, kötülükten çok iyilik yaptığımı ümit ediyorum. Her şeyin temelinde sevgi yatar. Dinlerin de. Başkalarına yardım etmek, insanları iyilikle buluşturmak amaç olmalıdır. Küçükken çok dindardım. Manastıra kapandım. Beni babam çıkardı. İyi ki çıkardı… Yoksa hiç şarkı şöyleyemeyecektim…

Carmen güç verdi, boşandım

Carmen’i yorumlamasınız hayatınızda bu kadar radikal değişiklikler olacak mıydı? Carmen gibi özel hayatınızı etkileyen başka rol oldu mu?
– Carmen’den çok şey öğrendim. Tek kelimeyle özgürlüğü. Gençliğimde okuduğum Merime’nin kitabında kadının nasıl özgür olması gerektiğini gördüm. Kahramanı tek erkeğe bağlıydı. Aynı anda dört erkeği sevmiyordu. Öldü; çünkü özgürlüğü seviyordu. Ruh ve vücut olarak Carmen’in kişiliğine büründüm. Carmen gibi olmaya karar verdim.
Ve üç çocuğunuzu alıp eşinizi terk ettiniz…
– Evet, terk etmem gerekiyordu çünkü… Evliliğimiz yürümüyordu. Ancak bana güç veren Carmen’di… Bunun kadar özel hayatımı yönlendiren başka bir rol olmadı. Düşündüğümde Werther’in Charlotte’u aklıma geliyor. Ama Charlotte’un kocasını terk edip, babasının baskılarından kurtulup, sevdiği Werther’e ulaşma gücü yoktu. Yani, beni rolümün dışında da etkileyen Carmen’le zıt kişilikti. Carmen ne der? “Sizi ne zaman seveceğimi bilmiyorum, belki şimdi, belki yarın, belki hiç…” (Kahkahalar)

Sultanahmet’te diz çöktüm, dua ettim

Üç çocuğunuzu yanınızdan hiç ayırmadınız, sizinle birlikte dünyayı gezdiler. Bu nedenle Metropolitan’da iki ay çalışıp İspanya’ya dönerken….
– (Keserek) Cebimde 100 dolar vardı…
Bu özverinin karşılığını aldınız mı; çocuklarınızı müzik dostu yapmayı başardınız mı?
– Bu alışkanlığımı sürdürüyorum… Anlatayım: Önceki gün Paris’e, resitale gittim. Bütün aileyi yanımda götürdüm: Kızlarımı, damatlarımı, torunlarımı ve kardeşlerimi. Benim için hayat bu… Para değil… Müzik ve sevgi. Çocuklarım ve torunlarım harikadır. Büyük kızımın çocuklarının sanatçı olmalarını istiyorum. Kızlarımdan biri güzel şarkı söyler. Sopranodur. Barcelona’daki Liceu’da birlikte konser verdik. Ve çok başarılı oldu. Tabii, ünlü bir annenin çocuğu olmak zor… Bütün çocuklarım müziği çok seviyor. Paris’ten dönüşümüzde evde 40 sarı lale buldum. Bir mektup vardı yanında. Büyük kızım ve iki torunum göndermiş. “Anneciğim iyi ki varsın, bizi Paris’e götürdüğün için teşekkür ederiz” yazmışlar. Bankada milyarlarım olsa kaç yazar, önemli olan kalbimin zenginliği. Yalnız yaşıyorum. Kesinlikle mutsuz değilim. Çünkü ruhum zengin. Hayatım boyunca istediklerimi yaptım, yapmaya devam ediyorum. Çevremde, şöhret basamaklarını tırmanmaya başlayanların tek hayalinin Mercedes, kürk, mücevher, lüks hayat olduğunu görüyorum. Çok genç evlendim, anne oldum, şarkıcılığa başladım ve çocuklarımı düşünmek zorundaydım. Hem anne, hem babaydım. Onlara iyi eğitim verip, gelecek hazırlamalıydım. Anne ve baba olmak zor, sanatçıysanız iyice zor. Ancak başardım. Üç çocuğum gelip sarıldığında, bana “anne” dediklerinde gözlerim doluyor. Bu hayatın zenginliği. Sesim, ailem, arkadaşlarım, müzik hayatın zenginliğine dair şeyler; ben aynı zamanda ruh sahibi, manevi değerlere önem veren bir kadınım. Birkez mücevher aldım ve çalındı. Sonra kendime sordum: Neden buna para yatırmalıyım? İnsan için üzülebilirsin ama eşya için değmez. İşte bu benim dinim. Bu yaz turla İstanbul’a geldim. Sultanahmet Camisi’ni üçüncü kez gezdim. İlginç bir şey oldu, dizlerimin üstüne çöküp dua etmeye başladım. Daha önce gezdiğim Ayasofya bende bu etkiyi yaratmamıştı. Harika bir şehir, senenin 6 ayını İstanbul’da geçirmek isterdim. Keşke daha fazla zamanım olsa tüm Türkiye’yi tanısaydım.

Beni yaşama hayallerim bağlar

Şeflerin işlerini eskisi kadar ciddiye almadığını, bu nedenle resitalleri tercih ettiğinizi söylüyorsunuz. Opera defterini kesinlikle kapattınız mı?
– 10 yıl önce operayı bıraktım. Şancının kariyerinde operanın ve resitallerin yeri ayrıdır, önemlidir. Rejisörlerin yetersizliği yüzünden operalardan uzak duruyorum. Resital tabii ki çok daha zor, çok daha zengin. Çünkü bir resitalde 25 kişiliği birden canlandırıyorsunuz. Tamamen yalnızsınız. Sesiniz ve piyano var. Bir opera boyunca anlattığınız kişiliği resitalde yedi ya da on dakikaya sığdırıyorsunuz. Gerçekten yorucu. Operada orkestra, diğer şarkıcılar ve aralar var. Oysa resitalde sürekli sahnedesiniz ve söylüyorsunuz. Yine de meslek hayatım boyunca operayı ve resitalleri birlikte götürdüm. Çünkü ikisini de seviyorum.
Hayallerinizden bahseder misiniz bize?
– Sürekli hayal kurarım. Beni bu yaşama bağlıyor. Bazen beni her şey çok yoruyor. Seyahatler, aksaklıklar, milyonlarca insan… Deniz kenarında bir eve gideyim, diyorum. Sonra sıkılacağımı düşünüp vazgeçiyorum. Hali hazırda çok şey yapabiliyorum, şarkı söyleyebiliyorum. Şarkı söyleyemeyeceğim gün rejisörlük yapmak, lisans üstü sınıflara ders vermek istiyorum.

Ses aşık gibidir, acı da verir

Yakın gelecekle ilgili planlarınız…
– Sesim beni bırakana kadar şarkı söyleyeceğim. Bana “seni terk ediyorum” diyecek ve gidecek. Ses bir aşık gibidir. Tutkuludur. Bize büyük zevk verir, aynı zamanda acı da verir… Duygusal hayatımızdaki en küçük dalgalanma sesimize yansır. Sesiniz yoksa şarkı söyleyemezsiniz. Ama varsa ve söyleyemiyorsanız bu gerçek acıdır.
Türk müzikçilerle yolunuz kesişti mi hiç?
– Hayır, hiç Türk müzikçiyle tanışma şansım olmadı. Bu sefer tanışmak isterim…
Resital programınızı nasıl oluşturdunuz?
– Programlar aylar öncesinden belirlenir. O gün içinizden gelmese de programa uymak zorunda kalırsınız. Ancak, sesime kendini göstereceği, rahat edebileceğim parçalar seçmeye gayret ederim. Tabii ki 30 yaşında söylediklerimi şimdi söylemiyorum. Bir resital nedir ki? İnsanları mutlu etme aracıdır… Sesime uygun, en iyi yorumlayacak şarkıları seçip insanları mutlu etmeye çalışıyorum.
Konserden önce dinleyicilere ulaştırmak istediğiniz mesaj var mı?
– Onları çok seviyorum. Daha önceki gelişimde iyi anlaşmıştık. İstanbul’a gelişimi sabırsızlıkla bekliyorum. Bir turist gibi değil, İstanbullu gibi dolaşmak istiyorum kentte. Ara sokaklara sapmak, turistlerin uğramadığı ama İstanbullular’ın gittiği yerlerde yemek yemek, insanların evlerine gidip nasıl yaşadıklarını görmek istiyorum. Hayatı çok seviyorum. Başkalarının hayatını tanımayı, ruhlarına dokunmayı, her dakikayı yaşamayı seviyorum.
(Serhan Yedig / Mart 2003 / İş Müzik)

Linkler

Kişisel web sayfası
Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!