Misia / Aşk biter fado başlar

0

“Şarkılarım bireyin varoluş trajedisini anlatır” diyor Misia. Geleneksel Portekiz fadolarını çağdaş edebiyatçıların dizeleri ve yeni düzenlemelerle söylüyor. Japonya, Lübnan, hatta Almanya’daki konserlerinde erkekler hep aynı tepkiyi gösteriyor: Ağlıyorlar. 1998’de Garras Dos Sentidos (Duyguların Pençesinde) albümünü dinledikten sonra bu hüzünlü sesin sahibini merak edip Misia’yı Lizbon’dan aramıştık. Hayal kırıklıkları, aşk ve fadonun ruhu arındırıcı özellikleri üzerine konuşmuştuk.

Portekizce söylediğiniz halde, fadolardaki duygu yoğunluğu ve hüzün sözlerini hiç anlamayanları bile derinden sarsacak kadar güçlü. Die Zeit’ın yazdığına bakılırsa Alman erkeklerini de ağlatmayı başarmışsınız. Konser çıkışında ilk köprüden atlayan dinleyiciniz oldu mu hiç?
– (Gülüyor) Konser için İtalya’ya gitmiştik. O günlerde zor bir aşkın son perdesini yaşıyordum. Sahneden indikten sonra gitaristim geldi. “Misia” dedi. “Bir daha lütfen böyle şarkı söyleme, yoksa sahnede düşüp öleceğim. Kaldıramayacağım kadar ağır geliyor. Evinde söyle, ama n’olur sahnede bu kadar içten söyleme.” Konserlerde genellikle şarkılar arasında konuşur, küçük espriler yaparım. Şarkı sözlerinin sadece metafor olduğunu söylerim. Çünkü bazen gerçekten insanlara ağır geliyor. Anlamasalar bile Japonya, Türkiye, Lübnan’daki dinleyicilerin şarkıların aynı bölümünde ağladığını farkettim. Bunda trajik bir şey yok. Bazen duyguları ortaya çıkarmak da güzeldir. Fadolar bireyin varoluş trajedisini anlatır. Vücut, acılarını şarkıyla dışarı atar; rahatlar.
Oysa sizi dinlerken böyle yakıcı şarkıların, söyleyenin bile ruhunu bulandırabileceğini düşünmüştüm…
– Tam tersine fado hayatımı kurtardı. Altı yıl önce çok zor günler yaşadım. Hayatın kıyısına kadar geldim. O zor günleri fado söyleyerek aştım. Yoksa psikiyatra gitmem gerekecekti.
Anlaşılan siz rahatlıyorsunuz, dinleyicileriniz perişan oluyor…
– Fado ruhu iyileştiren, tedavi eden bir atmosfer oluşturur. Dinleyenleri konserden duygu yoğunluğuyla, arınma duygusuyla ayrıldığını sanıyorum.
Konserden sonra yoğun duygunun etkisinden nasıl kurtuluyorsunuz?
– Sahnede ruhum çırılçıplak kalıyor. Acılar ortaya çıkıyor. Katarsis yaşıyorum sanki. Sahneden arınmış, iyileşmiş iniyorum. Konser sonrası insanlarla konuşurum, şakalaşırım ama ilk on beş dakikada olanları sonra hatırlayamam.
Acılar sesinizi parlatıyor sanki…
– Hayata mizah duygusuyla yaklaşıyorum. İyimserim. Karamsarın iyimserliği bu. Bazen bir soytarı, bazen ermiş gibi hissediyorum kendimi. Gerçek kimliğim sahnede ortaya çıkıyor. Yoğun, nostaljik, meydan okuyan, aşık, yenik, kırgın… Bu duygular, dil farkına rağmen diğer kültürlerde de karşılığını buluyor…

Yalnızlık duygusu çocukluktan

Ve ölümle iç içesiniz aynı zamanda…
– Zor olan ölmek değil, yaşamak…. 16 yaşında Camus’yü okuduktan sonra hayata yaklaşımım değişti. Sarsıldım. Şimdi daha iyiyim. Trajik yanları da olsa her şeye karşın yaşamın şarkılarını söylüyorum.
Yalnızlık duygusu peki?
– Çocukluğumdan kalma. Yatılı okulda evi iki sokak ötede olan tek çocuk bendim. Dört yaşında annemle babam ayrıldı. Annem balerindi, kariyerini düşünmek zorundaydı. Beni büyükannem büyüttü. Arkadaşım kitaplardı. 19 yaşına kadar Portekiz’de yaşadım. Babaannem Barcelona’ya yerleşince iki ülke arasında mekik dokudum. Zaten fadolara bağlanmama Portekiz özlemi neden oldu. 10 yıl önce fado söylemeye karar verdim ve Lizbon’a yerleştim. Bugün yalnızlığı konser turnelerinde yaşıyorum. Lizbon’da hayatım evde geçer. Günlerce sokağa çıkmadığım olur. Biz, bu çağın insanları, yalnızlığı hep içimizde taşıyoruz.
Mutlu aşklar, çocuksu sevinçlerle aranız iyi değil galiba…
– İlk CD neşeli şarkılardan oluşuyordu. Sonuncunun içeriği nedeniyle neşeli olması imkansızdı. Aşka gelince, “merhaba” sözcüğü aynı zamanda “elveda”yı barındırır içinde. Ayrılık aşkın parçasıdır. Her şey yolunda gitse bile ölüm ayırır. O yüzden aşka hiç bitmeyecekmiş gibi yaklaşmamak gerekir. Hem biraz önce söyledim ya, iyi fado için yüreğinizde hep biraz acı barınmalıdır…
Fado sesi yıpratan bir tür. Kimi zaman sesinizi tehlikeye atacak kadar zorluyorsunuz sanki…
– Yaşamak da tehlikeli… Bence ses dünyayı yorumlamanın bir aracı, enstrümanı. Kusursuzluğu sesimde değil, ifade gücümde yakalamak isterim. Fado söylemek acıları kusmak gibidir. Ruhun derinliklerinden gelir, vücudu örseleyerek çıkar. Evet, ses çabuk yıpranır. Kulüplerde fadocu iki, üç şarkı söyler, sahneden iner. Ben bir buçuk saatlik konserler veriyorum. Her şarkıda aynı güçlü, içten ifadeyi yakalamaya çalışıyorum. Yarın sesim ne olacak diye düşünemem ki; her seferinde, son günümmüş gibi söylüyorum. Büyükannem hayatını sahnede geçirmişti. “Şarkıcılar yaşamaz, hayatını sanatına adar çünkü” demişti. Madem yaşamayacağım, sesim için neden korkayım?

Japonlar keşfetti, Portekiz sonra farketti

“Garras Dos Sentidos” gibi birbirinden yürek yakıcı şarkılardan oluşan bir albümü yayımlaması için plak firmasını nasıl ikna ettiniz; şimdilerde herkes eğlence peşinde.
– On yılımı aldı. 1980’lerde fado söylemek hiç akılcı değildi. Kültürel, ticari açıdan tehlikeli işti. Plak firmasına gittiğimde “Kurt Weil, blues veya chanson söyle; ne zorun var fadocu olacaksın” dediler. İlk albümüm “Misia”yı onların istediği gibi yaptım. Eski fadoları, geleneksel üslûpta söyledim. Yeni bir imajım vardı. Çok hoşlarına gitti. İkinci albümde edebiyatçılarla çalışmak istedim. Müzik zenginleştirilmeli, sözlerde konformizmden uzaklaşıp hayatın gerçekleri anlatılmalı. Fikrim beğenilmedi. Prodüksiyonu kendim yaptım. Konser için gittğimde projeyi Japonya’daki BMG’ye önerdim. Albüm yayımlandı. Uzakdoğu’da birden çok popüler oldu. Portekiz’dekilerin fikri bu sayede değişti. Üçüncü albüm de önce Japonya’da yayınlandı.
Öyleyse “Garras Dos Sentidos” zafer albümünüz olmalı, tüm dünyada aynı zamanda yayımlandı.
– CD, zorlu bir mücadelenin ürünü. Albümü hazırlarken “Kimse bunu almaz; çok ciddi, açılardan bahsediyor, hiç ticari değil” diye düşündüm. İçimdeki sesi dinleyip CD’yi hazırladım. Şu anda Avrupa’da çok iyi satıyor. 1970’lerde gözden düşen fado yine moda oldu. Portekizliler ‘ihraç’ ürünü buldukları için çok sevinçliler. Monreaux Caz Festivali’ne, Paris’te Olympia’ya davet edildim. Bir söz vardır. “Bir yere varmak için yaşadığın serüven, hedefe varmaktan daha eğlencelidir” diye. İşte şimdi bu serüvenin tadını çıkarıyorum.
Fadolarınızı tamımlamak çok zor. “Geleneksel Lizbon Fadosu kadar melankolik, Üniversite Fadosu kadar entelektüel” diyor işin uzmanları.
– Üniversite kenti Coimpra’dan adını alan türde solist erkektir, öğrenciler ve akademisyenler söyler. Trubador’lardan (Ortaçağ gezgin ozanları) kaynaklandığı sanılıyor. Lizbon Fadosu ise liman meyhanelerinde, genelevlerde doğmuş. İsimleri Latince “fatum”dan (kader) kaynaklansa da kökenleri, üslupları farklı. Lizbon Fadosu naiftir. Bazen ahlaki değerlere meydan okur.
Madem ayrıntıya girdik, fadonun tartışmalı kökeni hakkında ne düşünüyorsunuz? Grove Sözlüğü’ne bakarsanız Afrika’dan dans formunda Brezilya’ya taşınmış. Orada “edepsiz” şarkılara dönüşüp tekrar Portekiz’e gelmiş.
– Evet, ‘lundum’ dansından kaynaklandığını, Brezilya’ya giden Portekiz Kralı ve müzikçileri aracılığıyla Avrupa’ya taşındığı söyleniyor. Gelişmesinde Lizbon’daki zencilerin önemli etkisi olmuş. Çok fazla teori var kökenler konusunda. Gerçek şu: Fado çok yönlü etkileşimin ürünü.
Diktatör Salazar’ın memleketi huzur içinde yönetme formülündeki üç F’den biri fadoydu. Nisan Devrimi’nden sonra bu yüzden gözden düştü. Fado’yu yeniden ele alırken kötü şöhretinden çekinmediniz mi?
– Devrimden sonra fado dendiğinde, sadece diktatör Salazar’ın şarkıları hatırlanırdı. Yüzyılın başında anarşistlerin söylediği fadoları unuttu herkes. Buna çok kızdığım için bir dönem anarşist fadoları da repertuarıma almıştım. Fado tarihsel süreçte toplumsal yapıyı yansıtıyor. Evet, Salazar döneminde zorla “Küçük ve yoksul bir ülkeyiz, ama çok mutluyuz” şarkıları yazdırılmış, söylenmiş. Ama ben farklı perspektiften bakıyorum hayata. Eski şarkılarda erkekler için “Çok çapkındır, beni döver, ama yine de sonsuz aşkla bağlıyım ona” denirmiş. Ben meydan okuyorum. “Günün birinde benim olacaksın” diyorum.
Eski ezgiyi yeni sözlerle yorumlamanızı Portekizliler nasıl karşılıyor?
– Son CD’yi dikkatle dinlediğinizde farkedeceksiniz, ilk şarkının sözleri rahatlıkla ikinci şarkının melodisiyle söylenebilir. Fadoların sözleri istendiği zaman değiştirilebilir.
Bir saatlik fado albümleri bazen insanın kulağına tek şarkıymış gibi geliyor. Demek ki bu özellik yüzündenmiş. Tekdüzeliği nasıl aşıyorsunuz?
– 200 kadar geleneksel fado var. Melodik açıdan zengin oldukları söylenemez. Fadoda marifet solisttedir; sesiyle şarkılara ruh katar. Amalia Rodriquez gitar eşliğinde okurdu. Geçen yüzyılda keman, akordeon da kullanılırmış. Ben bas ve piyano ekleyip altılı oluşturdum. Müzik zenginleşti. Sözlere özel önem verdim. Sevdiğim edebiyatçılara dörtlükler ısmarladım. Örneğin “Fado Do Retornoi”nin sözlerini önemli romancılarımızdan Maria Joao Seixas yazdı. Tutkular ve yaşatılamayan aşk üzerine bir romanını okumuştum; aynı tema üzerine şarkı sözü yazmasını rica ettim. İlk şiirini benim için yazdı. Jose Saramago ve Ontonio Lobo Antunes gibi sevdiğim edebiyatçıların metinlerinden dizeler seçtim. Sonra bunları sevdiğim geleneksel ezgilerle eşleştirdim, sade bir üslupla seslendirdim.

Fadocular yolunu birbiriyle bulur

Düzenlemeler piyanistiniz Alberto Diaz’ın imzasını taşıyor. Şarkıların altyapısında katkınız var mı?
– Özgünlük, müzikal saflığın korunması benim için çok önemli. Şarkılarımda en küçük new age, caz ya da Brezilya stili Latin müziği kırıntısı olmasını istemiyorum. Alberto uzun zaman otantik müzik yapmış. Ekibiyle çalıyor. Ben ezgileri, sözleri seçiyorum. Şarkıların enstrüman yapısını konuşuyoruz. “Aman mutlaka akordeon olsun” diyorum mesela. Gerisini onun yaratıcılığına bırakıyorum. Yabancı ögelerin müziğimize girme riski olmadığı için Alberto’nun her türlü kışkırtıcı önerisine açıyorum kapılarımı. İkili çalışmamız iyi gidiyor.
Geleneksel fadocularla çalıştınız mı?
– Fadocular yolunu birbiriyle bulur. Hala fado kulüplerine gidip dinlerim, onlardan öğrenirim. Belki sözlerini beğenmem, ama ritüelleri beni büyüler. Önceleri çekinirdim, epeydir dostuz.
1996’da, CRR’de konser vermiştiniz. Fadolarınızı İstanbul’un kaosundan sağ kurtarabildiniz mi?
– Konsere kimse gelmeyecek diye çok korkmuştum. Salon doldu, izleyiciler çok mutluydu. Kentte bir hafta kaldım. Pierre Loti’ye, Pera Palas’a gittim. Sokaklarda dolaştım. Doğu’yla Batı’nın buluşması bana çok hoş geldi. Bir yanda dekadans, diğer yanda esin kaynağı olabilecek çok canlı bir yaşam gördüm.
Ya müzik?
– Konserden bir gün sonra sokaklarda popüler şarkılar kulağıma çalındı. Solistin sesindeki vibrato tıpkı fadocuların kullandığı tekniğe benziyordu. Mutlaka aynı kaynaktan etkilendi ikisi de. Otelin arkasında bir plakçı keşfettim. (Nişantaşı Akusta) Portekiz’de bulamadığım CD’lerle birlikte geleneksel Türk Müziği örneklerini aldım. Sufi müziği CD’leri beni etkiledi.
Keşke tekrar yolunuz düşse buralara.
– İstanbul Caz Festivali’nden davet aldım. Programım doluydu. Yine İstanbul’a geleceğim günü dört gözle bekliyorum. (2002 Mayısı’nda ikinci kez İstanbul’a geldi, İş Sanat’ta bir konser verdi.)

TAKMA İSMİ KİTAPLARDAN: Misia’nın gerçek adı Suzanna Maria Alphonso Agiar. Yaşı ve özel yaşamı hakkında ayrıntılara girmekten pek hoşlanmıyor. Sahne ismi 16 yaşında okuduğu bir biyografiden hatıra: “Kitap, Mallarme, Verlaine, Picasso, Toulouse Lautrec ve Renoir’e esin veren bir kadınla ilgiliydi. Misia ismi beni çok etkiledi. Yıllar sonra şarkıcılığa karar verdiğimde minimalist, telaffuzu güzel ve etkileyici bulduğum bu ismi sahne adı seçtim.”
(Serhan Yedig / Şubat 1998 / Aktüel Dergisi)

Linkler

Kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!