Lila Downs / Ey erkekler kendinize gelin, yoksa seks yok, desek hayatta çok şey değişirdi

0

Amerikalı solcu bir sanat tarihi profesörüyle Meksikalı yerli kadının kızı Lila Downs. Amerika’daki opera ve antropoloji eğitiminden sonra statüsünü reddedip Meksika’da “en alttakiler”in arasına karıştı, Meksika-Amerika sınırında kurşuna dizilen göçmenlerle karşılaşınca kendi şarkılarını yazmaya, söylemeye başladı. Frida filmindeki üç şarkısıyla bir anda şöhret olan Downs’ın yolu 2003’te Türkiye’ye düştü. Sanatçıyı konserden önce, Türk perküsyoncu aramak için gittiği New York’ta bulmuş, konuşmuştuk.

Röportajlarda genellikle kabare şarkıcılığı tecrübenizden bahsediyor, Los Angeles Konservatuvarı’nda aldığınız şan eğitimine hiç değinmiyorsunuz. Neden?
– Profesyonel şarkıcıyım. Herhalde konuştuğum gazeteciler geçmişimde böylesine köklü bir eğitim olabileceğini düşünemiyor. Bu nedenle konuyu gündeme getirmiyor. Söz geldiğinde, hatırladığımda (gülüyor) bundan bahsediyorum.
Yoksa operanın yarattığı seçkinlik çağrışımından mı rahatsızsınız?
– (Gülüyor) Evet, sanırım bir zamanlar bu rahatsızlığı yaşadım. Fakat şimdi aynı fikirde değilim. Geçmişteki eğitimime çok şey borçluyum. Şarkıcı olarak gelişmemi sağladı.
Peki, kabere şarkıcılığı deneyimi size ne kazandırdı?
– Sesi kullanmak, insana sesini ve bedenini tanıma imkanı veriyor. Ses mekanizmasının sırlarını çözüyorsunuz. Nefes alma, dili kullanma biçimi, diğerlerini duyma…. Sanırım bunlar bir şarkıcı için çok önemli. Tabii bazıları bunları hiç düşünmeden sahneye çıkıp harika şarkı söylüyor. Benim için ses üzerine düşünmek entelektüel bir süreç. Söyleyerek sesimi bir ensrüman gibi kullanmayı, içimdeki duyguları dışarı çıkarmayı öğrendim. Klasik eğitimde bel canto nasıl şarkıcıya sesiyle birlikte kendini tanıma imkanı sağlarsa, sonraki tecrübelerim de bana aynı imkanı verdi.

Şarkılarımda ABD’nin tartışmalı                         politikalarını gündeme getiriyorum

Kendi bestelerinizin yanısıra albümlerinizde Woody Guthrie’nin Amerikan kimliğini sorgulayan, kayıp insani değerlerin önemini vurgulayan şarkılarınızı seslendiriyorsunuz. Başkan Bush’un bombardıman pilotu montuyla Irak hakkında konuştuğu şu günlerde şarkılarınız Amerika’da nasıl karşılanıyor?
– Şarkılarımda, Amerika’daki doğruluğu tartışmalı bakış açılarını gündeme getiriyorum. Gördüğüm kadarıyla dinleyiciler bundan memnun. Kendi sözlerimle Woody Guthrie’nin sözlerini karıştırıp söylemem bazı muhafazarları rahatsız ediyor olabilir, şarkılarımı duymak istemeyebilirler. Bugünlerde televizyon haberlerini izlerken Amerika adına özeleştiri yapanların bu davranışlarının pek hoş karşılanmadığını Amerika karşıtı gibi değerlendirildiğini görüyorum. Bu konu epeyce tartışılıyor. Konsere gelenler sanırım tüm bunların farkında. Bizimle aynı yaklaşımı paylaşıyor.
Şarkılarımla acı çekenlere manevi huzur sunmaya çalışıyorum, diyorsunuz. Dünyanın yeniden kanlı savaşlara yöneldiği bir dönemde birden bu kadar şöhret olmanız rastlantı mı, ne dersiniz?
– Ben de bunu çok merak ediyorum… Gerçekten… İnsanların ruhundaki yarayı iyileştirebiliyorsa ne mutlu. Bazen şarkılarımın irkiltecek kadar açık olduğunu düşünüyorum. Bu yönleri nedeniyle hiçbir zaman çok büyük kitlelerin hep birlikte söylediği şarkı olmayacaklar. Bugünlerin atmosferine pek uygun değillermiş gibi görünüyor, hiç değilse Amerika’daki havaya uygun düşmüyorlar sanki. Avrupa’daki durumu merak ediyorum. Çünkü dünyaya eleştirel bakmayı becerebilen insanlar. Umarım insanların öfkesini, hüzünlerini, acılarını yansıtabiliyorum. Bunun için buradayım, şarkılar bunun için var… Daha geniş kitlelere ulaşabilirse sesim mutlu olurum.

Meksika-ABD sınırındaki kaçak göçmen                ölümlerini gördüğümde şok yaşadım

Geçen yıl yayımlanan bir röportajda 16 yaşında babanızı kaybettikten sonra sokaklara düştüğünüzü, uyuşturucuya başladığınızı, Grateful Dead topluluğunun peşinden hayran gurubuna katıldığınızı anlatıyorsunuz. “Sebze”ye dönmüştüm, diyorsunuz. Hangi olay ya da dibe vurma noktası sizi sarsıp yeniden hayata döndürdü ve Minnesotta Üniversitesi’nde antropoloji eğitimine başladınız?
– Annemden gelen güç, irade etkili oldu her halde. Kişiliğini koruyan, seçimini kendi yapan, mücadeleci, bağımsız kadınlar annemin ailesindekiler. Çok düşkünleştiğim anda annem kendimi toplamama yardım etti. Bu tecrübeyi yaşamak önemliydi benim için. Oysa Amerika’da şan eğitimi almıştım, operalar için hazırlamıştım kendimi, hayatımda sadece bunlar vardı. Herhalde tüm bunları, edindiğim kültürü, benimsemem istenen sistemi reddetmenin ifadesiydi kendimi sokaklara vurmak. Kendimle yüzleştim böylece. Saçlarımın rengine baktım, nereden geldiğimi, köklerimi ve kim olduğumu gördüm. Zor bir süreçti. Bir gecede gerçekleşmedi bu…
Meksika’da resmi çevirmenlik yaptığınız günlerde, Amerika sınırını geçerken öldürülenlerin ailelerine ölüm tutanaklarını tercüme etmek zorunda kalmanız şarkı yazmaya başlamanızı sağlamış. Bu olaydan önce hiç şarkı yazmamış mıydınız?
– Çok sıradışı bir olaydı. Bu bölge hakkında kitaplar okumuştum daha önce. Kaçak göçmen işçi sorununu biliyordum. Kaliforniya’daki göçmen örgütlerini tanıyordum. Yine de Meksika’ya gittiğimde Amerika’dan uzaklaştığımı sanıyordum. Bir anda böylesine çarpıcı şekilde gerçeklik karşıma çıkınca şok yaşadım. Amerikalılara çok uzak gelen bu dağ başında yaşananları, olayların gerçek yüzünü insanların bilmek isteyeceğini düşündüm…
Ölümler hayatınızda iki köklü dönüşüme sebep olmuş. Bana Suzan Vega’nın peşindeki ölüm için yazdığı “Tin Man” şarkısını anımsattı bu. Johny Mitchell, Suzan Vega, Mercedes Sosa, Misia gibi şarkıcılardan etkilendiniz mi?
– Tabii ki. Bugünlerde yeni bir şarkı kaydediyoruz. Mercedes Sosa’yla ilgili. Şarkı onun ruhunu, çarpıcı üslubunu yansıtıyor. Biz insanlar birbirimizden çok farklı görünümlerde olabiliriz ama hepimizin kanı aynı renk, diyor. Johny Mitchell’a ithaf edilen bir program hazırlamıştım. Oscar töreninde söylemem istenmişti, fakat sonra proje değiştirildi. İçeriği olan şarkılar yazan sanatçılar önemlidir. Genç kuşaklar bu müzikçilerle tanışmalı. İnsanoğlunun tarihini görüyorsunuz bu şarkılarda. Bu şarkıları yazanların tümü bana esin kaynağı oldu.
Fadocular gibi sizin için de şarkı söylemek ruhu sağaltıcı bir süreç mi?
– Sahneye çıktığım her akşam, her provada şarkıların bu sağaltıcı gücünü hissediyorum. Şarkıcı olmak büyük şans. Bu gücü kavramak çok zamanımı aldı. Şarkılarım bu açıdan fadolara benziyor. Amelia Rodrigez, şarkılarındaki melankoli beni büyüler. Ben de melankolik bir insanım. Bu yönümle insanlara seslenmeyi seviyorum.

Köylü Türk kadınlardan ders almalıyız

Meksika’ya gittiğinizde Amerika’dakinden daha fazla ırk ayrımcılığına hedef olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu tecrübe hayata bakışınızı nasıl etkiledi?
– Meksika’da çok karmaşık bir sorun bu. Ayrımcılık çok farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Bu gerçekliği kabul etmek ve savunma sistemimizin bir parçası haline getirmek zorundayız. Bir açıdan çok milliyetçiyiz, Meksikalı olmaktan gurur duyuyoruz. Fakat diğer yandan Avrupalılar gelmeden önce bu topraklarda yerliler yaşarmış, uzun zaman bu gerçekliği inkar ettik, şimdi yüzleşmek zor geliyor. Kolay değil… Bununla birlikte etnik grupların günlük yaşamda önemli bir yeri var. Tam 64 farklı dil konuşuluyor ülkede. Bu gerçeklikle yüzyüze gelmemiz gerekiyor. Meksika’daki silahlı direniş sanırım insanların bu ülkede karşı karşıya kaldıkları aşağılamayla ilgili bir uyarı çağrısı. Acılı bir süreçten geçiyoruz, birbirimizle karşı karşıya geliyoruz. Ve geçmişimizle ilgili bazı gerçeklikleri hâlâ birbirimizden saklıyoruz.
Size bir peri masalı sorusu: Elinizde sadece üç kez kullanabileceğiniz sihirli değnek olsaydı neleri değiştirirdiniz?
– Tüm dünya halklarını dev bir masanın başında toplayıp, sohbet ederek, şarkılar söyleyerek öğle yemeği yemelerini sağlardım. Birbirlerini bu kadar yakından görünce önyargıları değişirdi. Başka ülkeler, insanlar üzerinde tahakküm kurma arzusunu ortadan kaldırdım. Bu sayede birbirimizin yüreğine bakıp birbirimizi anlayabiliriz. Ben kadınların büyük güç sahibi olduğuna, dünyayı değiştirebileceklerine inanıyorum. Erkeklere “kendinize gelen yoksa seks yok” deseler bile çok şey değişirdi. (Gülüyor)
Bu formülün işe yaradığı geçen yıl Türkiye’de kanıtlandı. Susuz bir dağ köyünde kadınlar seks ambargosu koyarak tembel kocalarını harekete geçirdi, su yolları kazıldı ve köye su geldi… Yani rahatlıkla dinleyicilerinize tavsiye edebilirsiniz…
– (Kahkahalar) Güzel, bunu unutmayacağım.
Tüm şarkılarınız acı dolu değil herhalde. Eşiniz Bay Cohen’e aşkınızın dışında size neşeli şarkılar yazma esini veren neler var hayatta?
– Yaşama sevinci, sevginin gücü… Paul bir zamanlar sirklerde palyacoluk yapmış. Bu nedenle biz insanları mutlu etmeyi, eğlendirmeyi seviyoruz. Sanatçı olarak bu bizim görevimiz. Tarihsel görev bir anlamda. Bazen insanları mutlu etmek için çok sevmediğin şarkıları bile söylüyorsun.

Şarkımın Chipas’ta dinlenmesi gurur verici

“Smoke” adlı şarkınızda Chipa halkını, yaşadıkları soykırımı anlatıyorsunuz. Subcomandante Marcos’tan tebrik aldınız mı?
– Hayır, fakat Chipas’ta bu şarkıyı çaldıklarını, insanların severek dinlediklerini duydum. Çok mutlu oldum, bana gurur verdi.
Paul Cohen gibi nefesli çalgılarda usta olan bir müzikçiyle beraberliğiniz müziğinizi nasıl etkiledi?
– Paul caz kökenli bir müzikçi. Bu birikimi, armonik zenginliği taşıdı şarkılara. Daha önce beş ya da altı akorla şarkı yazardım. Çok bilgili, armoni çalışıyoruz. Son dönemde klasik müzikten çok etkilendiğini söyleyebilirim. Tüm bunlar şarkılarıma yansıyor.
Şarkı sözlerinin dışında edebiyatla ilginiz var mı, deneme, öykü yazıyor musunuz?
– Evet, bir süredir yazdıklarımı toparlamaya çalışıyorum. Hepsini biryerlerde bırakmışım. Topladıktan sonra bakacağım.
Frida filmi sizin için sadece bir profesyonel çalışma mıydı, kişiliğinden etkilendiniz mi?
– Filmden çok önce keşfetmiştim. Bir süre kilim örgüsü öğrenmeye çalıştım. Arkadaşlarımla Frida’yı o zaman keşfetmiştik. Sonra unuttum. Film gündeme gelince özgeçmişimizdeki benzerliği keşfettim. Onun da annesi yerli, babası yabancıydı. Cinselliğe yaklaşımı farklıydı. Cinselliği erkekler kadar kadınlara yönelikti. Bu yönüyle çok güçlü etki yaptı üstümde.
Sizce en büyük kazanımı neydi Frida’nın?
– Fiziksel varlığıyla ilgili yaşadığı trajedi, bunun üstesinden gelmesi biz insanların aslında çok güçlü hayvanlar olduğumuzu gösteriyor. Kendimizi ifade etmek zorundayız, belki bu yolla hayattaki engelleri aşabiliriz. Sanırım bu en önemli başarısıydı.
Topluluğunuzun enstrüman seçimi ilginç. İlk albümlerde arp kullanmışsınız, fakat gitar yok. Topluluk nasıl oluştu, gezgin müzikçi ruhu size yakın mı?
– Grubun yapısı kimle çalıştığımıza, dostluklarımıza, müzikal iletişimimize bağlı. Örneğin arpçımız hamileydi, bir yıl ayrıldı, sonra geri geldi. Hepsi profesyonel müzikçiler. Uzun yıllardır kulüplerde çalıyorlar. Arpçımız folklorik geçmişten geliyor mesela. Gezgin ruhlu müzikçiler hepsi. Turneye çıkmaktan, gezerek konser vermekten çok hoşlanıyorlar.
Türk müzikçilerle yolunuz kesişti mi hiç?
– Çok ilginçtir, New York’a yerleşmemize neden bir Türk perküsyoncuyla çalışma fikriydi. Ortadoğu kültürünü müziğimize taşıyacak bir sanatçı arıyorduk. Minnesota’da doğan, babası Türk, annesi Amerikalı olan Kumal Hasan’la anlaştık. Fakat başka bir grupla turneye çıkıyormuş. Onun yerine Ortadoğu müziği uzmanı, Türk ritmlerini de bilen bir perküsyoncuyla çalışmaya başladık. İstanbul’a da birlikte geleceğiz.
Grubunuz sadece Meksikalı müzikçilerden mi oluşuyor?
– Hayır. Perküsyoncumuz Şili’den, kontrbasçımız Kübalı, arp ve keman çalan arkadaşımız Paraguay kökenli Meksikalı, saksofon, klarnet, piyano çalan Paul ise New Jersey’den…
(Serhan Yedig / Nisan 2003 / İş Müzik)

Linkler

Biyografisi

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!