Zoltan Kocsis / Mozart hayat boyunca tutkuyla dinlenir, her seferinde farklı bir macera yaşatır

0

Macaristan’ın ulusal gururu Zoltan Kocsis, piyanist, orkestra şefi ve besteci. İlk hocası Zoltan Kodaly’ın öğrenciydi. Kocsis daha sonra, Sviatoslav Richter’in tedrisatından geçip mükemmelleşti. CD’lerinin sayısı 70’i aşıyor. Rahmaninov ve Bartok yorumlarıyla tanınıyor. 1983’te Ivan Fischer’le Budapeşte Festival Orkestrası’nı kuran sanatçı, 1997’de arkadaşıyla görüş ayrılığına düşüp ayrıldı, 75 yıllık Macaristan Ulusal Filarmoni Orkestrası’nın yönetmenliğini üstlendi. 2016 Kasımı’nda 64 yaşında hayata veda eden müzikçi, 2014 Nisanı’ndaki ilk İstanbul konseri öncesi sorularımızı Almanya’dan yanıtlamıştı.

 

Franz Liszt 36, Bela Bartok ise 55 yaşında İstanbul’a gelmişti. Büyük ustaların yolundan yürüyen bir müzikçi olarak siz neden bu kadar geciktiniz. Üstelik birçok kez davet edilmiştiniz. Uçak korkunuzun bu gecikmeyle bir bağlantısı olabilir mi?
– İlk kez gerçekten ciddi bir davet aldım… Bu nedenle geliyorum. Kuşkusuz uzun mesafelerde uçağa biniyorum. Malezya’dan yeni döndüm. Oraya başka yolla, bu kadar hızlı gitmek neredeyse mümkün değil. Dikkat ettiğim tek konu terör riski…
İlginç bir rastlantı, sizden bir gün sonra, kurucusu olduğunuz Budapeşte Festival Orkestrası da İstanbul’da konser verecek. Üstelik solist sınıf arkadaşınız Dezso Ranki. Ve sizin gibi bir Mozart konçertosu çalacak. Macaristan’ın en iyi iki orkestrası, önde gelen Macar piyanistlerle, şeflerle birbiri ardına İstanbul’a geliyor… Bu ilan edilmemiş bir kültür çıkarması mı?
– Onların da konsere geldiğini bilmiyordum. Çok mutlu oldum. Demek ki bir tür Macar müzik festivali olacak İstanbul’da. Umarım İstanbulluları da sevindirir konserlerimiz.

Bir bestecinin tüm eserlerini kaydetme fikrine karşı ihtiyatlıyım

Mozart’ın tüm konçertolarını ilk kaydeden Macar piyanist Geza Anda gibi sizin de 27 konçertoyu birden kaydetmek istediğiniz yazılmıştı basında. 15 yıl önce yayımlanmaya başladı, fakat üç albümden sonra yarım kaldı. Siz mi vazgeçtiniz, plak firmaları mı?
– Plak firmaları bazı nedenlerden dolayı diğer konçertoları yayımlamak istemedi. Sanıyorum albüm satışları çok düştü, CD endüstrisi çökmüş durumda. Benim için sorun değil… Hepsini birden kaydetmeyi planlamamıştım zaten…
Bir Macar dergisinde yayımlanan röportajınızda, tümünü birden kaydetmeyi arzu ettiğinizi söylemiştiniz…
– Evet, doğru… Bazı bestecilerin tüm eserlerini kaydetme fikri bana uzak değil. Örneğin Bartok… 1991-1997 arasında Hungaroton için tüm piyano eserlerini kaydetmek için çalıştık. Orkestra, koro, vokal eserleri dahil… Aslında genel anlamda konuşmak gerekirse, “Tüm Yapıtları” yaklaşımını pek sevmiyorum. Nedeni çok basit… Büyük virtüözler, şefler bu tür serilerde bestecinin en ünlü eserleri iyi yorumlamak için çaba gösteriyor. Daha az bilinen eserleri üzerine yeterince çalışmıyor. Hatta kimi zaman kaydetmeden geçiyor. Sonuçta bestecinin daha az bilinen, önemsenen, fakat müzik tarihi açısından önemi olan eserleri arada harcanıyor. Ben “Bartok’un Tüm Yapıtları” serisinde tam tersini yaptım. Yüzde yüz bildiğime inanmadığım eseri kaydetmedim. Bu nedenle hazırlanan seride bir tane bile sıradan, kalitesiz kayıt yok. Bu titizliği “Tüm Yapıtları” başlığı altında yayımlanan pek çok albümde göremiyorum ne yazık ki. İşte bu nedenle de karşıyım…
Mozart serisinden kaydedilip piyasaya çıkmayan eser var mı?
– Kaydedilip yayımlanmamış hiçbir yorumum yok.

Mozart’ın müziği virüs gibidir, kanınıza girdikten sonra çıkmaz

Kaç yıldır Mozart’ın konçertolarını yorumluyorsunuz, 40 yılı aştı mı?
– Evet, 40 yıl diyebiliriz…
Bu süre içinde eserlere yaklaşımınızda ne gibi değişiklikler oldu, Mozart yorumlarınız hangi süreçlerden geçti? Geçmişteki yalın ama piyanoya güç uygulayan yaklaşımınızı sürdürüyor musunuz?
– Mozart’ın müziği pek çok küçük ayrıntıdan oluşur. Bunlar tüm hayatının özeti gibidir. Seslendirdiğim Mozart repertuvarı evladiyeliktir. Hatta virüs gibidir. Bir kez kanınıza girerse, bir daha çıkmaz. Gençliğinizde bir kez dinlemeye görün, hayatınız boyunca tutkuyla dinlersiniz bu eserleri. Örneğin bu açıdan Wagner müziğine hiç benzemez. Herkes hayatının bir aşamasında Wagner’in bir eserini sever. Fakat çoğunluk birkaç kez dinledikten sonra yavaş yavaş uzaklaşır. Yani damarlarınıza giren virüs, Mozart’ınki kadar etkili değildir. Mozart’ın müziği size hayatınız boyunca eşlik eder. Çünkü insanın günlük yaşamından kaynaklanır, malzeme açısından çok zengindir, size her gün bu müzik içinde farklı bir macera yaşama fırsatı sunar. Bir kenara bırakamazsınız. Mozart öyle bir bestecidir ki eserlerini herhangi bir zamanda, herhangi bir ruh halinde, herhangi bir koşulda zevkle dinleyebilirim.
Eğer Mozart konçertolarını arzu ettiğiniz koşullarda tamamlamanız teklif edilseydi, 20 yıl öncesinin kayıtlarını bugünkü bakışınızla tekrarlamak ister miydiniz?
– Hayır, istemezdim. Çünkü bu kayıtlar, hayatımda belirli bir dönemin yansıması. Mozart’la ilişkim, ele aldığım konçertolarla bağım istediğim kıvama gelmeden kayıt yapmadım hiç. Bu kayıtları tekrarlamak mümkün. Fakat hiçbir zaman ilk kayıtlardaki kadar canlı, taze olmayacaktır. 20 yıl önceki Bach kayıtlarım üzerine konuşmak gerekirse, duygu, tempo, yaklaşım açısından bugün bile yüzde 100 geçerli olduğunu söyleyebilirim. Konçertoların belirli bölümlerini bugün farklı çalsam da bu durum geçerli…
Mozart’ın birçok konçertosuna kadans yazmıştınız. İstanbul’da seslendireceğiniz sol majör 17’nci (KV 453) konçertoda hangi kadansı kullanacaksınız?
– Mozart, flüt, arp, obua konçertoları dahil tüm eserlerine kadanslar yazmış. Ben re, do minör, re, mi majör konçertolarına kadans yazdım sadece… En son yazdıklarım 449 için yazmıştım. İstanbul’da bestecinin orijinal kadansını seslendireceğim.
Piyano eserleri ve orkestra eserlerinden piyanoya transkripsiyonların yanı sıra orkestra eserleri yazıyor musunuz?
– Şimdilerde zamanım çok kısıtlı. Bu nedenle üretimim çok düştü. Son eserim bir Schoenberg uyarlamasıydı.
Besteci olarak müzik dilinizi nasıl tanımlıyorsunuz, hangi akımlara yakın, hangilerine uzaksınız?
– Beni en çok etkileyen kişi hocalarımdan György Kurtag oldu. Müzik dilimi “süper Kurtag” şeklinde açıklayabilirim.
Bestecilik, piyanistlik ve orkestra şefliği arasında zamanınızı nasıl bölüştürüyorsunuz?
– Zorlanıyorum… Şeflik benim için bir hobi değil. Tam 220 kişinin mesleki hayatından sorumluyum. 104 kişilik bir senfoni orkestramız, 80 kişilik koromuz ve idari personelimiz var. Ben hem müzikal direktörlük hem şeflik yapıyorum. Korodan da sorumluyum. İdari işler çok zamanımı alıyor. Ayrıca kurumun temsilcisi olarak pek çok etkinliğe katılmam gerekiyor. Orkestrayla çok çalışmam gerekiyor. Bunun karşılığını aldığım için mutluyum. Karşılığı tam anlamıyla sözümü dinleyen, arzulu, istekli bir orkestra…

Solist olarak çok az konser versem de                                             günde en az 3 saat piyanoda çalışırım

Bu durumda piyanonuz sizi çok özlüyor olmalı…
– Kesinlikle haklısınız. Fakat, ister inanın, ister inanmayın, konserim olmasa bile her gün üç saat piyanoda çalışırım. Yakında planlanmış konserim olmasa bile. Bugünlerde Rahmaninof’un birinci sonatı üzerine çalışıyorum. Kaydetmek istiyorum bu eseri. Belki yakın gelecekte Bartok’un korolu eserlerini de kaydederiz.
Piyanist olarak yılda kaç konser veriyorsunuz?
– Saymadım, fakat çok çok az konser veriyorum. Çünkü yılın en az 35-36 haftasında orkestrayla konser veriyoruz.
Sizinle ilgili derli toplu bilgi bulunabilecek bir web sayfası yok. İnternette tek bilgi birkaç farklı web sayfasındaki kısa biyografinizden ibaret. İnterneti önemsemediğiniz için mi?
– Geçmişte bir web sayfası açmıştık fakat gerekli güncelleme yapılmadı. Uzun hikaye… Özet olarak, haklısınız, bir web sayfamın olması gerekir…
Orkestranızla bir piyano konçertosu seslendirmeniz gerektiğinde rolünüzü neye göre seçiyorsunuz? Sizi hangi besteciler piyano başına geçmeye, hangileri şef sehpasına çıkmaya teşvik ediyor?
– Yayımlanan albümlerime bakarsanız repertuvarımdaki ana ekseni Rahmaninov, Debussy ve Bartok’un oluşturduğunu net olarak göreceksiniz. Öğrenciliğimden bu yana Rahmaninof’un operaları hariç tüm eserlerini şef ve piyanist olarak seslendirdim. Ve tabii Bartok’un tüm eserlerini seslendirdim.
Piyanoyu küçük bir orkestra olarak kabul edersek, sizi ne tür konçertolar enstrümanın başından kaldırıp, şef sehpasına çıkmaya zorluyor?
– Haklısınız, piyano küçük bir orkestradır. Beethoven senfonileri başta olmak üzere pek çok senfonik eserin piyano uyarlaması yapılmış geçmişte. Ben de uyarlamalar yaptım. Fakat beni tatmin etmedi. Çünkü orkestra zenginliğini piyanodan alamazsınız. Sadece bir illüzyondur ortaya çıkan. Gerçek orkestra sesini sadece orkestradan alabilirsiniz. Macaristan’da istediğim kalitede orkestra olmadığı için, hayalimdekini kurmak için yola çıktım. Aynı şekilde, arzuladığım kalitede piyanistliği sergilemek için çaba gösterdim.

Orkestrada demokrasi yoktur

Piyanistlikten şefliğe geçen Vladimir Aşkenazi bir röportajda “diktatör şeflerin devri kapandı” demişti. Biraz önce “itaatkar orkestra” tanımını kullandınız. Şeflikte Georg Solti, Toscanini gibi sertlikten yana mısınız?
– Şuna eminim ki sanatsal açıdan orkestrada demokrasiye yer yok. Orkestra bir araçtır. Sonuç almak için iradeye ihtiyacı vardır. Yani bir patron olmalı. Herkes fikrini söyleyebilir, fakat bu durumda provalar dayanılmayacak kadar uzar. Bu kadar zaman yok ne yazık ki. Böyle bir tartışmada ikinci keman şefi ya da korangleci haklı olabilir. Bu durumda bile patron orkestra şefidir. Çünkü topluluktaki en iyi müzikçidir. Eğer bu kural uygulanmazsa, ortaya büyük bir belirsizlik çıkar. Eğer şef orkestranın en iyi müzikçisi değilse, sehpada işi olmamalı. İyi şeflerin görüşlerine saygı duyulur. Bir önemli ayrıntı daha var: Şef orkestradaki en iyi konuma sahip kişidir. Sehpadan tüm enstrümanları duyup değerlendirme yapabilir. Örneğin ikinci trombon hiçbir zaman şef kadar iyi duyamaz tüm orkestrayı. Bu durumda şef bir çılgın bile olsa orkestra müzikçisi şefe itaat etmelidir. Bununla birlikte konuk şef olarak gittiğim tüm orkestralarda son derece kibar davranırım müzikçilere. Kendi orkestramda ise çok daha katıyım.
Neredeyse tüm dünyada bütçeler kısılıyor, orkestralar zor günler yaşıyor. Bu durum kalite açısından Avrupa ile ABD orkestraları arasındaki dengeye yansıyor mu sizce?
– Ses yerine sanatsal kalite önceliklidir benim için. Kuşkusuz ABD orkestraları dünyadakilerden en iyi müzikçileri alabilecek ekonomik imkanlara sahip. Dünyanın en iyi tahta üflemelilerini Fransızlar’dan, en iyi yaylılarını Ruslar’dan, en iyi bakır üflemelileri Almanlar’dan alabilirler. Fakat… Eğer üslupta kalite yoksa pek bir işe yaramaz. Üslup kalitesi sesten kaynaklanmaz. Parayla alamazsınız. Orkestraya üslup kazandıran unsur, daimi orkestra şefidir. Eğer şefin belirli bir müzik akımına eğilimi varsa, bunu orkestrayı dinlerken hemen anlarsınız. Örneğin neden ABD orkestralarının Fransız eserleri ve Stravinski yorumları eşsizdir. Çünkü Pierre Monteux, Sergey Kusovesky, Charles Munch gibi ustalar yönettiler bu orkestraları. Hepsi Fransız repertuvarını çok önemsiyordu. En güzel Rahmaninov yorumlarını Philadelphia Orkestrası’ndan dinlersiniz. Çünkü bestecinin kendisi bu orkestrayı yönetmişti. Bugün Çek Flarmoni, Çek repertuvarında eşsizdir. Çünkü bu repertuvarın ustalarıyla çalışmıştır kuşaklar boyunca. Özet olarak daimi orkestra şefinin çabası, orkestranın niteliğini belirler.
“Kalp krizi geçirsem de Bartok’un konçertosunu çalmayı sürdüreceğim.”
Gelecek yıl Bartok’un 70’inci ölüm yıldönümü. Orkestranızla ya da solist olarak neler planlıyorsunuz?
– Mavisakal’ın Şatosu ve Mucizevi Mandarin’i kaydetmek istiyorum.
İki yıl önce Bartok’un zorluğuyla meşhur 1’inci Piyano Konçertosu’nu seslendirirken kalp krizi geçirmiş, neredeyse ölümden dönmüştünüz. Sonra da sorunun mükemmelliyetçiliğinizden kaynaklandığını söylemiştiniz. Bu eser hâlâ repertuvarınızda mı?
– Çalacağım… Bu olaydan sonra birkaç kez şef olarak yorumladım. Fakat çalmadım. Tekrar çalmak çok isterim. Çalacağım da…
Bruno Monsaingeon, Sviatoslav Richter biyografisinde komik bir olay anlatıyor. Sizinle Richter’i Paris’teki evinde buluşturmuş, prova yaparken evden çıkmış. Döndüğünde salondaki eşyaların kırıldığını, Richter’in evden gitmiş olduğunu görmüş. Siz de komşunun sesten şikayete gelmesinin Richter’i çıldırttığını söylemişsiniz. Richter her zaman böyle tepkisel miydi, onunla çalışırken çok hırpalandınız mı?
– Hayır, bu özel bir durumdu. Prova yapmamız gerekiyordu, zamanımız kısıtlıydı. Komşu yüzünden çalışmaya ara verince çıldırmıştı. Bence haklıydı. Aslında çok şevkatli bir sanatçıydı. Eleştiriye açıktı. İkili çalışırken en güzel anlamıyla demokrasi vardı aramızda.

Derinlemesine analizi Richter’den öğrendim

Onunla karşılaşmasanız ne eksik kalırdı sanatınızda?
– Çok özel bir mizacı vardı. Beni çok etkiledi. Ondan çok şey öğrendim. Mükemmeliyet, sanatsal çeşitlilik… Bazı konularda çok hassastı. Schubert, Schumann gibi bestecilerde üslup konusu onun için çok çok önemliydi. Bestecinin gerçek niyetini ortaya çıkarmak amacıyla çok çok derinlemesine analizler yapardı. İşte bu yaklaşımı Richter’den öğrendim.
Sanatsal olarak size dayatmaya çalıştığı, karşı çıktığınız şeyler oldu mu?
– Nadiren bu tür durumlarla karşılaştım. İkimizin sanatsal yaklaşımı örtüşüyordu. Bununla birlikte bazı konudaki tutumuna hiç anlam veremezdim. Mesela Brahms’ın re minör konçertosunu, Mozart’ın mi majör sonatını ve çocukluk eserlerini asla çalmamasının nedenini hiç anlayamadım.
Peki neden hayatının son yıllarında en sevdiği üç piyanistin ismi sorulduğunda, listenin başında olmanız gerekirken, siz yoktunuz, diğer iki sınıf arkadaşınız vardı?
– Kimi zaman hiç beklenmedik değerlendirmeler yapardı. Örneğin birlikte müzikçileri değerlendirirken, benim çok sevdiğim, gerçekten çok önemli müzikçiler hakkında tam tersi yorumlar yapardı. Sonra bir gün bakardınız ki fikrini değiştirmiş. Zaman zaman bu tür fikir değişiklikleri olurdu.
Türk sanatçılarla, bestecilerle yolunuz kesişti mi hiç, ortak çalışma yaptınız mı, gelecekte yapmayı düşünüyor musunuz?
– Hüseyin Sermet’le dört el repertuvarından eserler seslendirdik. İsim olarak tanıdığım birçok Türk müzikçi var, fakat yakın gelecekte planlanmış bir çalışma yok.
Piyanist olarak yakın gelecekte kaydetmeyi düşündüğünüz eserler neler?
– Kesinlikle Rahmaninof’un sonatını ilk fırsatta kaydedeceğim. Şimdilerde Schubert’i kendime çok yakın hissediyorum. Konserlerde pek çok eserini seslendirdim şimdiye kadar. En az bilinen, az çalınan eserlerini kaydetmek istiyorum. Re majör, mi minor, mi majör sonatları gibi…
(Serhan Yedig / Nisan 2014 / Müzik Söyleşileri)

Linkler

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!