Zeki Duygulu / 30 yıldır kapımı ilk çalan gazeteci siz oldunuz

0

Asker kökenli bestecilerdendi. “Hani Ayrılmam Derdin”, “Yıllarca Peşinden Ağlatan Kadın” gibi şarkıları Safiye Ayla, Müzeyyen Senar başta olmak üzere dönemin önde gelen solistlerinin sesiyle şöhrete kavuşmuştu. Zeki Duygulu, lisede Kurtuluş Savaşı’na katılmış, 30 yaşında ordudan ayrılıp besteciliğe yönelmişti. 46 yaşındayken kapısını çalan gazeteciye 500’e yakın bestesi olduğunu bir de makam geliştirdiğini söylemişti.

 

Elindeki gözlüğünün camlarını bir mendille silerken, bir ara gözlerini bana döndürerek:
— Şimdiye kadar, dedi, bestelediğim musiki eserlerinin sayısı üç bini geçmiştir. Hattâ bunlara ilâveten, Sürur-u efza isimli bir de makam icad ettim. Fakat ne yazık ki, talih, bizim yüzümüze gülmedi.

Talih yüzüme gülmedi

Hamiyet-Zeki Duygulu

Hamiyet-Zeki Duygulu

Zeki Duygulu’yu dinlerken bir zamanlar pek moda olan şarkılarını hatırladım: “Gönlümde hazan bülbülü var” diye başlayan şarkısının nağmeleri, çocukluk hâtıralarımın arasında hafif bir ses dalgası gibi uzayıp gidiyor. Bundan başka, “Yıllarca peşinde ağlatan kadın”, “Hani ayrılmam derdin”, “Sabah, yıllardan beri ilk defa oldu bence” gibi şarkıları da, eminim ki bir çok okuyucumuzun hâlâ hatırındadır.
Zeki Duygulu, köşedeki koltukta oturan sempatik yüzlü eşi Hamiyet Duygulu’ya bakarak:
— Evet, diye sözüne devam etti, talih her ikimizin de yüzüne gülmedi…
Fakat buna rağmen Zeki Duygulu’nun sempatik yüzü gülüyordu. Bunu kendisine söylediğim zaman:
— Evet, belki, dedi, yüzüm gülüyor amma, için ağlıyor.
— Sebep?…
— Bunu sormağa lüzum var mı ki… 30 senedir İstanbul’da bulunuyorum; daha hiç bir gazeteci gelip, arayıp beni sormadı. Hayatımda ilk defa sizinle röportaj yapıyorum.
— Fakat bilir misiniz, rahatlıkla söyleyebilirim ki hakikî değerlerin ekserisi sonradan keşfolunmuştur. Bir gün gelip sizin de harkulade şekilde takdir edilmeyeceğiniz ne mâlûm?…
— Belki takdir edecekler amma, iş işten geçtikten sonra. Eserlerimin ancak 500 kadarı neşrolundu; diğerlerinin, biz, bu dünyada ayrıldıktan sonra kaybolup gideceğinden endişe ediyorum.

Öğrencileri radyo sanatçısı

Kıymetli bestekâr, bu sözleri söyledikten sonra, ancak hüzünlü insanlara has bir nazarla, pencereden dışarısını seyretmeye başladı. Bulunduğumuz odada üçümüzden başka birkaç kişi daha vardı. Karşıdaki koltukta genç ve değerli santur sanatkârı Dâniş Özden ve eşi Müşerref Özden vardı. Safiye Ayla’nın her pazar günü Eminönü Halkevi’nde vermekte olduğu konserlere devam eden okuyucularımız, Dâniş Özden’in santurunu hayranlıkla dinlemiştir. Dede yadigârı nadide bir Türk sazı olan santura bütün ruhunu, hayatını veren Dâniş Özden, muhakkak ki istikbâlde hayırla yâdedilecek sanatkârlardan biridir. Bulunduğumuz odanın diğer tarafında ise amatör müzisyenlerden Veteriner Binbaşısı Bahri Esenci ve Zeki Duygulu’nun talebelerinden Meliha Düzgider, Nezihe Uyar ve Vâhid Akartuna gibi genç ses yıldızları göze çarpıyordu. Zannediyorum ki Vâhid Akartuna ismi size hiç yabancı gelmeyecek. İstanbul Radyosu’nun yeni sesler programında güzel sesini zevkle dinlediğimiz Vâhid Akartuna, sanatkârlık ciheti kadar, insanlık meziyetleriyle de sanat mahfillerinde takdir ve sevgi ile anılmaktadır.

Eşi Hamiyet sahnelerden çekilmişti

Ya, Hamiyet Duygulu’ya ne dersiniz? Bir zamanlar şöhreti bütün Türkiye’ye yayılan ve plâkları hemen hemen satış rekoru kıran Hamiyet Duygulu bugün, o güzel ve sihirli sesini sâdece sanatkâr eşine dinletmekle iktifa etmek zorunda kalıyor. Kulaktan dolma iki- üç şarkı öğrenen okuyucu namzetleri veya bol reklamla şişirilmiş kuru şöhretli ve do sesini çıkartmaktan âciz yüksek sanatkârlar (!) İstanbul Radyosu’nda rahat rahat bağırırken, diğer taraftan da Hamiyet Duygulu gibi cidden sanatkâr ruhlu ve musıki kültürüne sahip bir çok kimse, tevazu içinde ömür tüketiyor.
Hamiyet Duygulu’yu seyrederken, gayri ihtiyâri maziyi hatırladım. Vaktiyle plâklara şarkılar okurken şurada burada resimlerini gördüğümüz Hamiyet Duygulu, aradan geçen bunca seneye rağmen, yine de eski güzelliğini ve zarafetini muhafaza ediyor. Sanki birbirini takip eden senelerin, bu güzel simada hiç bir aksi yok gibi. Gözleri yine gülüyor ve dudaklarının kıvrımlarında dolaşan hafif bir tebessüm dalgası hâlâ aynı tazeliğiyle gözlerimizi okşuyor.
Evet, gözleri gülüyor, dedik. Fakat, gülüşten gülüşe fark var. Bazıları çocukluk devreleri hariç, bütün hayatları boyunca bir defa bile içten gelen tatlı bir gülüşle gülemez. Sâdece sırıtırlar. Bazıları ise, mayıs sonlarında taze tomurcuklarından yavaş yavaş açılan tatlı kokulu ayva çiçeği gibi gülerler. Bilirsiniz ki ısırgan otunun bulunduğu bir bahçenin diğer köşesinde bazan ayva çiçeği de bulunabilir. Fakat, ne zararı var? İnsan, kör olsa dahi, lâtif kokusunu hissederek yine ayva çiçeğinin bulunduğu köşeyi bulabilir. Hamiyet Duygulu’nun gülüşünü, bir ayva çiçeğine benzetirsem, muhterem okuyucularım beni mâzur görsün. Zira ayva çiçeğinin kokusu, cidden iç açıcı ve ruhu ferahlatıcıdır.

13 yaşında ilk beste

Zeki DuyguluEvet, gelelim tekrar Zeki Duygulu’ya… 1323’te (1905)İzmir’de doğan Zeki Duygulu, henüz 13 yaşındayken musiki eseri besteleyen nâdir istidatlardan biri. Zeki Bey’in bu ilk eseri, her ne kadar şaheser değilse de, onun ruhunun coşkun bir ilhama muntazır olduğunu göstermesi bakımından şayanı dikkattir. Üç sene sonra genç musiki heveskârını gönüllü askerler arasında görüyoruz. Bir müddet askerî bandoda çalışan Zeki Duygulu sırasıyla bando öğretmenliğinden önyüzbaşı rütbesine kadar yükseliyor ve bu arada marş nevinden diğer eserlerini besteliyor. Sıhhî durumu sebebiyle askerlikten ayrıldıktan sonra onu İstanbul’da görüyoruz. Odeon, Columbia ve Sahibinin Sesi şirketleri bu sempatik bestekârın eserlerini plâğa aldırıyor. Safiye Ayla, Müzeyyen Senar ve Hamiyet gibi tanınmış ses sanatkârları Zeki Duygulu’nun eserlerini okumak için sanki birbirleriyle yarış ediyor. Fakat küçük bir hâdise, Zeki Duygulu’yu, sanat hayatından uzaklaştırıyor. İşte bu defa, dünün şöhretli bestekârını karşımızda bir Maliye Tahakkuk şefi olarak görüyoruz. 1948 senesinde ise, Zeki Duygulu yine İstanbul yolundadır. Sanatkâr, sanatından ayrılırsa öksüz çocuğa benzer. Sanatkâr, keder ve üzüntülerini ancak sanatıyla unutur. İşte Zeki Duygulu da bütün üzüntülerini, ruhundan damla damla dökülen nağmelerde eritmeğe çalışıyor. Fakat galiba bu defa da şans perisi ondan yüz çevirmiştir.
Ne diyordu bestekâr?
— Belki, yüzüm gülüyor ama içim ağlıyor.
Acaba bu gözyaşları ne zaman dinecek … Kâhin değiliz; lâkin gerçek kıymetlerin, ergeç takdir edileceği malûm olduğundan, kısa bir müddet sonra şans perisinin Zeki Duygulu’ya tekrar tebessüm etmeyeceğini kim söyleyebilir?
(Baha Kayserilioğlu / 3 Mart 1951 / Radyo Magazin / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

Linkler

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!