Rakım Elkutlu / Bestelerimde eski ile yeni birbirleriyle mezcedilmiştir

0

1948 yılında, 76 yaşında hayata veda eden Rakım Elkutlu geriye 444 eser bırakmıştı. “İzmirli Neyzen Hoca Mehmet” kendisini ayin bestekarlığının son temsilcisi olarak değerlendiriyordu. Hayatının son yıllarında Münir Nurettin, Safiye Ayla gibi dönemin ünlü ses sanatçılarınca seslendirilen şarkılarıyla şöhrete kavuştu. Ölümünden altı yıl önce yapılan bu röportajda geleneksel Türk müziğinin önemli birçok bestecisi gibi enstrüman çalmadığını, şöhrete kavuşan şarkılarını özel bir formülle yazdığını anlatıyor.

 

Şuayip Elkutlu, Tevfik Pars, Rakım Elkutlu

Piyasada halkın dilinden düşmeyen, çok sevilen, her yerde, her fırsatta ve her gece radyoda çalınıp söylenen en güzel alaturka şarkıların hiç tanınmayan bir bestekârı var!
Münir Nurettinler, Safiyeler (Ayla), Muallâlar (Mukadder), bu vadide tanınmış daha bir çok simalar zaman zaman İzmir’e gelir ve onun rahlei-tedrisine diz çöker, kendilerine servet ve şöhret temin eden en güzel Türk şarkılarının bu hiç tanınmamış bestekârından yeni şarkılarını meşk eder!..
Şimdi size, tam bir inzivaya çekilmiş, tek katlı evinin küçük bir odasına sinmiş olan ve her gece çalınan şarkılarını dinleyecek mini mini bir radyosu dahi bulunmayan bu büyük Türk sanatkârı ile yaptığım mülâkatı sunacağım!
Bir tesadüf bana kendisini gıyaben tanıttı. Hemen mülâkat almak, değerli mecmuam için bir röportaj yapmak, eserlerini konuşmak için kaçırılmaz fırsat olacaktı.
Aldığım tarif üzerine Karantina’ya giderken sola sapan dik yokuşu rahatça çıkıyor, ilk rasladığım şahsa hocanın evini soruyorum. Gülüyor ve hemen yolundan dönüyor, bana cevap veriyor.
— Evet biliyorum, hocanın evi şurası!
Elini sağa kıvrılan dar sokağın istikametine doğru uzatıyor:
— Affedersiniz, diyor… Şu merkep bağlı evin, altındaki küçük bina…

Enstrüman çalmayı bilmem, bestelerimi gırtlağımla yaparım

Merkep bağlı evin altındaki küçük binanın kapısını çalıyor ve biraz sonra vaktinden evvel kırlaşmış ak saçlı bir bayanla karşılaşıyorum. Birbirini ilk defa gören bu iki yabancı çabucak anlaşıyor..
Ve nihayet büyük sanatkâr Hoca Rakım’la alaturka bir sedirin üzerinde yan yanayız!..
İçinde bulunduğumuz nadide odanın dekoru şöyle:
Dar sokağa bakan, madeni kepenkleri sokağa doğru açılmış tek pencere… Bu pencerenin kenarına doğru uzatılmış uzunca, yeni sayılamayacak alaturka bir sedir… Sedirin ortasına konmuş bir mangal, üzerinde kahve cezvesi, altında da yumuk gözlü başını bacakları arasına alan, uyutucu bir ahenkle mırıldayan evin kurşuni renkli kedisi.. Basık tavanlı odanın diğer köşesinde muntazam şekilde üst üste konmuş yataklar, üzerine de kırmızı boyalı bir kuzu pöstekisi örtülmüş. Diğer köşesinde bir konsol, üstünde odanın sükûnetini ihlâl etmeye çalışan buna rağmen hafif tıkırtısı daima unutulan eski bir saat..
Benim odanın dekorunu gözden geçirdiğimi gören Hoca, o güne kadar hayatımda hiç işitmediğim davudi sesle şöyle diyor:
— Efendim, benim misafir odam da var, arzu ederseniz buyurunuz diğer odaya gidelim!
Güldüm:
— Ben misafir odanızı görmeye değil, sizinle görüşmeye geldim!
Öteden beriden görüştükten sonra ona ilk sual olarak şunu soruyorum:
Rakım Hoca, sizin için bestelerini gırtlağı ile besteler, hiç bir musiki âleti çalmasını da bilmez, diyorlar, doğru mu?
O yine, içten gürleyen davudi sesiyle cevap verdi:
— Doğru.
Fakat nasıl oluyor?
Beyaz bıyıklarının altında yarım ay şeklinde kıpkırmızı ve canlı duran dudakları geriliyor, gülümsüyor:
— Efendim, diyor, o artık Allah vergisi. Maamafi bütün büyük bestekârlar hiçbir şey çalmaz. Meselâ: Şasağazlar, Kadriller, Numan Ağalar, Bekir Ağalar, sonra suzidil ara makamını icat eden Sultan Selim merhum, Fener papazlarından Zaharya hiçbir şey çalmazdı. Fakat yaptıkları bestelerde halka teşhir etmekten daima geri kalmazlardı. Itri merhum, Eyüplü Mehmet Bey, Dede Efendi, Zeki Dede Efendi, Dellâlzade İsmail Efendi, Hacı Arif Bey, Haşim Bey, Rifat Bey, Şevki Bey, Kadıköylü Ali Bey, Lemi Bey, Hoca Kâzım, vesaire vesaire… İşte bütün bunlar bir çalgı çalmadan beste yapanlardır…
O, bunları birer birer sayar dökerken hem bunlara kulak veriyor, hem onun hususiyetlerini tetkik ediyordum: Beyaz gür kaşlarının altında cam gibi parlak duran gözlerinin mânaları çok kuvvetliydi. Saçlarının beyazlığına, yaşının fazlalığına rağmen dimağı son derecede iyi işliyor. Sesinde şimdiye kadar duymadığım derin ve davudi, orijinal, güzel bir ahenk var…

En sevdiğim beş şarkım

Ona bir başka sual soruyorum:
Bestekârlığa ne zaman başladınız? Ve eserleriniz?..
— 22 yaşında başladım, ilk şarkım, dügâh makamından “Hayranı cemal olmaya cidden emelini var”.. Uşak, ferahnak, hüseyinkâri, hicaz, ferahfeza semaim var ve bunlar çok ağır makamlar.
“Şimdiye kadar bestelediğim 300-400 eserim var. Bunların arasında en kıymetli parça Karcigar Ayini. Güftesi Divanı Kebirden alınan Hazreti Mevlâna’nın nutkudur. Benden evvel âyin yapanlar, Abdürrahman Efendi, Sultan Selim, Itri merhum, İsmail Dede, Zekâi Dede, Bolahenk Nuri Beyler. Ben, âyin bestekârlığının en son sanatkârıyım. Yaptığım bu eser Konya müzesinde. Buna tamamen Şark musikisinin klâsiği denir.
Sonra, dört makam üzerinden ilk Türkçe ezanın bestesini de ben yaptım ve İzmir’deki büyük bir kurs açarak bütün müezzin ve imamlara bunu öğrettim.
Halkın söylediği şarkılarınızdan en çok hangisini beğenirsiniz?
Omuzlarını kaldırdı, hiç birini diğerine tercih edemiyormuş gibi bir hal aldı..
— Ne diyeyim, 400 kadar bestem var, içlerinde en çok sevdiklerim, şunlar…
Cebinden küçük siyah kaplı bir not defteri çıkardı, gözlerine yaklaştırarak yapraklarını karıştırmaya başladı:
— “Aşkın bana bir gizli elem oldu güzel yâr”, “Susmuş gibi her yer, sizi dinlerdi denizde”, “Bekledim fecre kadar gelmedin, ah işte güneşler doğdu”, “Vüsali yâr ile mest ol, hayale dalma gönül!”, “Bana hiç yakışmıyor böyle intizar şimdi.”
Büyük bestekâr, küçük defterinin sayfalarını çevire çevire bunları okuyor ve sonra şunları ilâve ediyordu:
Hayal içinde akıp geçti, ömrü derbederim,
Bakıp bakıp o maziye şimdi ah ederim.
Bu da geçen gün Safiye’nin İzmir konserinde okuduğu ve alkışlara gark olduğu son eserimdir ve onu da çok severim.
Bir an düşünüyorum: Münir’in bütün okuduğu şarkılar, yahut Hafız Sadettin’in… Bu nameşhur bestekâr Rakım Hoca’nın eserleridir. Herhalde onlardan Hoca bir hayli para kazanmış olmalıdır.
Soruyorum:
Peki, bu bestelediğiniz şarkılardan ne kazanıyorsunuz?
— Hiç!
Nasıl olur?
— Evet, hiç denecek kadar az, pek az! belki ilerde istifade edeceğiz!

Şarkılarımı Münir plağa okur 100 lira kazanır, bana plak başına 6 kuruş ödenir

Meselâ bir şarkınızdan ne alıyorsunuz?
— Benim bir şarkımı Münir Nurettin Selçuk plâğa okursa ilk defa 100 lira alır. Diğer umumî yerlerde okuduğu şarkılarımdan da yaptığı kontrat üzerinden büyük miktarda paralar kazanır, sonra her plâk başına da yüzde alır… Ben ise, yalnız plâk başına 6 kuruş kazanırım.
Şimdiye kadar 300’ü aşkın bestenizden toptan ne kadar elinize geçti?
– Şimdiye kadar yaptığım eserleri piyasaya vermiyordum. İlk eserimi Münir Nurettin’e verdim. “Bana hiç yakışmıyor böyle intizar şimdi,” Münir’in okuduğu ilk eserim. Sonra, “O kadın, ah o kadın, ah o kadın!” da ikinci eserim. Onu da Münir okumuştur. Benim bütün eserlerimi Münir okuyor. Sonra Safiye’ye son olarak bestelediğim dört parçayı meşk ettirdim. Bir tanesini de konserde okudu, diğerlerini de İstanbul’da okuyacak.
Türk musikisi için ne düşünüyorsunuz? Meselâ, musikimizin kendisine göre kökleşmiş bir tarzı vardır. Bestelerin tabi olduğu bir takım ahenkler var ki, bunlar hep birbirlerinden ayrı şeyler. Bütün bu ayrı makamları birleştirerek, yahut yeni yeni şubeler keşfederek ortaya daha modern bir tarz atamaz mısınız?
— Çok güzel söylediniz. İşte benim eserlerim, tamamen böyle. Bestelerimde eski ile yeni birbirleriyle mezcedilmiştir. Eski besteler çok ağırdır, bu zamanki genç nesli tatmin edebilmek için eski ile yeni musiki kavaidini birbirlerine en güzel şekilde karıştırarak ortaya çıkarılan eserler, piyasada çok rağbet görüyor ve ilk defa benim yaptığım bu nevi eserleri bugün bütün halk söylüyor. Meselâ: Türk aksak usulündeki “puselik” makamından bestelenen eserin zemin ve nakaratı eski tarzda yapılmış, meyanda vals usulü gösterilerek, meyanı vals usulünde okumak ve sonra nihayet yine yukarda gösterdiğimiz nakaratı Türk aksağı ile bitirmek… Bu, benim yaptığım, en son usulde, modern bestelerdir ve bilhassa Münir Nurettin, bütün bestelerimi bu tarzda yapmamda ısrar etmekte.
Bundan daha başka tarzda yapılmış eserleriniz var mı?
— Ankara Radyosu’nda her 15 günde bir defa koro heyetinin okuduğu ferahfeza makamında bestelenmiş şarkı var.
Ey gözleri ahû senin aşkınla harabım
Sermesti şarabım, mahvoldu şebabım
Ey gözleri ahû!..
Müstezat tarzında yapılmış olan bu bestem, Şark musikisinin en tipik klâsik numunesi. Eski besteler, bir usul ve bir ahenk üzerine yapılırdı. Halbuki ben, müteaddit ahenklerin birbirlerine en uygun şekillerde girift olması ile yapılan bestelerin daha güzel ve halk ruhuna daha yakın bulunan şeyler olduğu kanaatindeyim. Meselâ: zemini ve nakaratı kürdili hicazkâr yapılarak başlamak, meyan yerine alafranga sazlardaki vals usulünde diğer mısralar okunarak yine yukardaki aksak ahenk ile nakarat yapmak… İşte bu da, benim ilk defa ortaya attığım bir usul.
Bestelerinizi nasıl yapıyorsunuz?
– En asude zamanlarda yaparım. Bilhassa herkesten uzak bulunan yerleri tercih ederim. Buna imkân bulamazsam, gece yarısı herkes uyuduktan sonra meşgul olurum. Bu öyle bir iştir ki, başarmak için insanın kafası, bütün dünya meşgalelerinden tamamen sıyrılmış bulunmalıdır.
Küçük defterinin yapraklarını çeviriyor, yeni yaptığı, daha piyasaya vermediği eserlerinin bestelerini davudi sesinin orijinal ahenk ile okuyor. Ben de dinliyor, sonra şöyle diyorum :
Hoca, nasıl oluyor da, notaya alınmamış olduğu halde bu besteleri kafanızda tutabiliyorsunuz?
— Eee. O da Allah vergisi!..
Biraz sonra, karşımızda hürmetkâr bir vaziyette duran beyaz saçlı oğluna:
— Haydi bakalım Bay Şuayip, tamburunu al da Bay Tevfik’e en son yaptığım besteyi dinletelim, diyor.
Oğlu dışarıya tamburunu almaya giderken, o, elindeki küçük defterinin yapraklarını hızlı hızlı çeviriyor..
Şimdi, hayatımda dinlediğim alaturka bestelerin en harikuladesini dinliyor ve her ahenginin bir şiir; iniltisi gibi ruhu saran nağmeleri bütün varlığımı gaşyediyordu…
Hem bu büyük Türk bestekârının tambur çalan ak saçlı oğlu ile teşkil ettiği tabloyu seyrediyor, birinin sazından, diğerinin ağzından çıkan şimdiye kadar duymadığım tattaki ahenge kulak veriyor, içimden de şunları geçiriyordum: “Zavallı sanatkârlar! her devirde, her yerde daima böyle ihmale uğrarlar!..”
(Tevfik Pars / 14 Nisan 1941 / 7 Gün Dergisi / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

 

 

20 yaşında imam oldu

Yılmaz Öztuna’nın Türk Musikisi Ansiklopedik Sözlüğü’nde “Büyük bir sanatkar olmamakla beraber iyi bir bestekardır” değerlendirmesiyle andığı Rakım Elkutlu 1872’de İzmir’de doğdu. Babası Şuayip Efendi, İzmir Hasar Camii’nin imamı, habibi ve aynı zamanda bestekardı. İzmir Lisesi’nden mezun oldu. Amcası Şeyh Neyi Emin Dede’den yedi yaşından itibaren ney üflemeyi öğrendi. Zağralı Müderris İsmail Efendi’den dini dersler aldı. Babasının ölümü üzerine 20 yaşında Hasar Camii’nin imamı oldu. Tanburi Ali Efendi’den 5 yıl, Santo Şikari’den 10 yıl ders aldı. İzmir Türk Musikisi Cemiyeti’nin başkanlığını yaptı. 4 Aralık 1948’de İzmir’de hayata veda etti.

 

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!