Meral Uğurlu / Dejenere musiki ortamında kendimi yapayalnız ve çırılçıplak hissediyorum

0

Meral Uğurlu, Türk Müziği’nde klasik üslubun kadın seslerindeki en önemli temsilcisi. Hatta kimilerine göre tek temsilcisi. Zor bulunan albümleri, elden ele dolaşan eski radyo kayıtları icrada, üslupta referans kabul ediliyor. Son yıllarda konserlerini iyice azaltan sanatçı, 2006’nın ocak ayında Klasik Türk Sazları Beşlisi eşliğinde İstanbul’da bir konser verdi. Bu vesileyle dünü bugünü konuştuk. Klasik Türk Müziği adıyla bugün piyasada pazarlanan müzik Uğurlu’yu hem öfkelendiriyor hem de utandırıyor. “Musiki öyle dejenere oldu ki, bu ortamda kendimi yapayalnız ve çırılçıplak hissediyorum” diyor.

Fotoğraf: Levent Arslan

Paris’te alışveriş için Dior mağazasını yarım günlüğüne kapatmak, “Divamız 5 kürk aldı, üçünü hediyelik paket yaptırdı” gibi haberlerlerle basın gündemine girmek gibi hevesleriniz olmadı mı hiç?
– Çok seyahat ettim, çok ülke gezdim. Herkes gibi ben de iyi giyinmeyi, modayı takip etmeyi seviyorum. Biraz dikiş bilirim, bu nedenle zor beğenirim. Yakışanı bulunca, alırım. Gezilerde alışverişe zaman ayırmaktansa daha çok gittiğim ülkeyi tanımaya çalışırım. Sınırsız alışveriş tutkum, özlemim olmadı hiç. Radyoda, koroda, memur statüsünde uzun yıllar çalıştım. Rahatlıkla yaşayacak imkanlarım oldu. Ne bahsettiğiniz divalar gibi bir yaşantım oldu ne de bunu özledim. Hep amatör ruhla çalıştım.
Klasik üsluptan asla vazgeçmeme, müziği eğlencelik hale getirmeme konusundaki katı tutumunuzla tanınıyorsunuz. İlkeli tutumunuzu hocanız Münir Nurettin Selçuk’a karşı bile koruduğunuz anlatılıyor. Servet bir yana şöhretin cazibesine dayanmak çok zor. Neydi sizi ilkelerinize bu kadar bağlayan, ailenize “asla gazinoya adım atmam” sözü mü vermiştiniz?
– Konservatuvara sadece öğrenme düşüncesiyle başladım. Sanatçı olmak aklıma bile gelmemişti. Radyoda da kendimi hep amatör bir öğrenci gibi hissettim. Ailem hem konservatuvara hem de radyoya girmemi destekledi. Babam, “Okul bitince hocalık yapmanı arzu ederim. Sanatçı olmayı düşünmemelisin” diyordu. Zaten o yıllarda radyo sanatçıları ve piyasa sanatçıları ayrıydı. Her ikisi de bana cazip gelmiyordu. Selma Ersöz, Yurdagül Eroğlu gibi arkadaşlarımla Münir Nurettin’in özel ders verdiği beş üslup öğrencisinden biri oldum, 3-4 yıl konserlerine katıldım, bazılarında solo okudum. Bu ilk profesyonel çalışmamdı. Ailem yine karşı çıkmadı. Sadece yazın yemekli toplantılara davet edildiğimizde…
Herhalde meşhur yalı konserlerinden bahsediyorsunuz. Mazeret bulup gitmiyor muydunuz?
– Evet, (gülüyor) yalı konserlerine çağrıldığımızda bunlara katılmayı tercih etmezdim. Hocamdı, bana musikiyi öğretmişti, boynum kıldan inceydi. O arzu ettiğinde biz talebeleri severek söylerdik. Yaşım küçük olduğu halde yemekli ortamlarda, müziğin yeterince ilgiyle dinlenmediğini düşünürdüm. Hocama hiç belli etmeden, arkadaşlarımla konuşup, bir gerekçe bulup katılmamaya çalışırdım. Radyoda dikkat çekmeye başladığımda plak teklifleri geldi. Çok düşündüm, soruşturdum. Klasik tavrın dışına çıkmamaya karar vermiştim, bu meşakkatli yolda yürümeyi tercih ettim. Zaten istesem de piyasa sanatçıları gibi okuma kabiliyeti yoktu bende. Seçimimden hiç pişman olmadım.

Münir Nureddin ağırlığını koydu

Radyoya girişinizi başlangıç kabul edersek, iki yıl sonra sanatınızda 50’nci yılınızı kutlayacaksınız. İki büyük gazetenin kupür arşivinde bu güne kadar sizinle yapılmış bir röportaja, kapsamlı bir habere rastlamadım. Siz mi basından kaçtınız, basın mı sizinle ilgilenmedi?
– Sanatımla ilgili soruları cevaplamaktan kaçınmadım. Galiba Cumhuriyet’te kapsamlı bir yazı çıkmıştı. Üzücü olan basının bize ilgi göstermemesi değil, klasik üslubun hızla unutulması.
Hakkınızda sadece Edirne’de doğduğunuzu, İstanbul’da büyüdüğünüzü, sesi çok güzel bir ablanız olduğunu, onun teşvikiyle şarkı söylemeye başladığınızı biliyoruz. Anneniz, babanız müzikle ilgili miydi?
– Babam subaydı. Etkileyici tenor sesiyle çok güzel Kuran okurdu. Annem müzikseverdi. Ablam ve erkek kardeşimle, sanatsever bir ailede büyüdük. Babamın tayinleri nedeniyle şehir şehir dolaştık. Evde radyo hep açıktı. Münir Nurettin, Alaaddin Yavaşca gibi ustaları dinlerdik. İki yaş büyük ablam sürekli yeni duyduğu eserlerin güftelerini not alır, evde çalışırdı. Melahat Pars’tan ders alırdı. Bir gün “Dilharabı Aşkınım Sensin Sebep Bedbahtıma”yı söylerken, kulağımda kaldığı kadarıyla hatasını düzelttim. Çok şaşırdı. Aile sesimi fark etti. 1955’te, İstanbul Konservatuvarı’nın sınavlarına birlikte girdik, kazandık. 15,5 yaşında, orta son öğrencisiydim. Altı ay yüzünden, yaşım tutmayınca jürideki Münir Nurettin ağırlığını koydu, “bu çocuğun kulağı çok iyi, çok yetenekli” dedi. Ablam iki yıl sonra evlendi, okulu bıraktı. Üçüncü sınıfta Münir Nurettin’in özel ders verdiği üslup grubuna seçildim. 1958’de, son sınıfta hocam Emin Ongan’ın çok ısrar etmesi üzerine radyo sınavlarına girdim. Münir Nurettin, okulu bitirmeden radyoya girmemi istememişti. Kazanınca mavi okul çantamla, radyoya gidip gelmeye başladım. Benim için orası da bir konservatuvar gibiydi. 1959’da ilk bandımımın yayınlanacağı güne kadar, sesimin radyoya çıkacağına inanmadım ve aileme söylemedim. O gün öğrendiklerinde çok sevindiler.
Öğrencilik duygusundan kurtulup, üslup sahibi olmanın özgüvenini ne zaman kazandınız?
– Radyoya başladığım ilk yıllarda klasik repertuvara girecek kadar olgunlaşmamıştım. Zaten üç yıl sonra babam Amasya’ya tayin oldu, ben de onlarla gittim. Ankara Radyosu aileme daha yakındı, 1963’te girdim. Ankara’da Erol Deran, Vecihe Daryal, Akın Özkan’la bir ekip kurup, haftanın birkaç günü radyoda ya da birimizin evinde buluşup klasik formda eserleri meşk etmeye başladık. Klasik üsluba gerçek yönelişim bu dönemde oldu. Kayıtlar radyoda yayımlanmaya başlanınca, popüler eserler söylemediğim için eleştiriler geldi. Arada popüler eserler söylesem de, 1964-65 sonra ağırlıklı olarak klasik repertuvarı seslendirdim. Ustaları dinleyip, meşk ederek kendimi geliştirmeye çalıştım. Ama hiç bir zaman mükemmele ulaştığımı düşünmedim. Her kayıt bir imtihandı. Ustaların dinleyip ayıplayacağı endişesiyle okurdum. Kayıtlarımı her dinlediğimde kendimi eleştirdim. Yanlış yerde nefes almışım, deyip düzelttim. Daha iyisini yapmaya çalıştım.

Arkadaşları ona “Perdeci” diyor

Meşhur isimlerin gereksiz nağmelere, trillere boğduğu, yerlere yatıp mübalağayla okuduğu icralar “yaşa, nurol” nidalarıyla karşılanırken, toplumun kulağındaki standartlar bu yorumlarla belirlenirken üslubunuzu goygoy virüsünden nasıl korudunuz?
– Sanatçı öncelikle bestecinin eserini doğru söylemekle yükümlüdür. Sadelikten ayrılmadan, mübalağaya sapmadan esere küçük yorumlar katılabilir. İcrayı gereksiz nağmelere, trillere boğmak öncelikle besteciye saygısızlıktır. Goygoydan uzak durmamı iyi ustaların elinde, icra terbiyesiyle yetişmeme borçluyum. Alaattin Yavaşça, Nevzat Atlığ gibi ustalardan feyz aldım. Enstrümanlardan da çok etkilendim. Mesela Cüneyt Orhon’un harika çaldığı kemançe, enstrümanı kadar gençlere gösterdiği saygıyla Cevdet Çağla, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar …
Ses renginiz, kapasiteniz zaman içinde nasıl gelişti, değişti?
– Soprano sesin gelişme döneminde pesleri zayıftır. Zaman içinde çok güçlü olan dik seslerde zayıflar, pesleri güçlenir. Hocam Münir Nurettin’den göğüs ve kafa sesini Batı şan tekniğiyle en doğru, etkili şekilde kullanmayı öğrendim. Öğretmenlerim, keman hassasiyetinde doğru ses kullandığımı söylerdi. Hatta, makam geçişlerinki becerim nedeniyle arkadaşlarım bana “perdeci” lakabını takmıştı. Yeteneğimi korumak, geliştirmek için çaba sarf ettim. Yıllar içinde kısa süreli birkaç sorun yaşadım. Mesela Ankara Radyosu’na gittiğimde moralim bozuldu, altı ay sesim kısıldı. Yaşın ilerlemesiyle birlikte volüm kaybı oluşur. Yaşamıma dikkat ettiğim için sesimi korumayabildim.
Yılda bir konser vermenize karşın, düzenli çalışmayı sürdürüyor musunuz?

– Bilinmeyen, az okunan eserleri seslendirmeyi çok severim. Evdeki arşivimden bu tür eserleri seçer, haftada en az bir gün çalışırım. Evde şarkı söylerken, takıldığım, unuttuğum noktaları notaları açıp kontrol ederim. Arada başka notalar da çıkar. Eski eserleri karıştırmadan bir hafta geçse, hayatımdan çok önemli bir şey eksilmiş duygusuna kapılırım.

Kıymetini ne TRT bildi ne de konservatuvar

Radyoda milyonlara seslenirken, neden ayrılıp sesinizi bir solisti köreltebilecek Klasik Türk Müziği Devlet Korosu’na hapsettiniz?
– Radyoda, ayda bir solo program yapma hakkına sahip birkaç solistten biriydim. Ancak müzik politikaları, programcılık anlayışı hızla değişiyordu. Üslubumu sürdürebileceğim tek kurum Klasik Türk Müziği Devlet Korosu’ydu. 1972’de İstanbul’a yerleşip koroda çalışmaya başladım. Bu arada İstanbul Radyosu’nda programlara devam ediyordum. Mesut Cemil gibi ustalar artık yoktu. Gelenek değişmişti. Kendimi yabancı hissetmeye başlamıştım. Bu dönemde kanun değişip, tek kurumda çalışmaya zorlanınca 1976’da koroyu seçtim. Bir süre sonra programlara da davet etmemeye başladılar.
Türk Müziği geleneğinin unutulmasından şikayetçi olduğunuz halde neden İTÜ Devlet Konservatuvarı’ndaki görevinizden çok kısa sürede ayrıldınız?
– Özdal Orhon rahatsızlandığında, ricasıyla altı ay şan derslerine girdim. Ertesi yıl davet üzerine ders vermeyi sürdürdüm. Bir yıl sonra Konservatuvar Müdürü Dr. Selahattin İçli telefon etti. Rektörlük karar almış, kadrolu öğretim üyeleri dışındaki hocalara ders verilmemesi istenmiş. Uygulamanın düzeltilmesi için çaba sarf edeceğini söylese de, onurum kırılmıştı. Teklif gelse de kabul etmeyeceğimi söyledim. Koroda bazı gençlere gönüllü danışmanlık yaptım. Ama gerekli akademik ortam, disiplin sağlanamadığı için özel ders vermedim. Günün birinde konservatuvarlar arasındaki ayrım kaldırılır, Batı Müziği ve Türk Müziği’nin birlikte öğretildiği bir kurum kurulursa ders vermek isterim.
Repertuvarınızın çok geniş olduğu söyleniyor, yaklaşık kaç eser var?
– Ben de yıllardır kaç eser bildiğimi merak ederim, ama hiç saymadım. Bu vesileyle sayayım. (Gülüyor) Tahminen bin civarında olmalı.
Neo Klasik dönem sonrasındaki eserleri seslendirmemek gibi bir prensibiniz var mı; konservatuvarlı, klasik geleneğe bağlı genç besteciler kapınızı çalsa İnci Çayırlı gibi deneysel çalışmalar yapmak ister misiniz?
– Üslubu bana yakın gelen eserleri seçiyorum. Cevdet Çağla, Saadettin Kaynak, Akın Özkan, Sadi Işılay, Cinuçen Tanrıkorur gibi bestecilerin de eserlerini repertuvarıma aldım. Gençler eser gönderdiğinde incelerim, deşifre ederim, orijinal bir eserse okurum.
Size ithaf edilen eser var mı?
– İsmail Baha Sürelsan ve Cinuçen Tanrıkorur birer eserini bana ithaf etmişti.
Mesut Cemil ve Refik Fersan’ın radyo sınavlarında “mikrofona çıkamaz” notu verdiği isimler 1998’de Devlet Sanatçısı ilan edildi. Murat Bardakçı, Hürriyet’te sınav belgelerini yayımlamış, sizin unutulduğunuzu yazmıştı. Vefasızlığa gülüp geçebildiniz mi?
– Gülüp geçemeyeceğim bir durumdu. Üstelik Devlet Sanatçılığı’ndaki ölçütler ortadan kalmıştı, kime neden bu sıfatın verildiğini anlayamaz olmuştuk. Doğrusu aralarında olmak istemezdim.
Ne yazık ki Kubbealtı Vakfı’ndan kasetleriniz, ABD’de yayımlanan CD’ler çok zor bulunuyor. Eski radyo kayıtlarınız meraklılar arasında elden ele dolaşıyor. Muhtemelen TRT orijinal bantları çoktan hurdaya göndermiştir. Eldekilerin yayımlanması için girişimde bulundunuz mu?
– Sema Vakfı yöneticisi Altan Güzey bizi Amerika’ya üç konser için davet etmişti. Konsere gelenler ısrarla kayıt sorunca Güzey’in ricası üzerine, konserlerin yanı sıra stüdyoda üç albüm kaydettik. Maryland Üniversitesi arşivine giren bu CD’lerden Türkiye’ye sınırlı sayıda gönderildi. Meraklıları Kubbealtı’ndan yayımlanan kasetleri alıyor. Eşime şükran borcum var, tüm TRT kayıtlarımı saklamış. Bir dostumuz CD’ye dönüştürdü. Meraklı dostlarım geldiğinde dinletiyoruz. Yayın hakları TRT’de olduğu için, ancak Kültür Bakanlığı yayımlayabilir.
“Allı Yemeni”, “Dönülmez Akşamın Ufkundayız”, “Aziz İstanbul” gibi eserler neredeyse sesinizle özdeşleşti. Siz sesinizin, gelecek kuşaklarca hangi eserle hatırlanmasını isterdiniz?
– Genç dostlarım seslendirdiğim her eseri merak ettiklerini, repertuvarlarına almak istediklerini söyler. Bu mutluluk bana yeter.
48 yıllık canlı yayın, sahne tecrübesine karşın hâlâ konsere çıkarken ellerinizin buz gibi olduğu söylenir. Yenemediğiniz sahne korkusundan mı, yoksa korumak istediğiniz amatör coşkudan mı kaynaklanıyor bu?
– Amatör heyecan yiterse sanat biter. Seneler geçtikçe sanatçının sorumluluğu artar, heyecan da. Ustalaştıkça hata affedilmez. Bu nedenle, konserin kapsamı ne olursa olsun, heyecanla çıkarım sahneye.
Sahnede dinleyiciye karşı mesafeli tavrınız sadece üslubunuzdan mı kaynaklanıyor, çekingenliğinizin etkisi olabilir mi?
– Mikrofonla sahnede dolaşmak, etrafa gülücükler saçmak icra ettiğim müziğin içeriğiyle de bağdaşmaz. İcra ettiğim müziğin etkisini bir izleyicinin gözünde yakaladığımda çok sevinirim. Başlarıyla hafif hafif eşlik ettiklerinde içlerinden eseri okuduklarını bilirim, bu beni çok mutlu eder.

ONLAR OLMASA KONSER VEREMEZDİM

1993’te Amerika’dan konser daveti aldığımda, Türk Müziği Devlet Korosu’ndan sololarıyla tanıdığım, virtüözitelerini takdir ettiğim bazı saz arkadaşlarıma bana katılmalarını rica ettim. Zaten neyzen Şenol Filiz, tamburi Birol Yayla, udi Samim Karaca birlikte çalışmalar yapıyormuş. Bir süre sonra aramıza kanuni Taner Sayacıoğlu, kemençeci Lütfiye Özer katıldı. Koro dışındaki konserlerde, Klasik Türk Sazları Beşlisi’yle çalışmaya başladım. Repertuvar seçme görevi bana ait. Onlar da önerilerde bulunuyor. Konserlerde mutlaka saz eseri seslendiriyorlar. Birlikte konser vermekle gurur duyuyorum. Öyle nüanslar yakalıyorlar ki, feyz veriyorlar bana. Birlikte çalıştığımızda gençleştiğimi, dinçleştiğimi hissediyorum. Onlar olmasa Devlet Korosu dışında kesinlikle konser vermezdim.

MESUT CEMİL’LE CANLI YAYINDA

Radyoya ilk yıllarda mavi okul çantamla, konservatuvarda derse giriyormuşum gibi giderdim. Öğrenci olarak görürdüm kendimi. Mikrofona çıkma, ünlü olma hırsım yoktu. İlk canlı yayınlarımdan birinde “Allı Yemeni”yi okuyordum. O dönemde saz ekibinde Cevdet Çağla, Yorgo Bacanos, Niyazi Sayın, Vecdi Seyhun, Emin Ongan, Cüneyt Orhon, gibi ustalar yer alırdı. Mesut Cemil keyifli günündeyse, nadiren katılırdı. O gün çello çalıyordu. Bir ara enstrümanını kenara bırakıp başını önüne eğdiğini gördüm. Eserin sonuna kadar o durumda kaldı. Hata yaptığımı düşünüp çok üzüldüm ve korktum. Yayın bittiğinde ayağa kalktı. Yanına çağırıp “Beni ağlattın çocuk” dedi. Sonra saz heyetine döndü. “Artık yaşlandım, siz gençsiniz. Ona sahip çıkın, eli öpülecek bir sanatçı olacak” dedi. Hayal bile edemeyeceğim bu olay, özgüvenimi pekiştirdi, sonraki yıllarıma ışık tuttu.

(Serhan Yedig / 22 Ocak 2006 / Hürriyet Gazetesi)
Fotoğraf: Levent ARSLAN (Hürriyet’ten alınmıştır)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!