Verda Erman / Rahmaninov’un ikinci piyano konçertosuyla aramda özel bir bağ var

0

1959’da, 14 yaşında Paris Konservatuvarı’nın yüksek bölümünden birincilikle mezun olan Verda Erman, daha sonra Ravel, Debussy, Faure gibi bestecilerin öğrencisi Marguerite Long ile çalışmıştı. Yurtdışına yerleşen, Moskova’dan Bonn’a, New York’tan Buenos Aires’e dünyanın dört bir yanında konser veren Erman’la 2001’deki İstanbul konseri öncesinde konuştuğumuzda Rahmaninov’un ikinci piyano konçertosunun nasıl hayatını değiştirdiğini anlatmıştı. Erman, 2014’te hayata veda etti. Ölümünden dört yıl sonra, Lila Müzik’in yayımladığı arşiv kayıtlarıyla bir kez daha gündeme geldi.

 

1949 kışında İstanbul’a gelip Saray Sineması’nda resital veren piyanist Lazare Levy, Cemal Reşit Rey’in davetiyle Belediye Konservatuvarı’nı da ziyaret etmişti. Sınıfları görmüş, öğretmenlerle tanışmış, yetenekli öğrencileri dinlemişti. Marifet sergileyen çocuklardan biri de Rana Erksan’ın 4 yaşındaki öğrencisiydi. Bir yandan bale dersi alan küçük kız piyanoya oturup Grieg’in kısa bir eserini seslendirdi. Çocuğu ilgiyle dinleyen Levy “Piyanist doğmuş bu kız. Bu eseri daha güzel çalmak imkansız” demişti.

Levy’nin haklı çıktığını görmesi için sadece sekiz yıl beklemesi gerekecekti.

Erksan’ın ardından Ferdi Ştatzer’le çalışan Verda Erman, 9 yaşında Saray Sineması’nın sahnesine çıkıp Filarmoni Oda Orestrası eşliğinde Dittersdorf’un konçertosunu seslendirmişti. 13 yaşında “Üstün Yetenekli Çocuklar Yasası” kapsamında Fransa’ya gönderildi. Lazare Levy ile çalışıp, ertesi yıl Paris Konservatuvarı’nın gelmiş geçmiş en genç mezunlarından biri oldu. Marguerite Long’un okuluna geçip eğitimini sürdürdü. 1963’te ünlü Marguerite Long-Jacgues Thibaud Yarışması’nda dünyanın dört bir yanından 57 finalistle yarışıp dördüncülüğü kazanması ilk büyük başarısıydı. Bunu 1963’te Montreal Yarışması izledi. 23 bin dolarlık ödül için yarışan 12 finalist arasında ikinci oldu.

Ödüller konserleri getirdi. 1974’teki Güney Amerika turnesi sırasında Santiago Senfoni Orkestrası eşliğinde çaldığı Rahmaninov’un 2. Piyano Konçertosu hayatını değiştirdi. Ona Şilili müziksever bir eş ve iki kız çocuğu kazandırdı…

Müzik umut ışığı olmalı

Sonraki yıllarda konser piyanistliğini, eğitimciliği, anneliği bir arada sürdürdü. İtalya ve ABD’deki üniversitelerde yüksek lisans düzeyinde ders verdi. Türkiye’de 1971’de Devlet Sanatçısı ilan edilmesine, konserlerine devam etmesine karşın bilgisini yetenekli gençlere aktarma fırsatı bulamamasından üzüntü duyuyordu. 2001’de, İstanbul’da vereceği konser öncesinde Paris’teki evinden aradığımda “Aslında bu benim hayalim” demişti. “Keşke Türkiye’de de ders vereceğim ortamlar olsa, bildiklerimi gençlerle paylaşabilsem. Her yaz ülkeme geliyorum. Keşke mümkün olsa atölye çalışmaları yapabilsem…”

50’li yaşların ortasında, en verimli dönemindeydi. Konçerto repertuvarındaki eserler 60’ı bulmuştu. Klasik ve Romantik Çağ müziğine özel ilgi duyuyor, çağdaş repertuvara ihtiyatla yaklaşıyordu. Gönül bağı kurduğu bestecilerden bahsederken Chopin, Schumann, Schubert, Brahms, Mozart’ın isimlerini sıralamıştı. Oda müziğine yeterince zaman ayıramamaktan şikayetçiydi. “Yıllardır çalıştığım oda müziği eserlerini artık seslendirmek istiyorum. Özellikle Schubert, Brahms, Mendelssohn’un üçlülerini” demişti.

Yorumculukta en zor konunun egoyla mücadele olduğunu söylüyordu:

Bestecinin yazdığını ilaveler yapmadan, yazılış şekline ve stiline sadık kalarak icra edebilmek en zor iştir. İcracı eseri tekrar canlandırmak ve o anda yaratmak durumundadır. Bu da her sanatçının farklı iç dünyasına, hassasiyetine, zevkine, hislerine, birikimlerine ve karakterine bağlıdır. Bu süreç büyük bir araştırma ve zihinsel kontrol içinde gerçekleşmelidir. Yorumculuk sadece yazılı olanı çok iyi tercüme etmekle bitmemeli, her besteciye göre değişmelidir.”

Yılların deneyimiyle yeni repertuvar çalışmasını üç adımda gerçekleştiriyordu. Önce eseri notadan inceliyor. Daha sonra zor bölümleri piyano başında çalışıyor. Sorunlar çözüldükten sonra tüm eseri çıkarıyordu.

Şan sanatının piyanist açısından çok önemli olduğunu, yol gösterdiğini savunuyordu. Lied ve opera dinleyerek çok şey öğrenmişti. “Nina Stemme, Waltraud Meier, Jonas Kaufmann gibi büyük opera sanatçılarını dinleyerek çok şey öğrendim…”

Örnek aldığı üstad piyanistlerden de bahsetmişti söz arasında. Önceliği icrada abartıdan uzak duran, kendisini ortaya koymak yerine esere odaklanan, sağduyulu, mütevazı sanatçılardı. Maurizio Pollini’yi listesinin en üstüne yerleştiriyordu. Kendi kuşağından ise Nikolay Luganski ve Radu Lupu’nun adını veriyordu.

Kendin ol, müziğin mutluluk versin

2001 Kasımı’nda İstanbul’da seslendireceği Rahmaninov‘un piyano konçertosundan söz açıldığında hayatında çok önemli yeri olduğunu anlatmıştı. “Onunla aşık oldum, evlendim” demişti.

Çalmaktan, dinlemekten bıkmayacağım eserlerden… 15 yaşından beri repertuvarımda. Çocukluğumda, evimizde çok dinlenirdi. Konservatuvarda ilk çaldığım eserdi. Okul bittikten sonra CSO’yla verdiğim ilk konserde yine bu konçertoyu çaldım. Daha sonraki yıllarda birçok yarışmada çaldım, ödüller kazandım. 1970’lerde Brezilya, Şili ve Arjantin’deki konser turnemde yine repertuvarımdaydı. Santiago Senfoni Orketrası’yla verdiğim konserden sonra tebriğe gelenlerden biri de Rene’ydi. Eseri o da çok seviyormuş. Bu sayade tanıştık, dost olduk. Bir süre sonra evlendik. Bu yönüyle çok uğurlu bir eser benim için. Rahmaninov’un birinci ve üçüncü piyano konçertoları da repertuvarımda. Ancak ikinci konçertoyla, diğerlerinden farklı, çok güçlü bir bağ var aramızda. En sevdiğim yorumu sorarsanız, Moskova Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde çaldıklarım. Zaman içinde insanın esere yaklaşımı değişiyor. Öğrencilik yıllarında ikinci konçertonun daha çok teknik yönününü düşünüyor, mükemmel çalmaya çalışıyordum. Şimdi duygusal yönlerine önem vererek yorumlamaya özen gösteriyorum. Rahmaninov repertuvarımı önümüzdeki yıllarda genişletmek niyetindeyim. Paganini üzerine varyasyonları ve üç konçertosunun yanı sıra solo eserlerini de yorumlamak istiyorum.”

Bu konuşmadan 13 yıl sonra, 70’li yaşlara adım atmaya hazırlanırken aniden hayata veda etti Verda Erman.

2013’te öğrencisi Güray Başol’la yaptığı, ömrünün muhasebesi niteliğindeki söyleşide iki öğretmenin öğütlerini aktarıp, kişisel müzik yaklaşımını özetlemişti: “Müzik en başta mutluluk kaynağı ve umut ışığı olmalıdır” demişti Marguerite Long. Lazare Levy ise “Kendin ol, yaptığın iş seni mutlu etsin…”

Bach’tan Brahms’a

Erman’ın 60 yıla ulaşan yorumculuk serüveninden geriye Macar firması Hungaroton’dan yayımlanan iki CD kalmıştı yalnızca. Ulvi Cemal Erkin‘in Budapeşte Filarmoni eşliğinde seslendirdiği Konçertant Senfoni’si 1993’te, solo eserleri 1995’te piyasaya çıkmıştı. Erman, Paris’teki eğitim programını çizen hocasına vefa borcunu ödüyordu bu albümlerle.

2017’de, ölümünden üç yıl sonra, bu kez Türkiye’den dostları Trio Lila firmasının girişimiyle bir araya geldi, ertesi yıl piyasaya çıkacak “Verda Erman Anısına” albümünü hazırladı. 1985-1998 arasındaki arşiv kayıtlarının ilk CD’sinde Brahms’ın “Paganini Varyasyonları”, opus 117 “Üç İntermezzi” ve opus 79 “İki Rapsodi”si, ikinci CD’de ise Schubert’in “Gezgin Fantezisi”, Felix Mendelssohn’un opus 35 “1. Prelüd”ü, Saint-Saens’ın Bach’tan uyarladığı uvertür “Wir danken sir Gott”, Chopin’in opus 20 “Noktürn”ü ve İkinci Piyano Konçertosu yer alıyor. Konçertoda piyaniste Gürer Aykal yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşlik ediyor. Solo eserlerin önemli bölümü 1985-86’da Paris’te, konçerto ve buna bağlı bis olarak çalınan üç solo eser ise 1998’deki Ankara konserinden kaydedilmiş.

Albümün kitapçığında Erman kendi ağzından tanıtılıyor. Sanatçı, ölümünden bir yıl önce öğrencisi Güray Başol’la yaptığı, Andante Dergisi’nde yayımlanan söyleşide çocukluk günlerinden başlayıp müzik serüvenini özetliyor.

Kitapçıkta ayrıca Türkiye’nin önde gelen dört virtüözü albümde yer alan kayıtları değerlendirerek Verda Erman’a sevgilerini sunuyor.

Brahms kayıtlarını ele alan İdil Biret “Teknik mükemmeliyeti, yeteneğin getirdiği rahatlığı ve pırıltılı kişiliğini bu kayıtlarda tekrar buldum. Brahms’ın son dönemindeki içe dönük karakterinin tipik ürünü olan opus 117 no. 3 Intermezzo’daki sade ve derin icradan özellikle çok etkilendim” diyor.

Chopin kayıtlarını değerlendiren Gülsin Onay teknik kusursuzluğa dikkat çekip esere sadık ve akıcı yaklaşıma vurgu yaptıktan sonra şunları söylüyor: “Pırıl pırıl, şeffaf tuşesi, hiçbir zaman sertleşmeyen dolgun volümlü piyanistliği ve ifade gücü birleşince, ortaya harika bir dinleti çıkıyor.”

Hüseyin Sermet, yorumladığı tüm bestecilerde, seslendirdiği tüm eserlerde Verda Erman’a özgü niteliklerin hemen ayırt edilebileceğini savunuyor. Mükemmel ve son derece doğal cümle kurulumunun, akıcılığının onun “alamet-i farikası” olduğunu belirtiyor. Schubert’in Gezgin Fantezisi’ni dinlerken yorum üzerine düşündüklerini tek sözcükle özetliyor: “Asil…”

Ayla Erduran ise CSO kayıtları üzerine notlarında piyanistin doğallığı ile kendi hocası David Oyştrak‘ın yaklaşımı arasında paralellik kuruyor. En güç virtüöz pasajların, dünyanın en kolay pasajları gibi çalınabilmesi konusundaki mucizeye dikkat çekiyor: “Verda’nın fenomenal tekniğini teknik olarak değil, müzik olarak duyardınız ve piyanodaki harika sesini şarkı söylermişçesine dinlerdiniz.”

Erman’ın Güral Başol’a söylediklerine göre, yayımlanmamış kayıtları bunlardan ibaret değil. Berg, Haydn, Beethoven, Debussy’nin eserlerini de yıllar içinde Fransa ve Almanya’da kaydetmiş. Şimdi sıra bu eserlerin gün ışığına çıkmasında…

(Serhan Yedig / Haziran 2019 / Müzik Söyleşileri)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!