Selva Erdener / Türkçenin özgün sesi bana yol gösterdi

0

Soprano Selva Erdener, 2001’den bu yana Ankara Devlet Operası’ndaki görevinin yanı sıra Türk bestecilerinin yeni eserlerine, Anadolu’nun özgün sesine odaklanan albümler kaydediyor. Dördüncü albümü “Biliyor musun”da Cem İdiz, Turgay Erdener, Fazıl Say, Babür Tongur, İbrahim Yazıcı ve Melahat İsmail’den ünlü ozanlarımızın dizeleri üzerine yazılmış şarkıları seslendirdi. Orkestra şefi İbrahim Yazıcı’nın müzik yönetmenliğini üstlendiği ve piyano çaldığı albümde Derya Türkan, Çağ Erçağ, Volkan Hürsever, Ahmet Baran, Ediz Hafızoğlu, Mehmet Yasemin, Emre Sınanmış, Gürtuğ Gök gibi virtüözler yer aldı. Popüler müzikte üslup belirlerken zorlanmadığını söyleyen Selva Erdener “Türkçenin özgün sesi bana yol gösterdi” diyor.

Operada başarılı bir soprano neden klasik müziğin dışına çıkmak ister, sizi yönlendiren, riske girmeye zorlayan unsur neydi?

– Çocukluğumdan itibaren şarkı, türkü söylemeyi seviyordum. Konservatuvara girdiğimde şan eğitiminin yanı sıra bu alışkanlığımı sürdürmeye kararlıydım. Öğretmenlerimiz sesimizi klasik repertuvarının dışında kullanmamızı hoş karşılamazdı. “Türkü ya da sanat müziği söylemeyin, kulağınız bozulur” diye gerekçelendiriyorlardı tutumlarını. Buna rağmen vazgeçmedim. Operadaki arkadaşlarım sahne repertuvarıyla yetinse de bana yeterli gelmiyordu. Operadaki 10’uncu yılımın sonunda, Gounod’nun Faust operasında Marguerite’i söylediğim akşam aniden karar verdim. Orkestrayı Fransız şef yönetiyordu, prodüksiyon güzeldi ve çok başarılı olmuştuk. İkinci temsilin sonunda izleyiciler coşkuyla alkışlarken “600 kişilik salona söyledim, icra beğenildi, alkışlandım, fakat geriye hiçbir şey kalmayacak bu geceden. Başka bir şeyler yapmalıyım” diye düşündüm. Konservatuvarın ilk yıllarında beni etkileyen başka bir unsur Müzik Tarihi öğretmenimiz Asım Cem Konuralp’in düşünceleriydi. Bizi evine davet edip plaktan icralar dinletirdi. Bu derslerden birinde Leyla Gencer’i anlatmıştı. İtalya’da seslendirilmeyen eserlerle repertuvar oluşturup kendisine böyle bir kariyer yolu seçtiğini söylemişti. Bunu zihnimin bir kenarına yazmıştım. İki düşünce birleşti ve kayıt yapmaya karar verdim.

Size popüler müzikteki icralarıyla yol gösteren şancı var mıydı, yoksa yolunuzu kendiniz mi çizdiniz?

– Çocukluğumda Hümeyra ve Ajda Pekkan’ı severek dinlerdim. Operacıların da bu tür çalışmalar yapabileceği konusunda bana şevk veren kişi arkadaşım tenor Ömer Yılmaz oldu. Türkü söyleyişini çok seviyordum. Albümü beni etkiledi. Halk müziğine yönelmemi sağlayan bir başka albüm Ahmet Kanneci’nin gitar eserlerinden oluşan “Anatolian Pieces”ıydı.

Peki, Ruhi Su gibi bu alanda öncü sanatçıları dinlemiş miydiniz?

– Ruhi Su annemin yakınıydı. Ondan bahsederdi. Fakat ben albümlerinden haberdar değildim, dinlememiştim.

Evdeki hazineden albüm çıktı

Sanıyorum albüm kaydetmenizi ilk öneren kişi orkestra şefi Rengim Gökmen. Lir Müzik Merkezi’nde eşiniz Turgay Erdener‘in piyanosu eşliğinde verdiğiniz konserlerin çok sevildiğini, bu repertuvarı albüme dönüştürmeyi önerdiğini anlatmıştı. Turgay Erdener olmasa bu alana yönelir miydiniz?

– Turgay’ın piyanodaki tavrı şarkıdaki üslubumu belirlememde önemli etken oldu. Kullandığı armoni çeşitliliği şarkıcının sınırlarını zorlayan, farklı noktalara taşıyan özellik taşıyor. Büyük bir zenginlik katıyor, insan daha çok şarkı söylemek istiyor. Bununla birlikte şarkı söyleme isteğim öyle büyüktü ki hiçbir engel beni durduramazdı.

Turgay Erdener sizinle hazırladığı albümleri değerlendirirken besteciliği açısından bir laboratuvar çalışması olduğunu söylüyor. Bu deneyim size neler kazandırdı, ne gibi yeni ilhamlar verdi?

– İlk üç albümü ikişer günde, “hücum kayıt” diyebileceğimiz koşullarda hazırladık. Neredeyse konser doğallığındaydı. İlk albümüm “Sen, Sen, Sen”de Turgay o kadar güzel beste ve düzenlemeler yapmıştı ki büyük zevkle söyledim. Yarısı halk müziği uyarlamaları, yarısı Turgay’ın besteleriydi. Albüm çok beğenilince bu yolda yürümeye devam etmem gerektiğini düşündüm. Fakat Turgay’ın ve benim programım çok yoğundu. Operada yılda üç-dört eser söylüyordum, üniversitede ders vermeye başlamıştım. Teklif gelmesine karşın 10 yıl albüm hazırlayacak fırsat bulamadım. Bu arada çağdaş bestecilerimizin şarkı repertuvarının ne kadar kısıtlı olduğunu fark ettim. Konservatuvardaki şan sınavlarında Türk eseri söyleme zorunluluğuna karşın öğrenciler eser bulmakta zorlanıyordu. Böyle bir repertuvar kaydetmeye karar verdim. Evdeki hazinemi açıp şarkıları seçtim ve tonmaister Erkin Onay, BİLKENT’in konser salonunda İbrahim Yazıcı’nın piyanosu eşliğinde “Düşlerimin Toprağı”nı kaydetti…

Bahsettiğiniz hazinenin kaynağı neydi?

– İlk albümümü dinleyen Yalçın Tura bana tüm şan, şarkı külliyatını göndermişti. Elimde Turgay Erdener ve Gökhan Somel’in şarkıları vardı. Cem İdiz’in şarkılarını tiyatro festivalinde dinlemiştim, bunları seslendirmeye karar vermiştim. Selman Ada’ya başvurduğumda 6-7 şarkı gönderdi. Babür Tongur notalarını iletmişti. Muammer Sun‘un notalarını hocam Müfide Özgüç’ten aldım. Bunlar gerçek bir hazineydi. Yetinmeyip yeni eser arayışımı sürdürdüm. Hasan Uçarsu dostça yaklaşımı, içtenliğiyle sevdiğim bestecilerdendi. Şarkı rica ettiğimde üç eserini gönderdi. “Yaşamak Ne Güzel Şey”i seçtim. “Ada Sahillerinde Bekliyorum”u söylemeyi çok istiyordum. Düzenlemesini eşimden rica ettim, hatta ısrar ettim, fakat sonuç alamayınca İbrahim Yazıcı’dan rica ettim. O da önce pek sıcak bakmadı. Fakat albümün provaları sırasında karşılıklı konuşarak düzenlemeyi yaptı.

Şarkıda dramatik icra önemli

Bu deneyimden ne gibi sonuçlar çıkardınız?

– Ticari bir albüm değildi. Üstelik “Sen, Sen, Sen”i sevip devamını isteyenlerin beklentilerini karşılamayabilirdi. Fakat sonuç iyi oldu. Şarkılar genç solistlerin repertuvarına girdi. Prodüktörüm Hasan Saltık albümün yüksek tiraj yapmamakla birlikte uzun sürede istikrarlı satış grafiğini yakaladığını belirtip “Bundan sonra ne getirirsen yayımlarım” demişti. Bu albümden kendi adıma çıkardığım sonuç, kalite açısından stüdyo kaydının zorunluluğuydu. Fakat bir sonraki albümü de aynı koşullarda kaydettik… “Nereye Aşkım”daki tüm besteler eşime aitti. Geçmişte tiyatro müziği olarak bestelediği, varlıklarını neredeyse unuttuğu şarkıları çok seviyordum. Tiyatro eserindeki dramatik yapıyı güçlendiren bu şarkılar müzikal açıdan öylesine zengindi ki tekrar ele alınmayı hak ediyordu. Fakat Turgay geriye bakmaktan, yazdığı eski müzikleri ele almaktan hiç hoşlanmaz. Dostumuz Mahir Günşıray’ın da teşvikiyle bunları kaydetmeye karar vermiştim, Turgay şarkıların düzenlemelerini hazırladı, Turkuvaz Beşlisi’yle kaydettik. Ne yazık ki albümün piyasaya çıktığı gün Gezi Parkı protestoları başlamıştı, Türkiye’nin gündemi birden bire değişmişti. Albüm beklediğim kadar dikkat çekmedi. Yine de bu çalışma bizim şarkılarımızı söyleme konusundaki kararlılığımı pekiştirdi. İçime sinmeyen icralardan uzak durmaya karar verdim ve bir kez daha stüdyo çalışmasının zorunluluğunu gördüm. Üç albümün sonunda net olarak anladım ki Türk dinleyicisi özellikle sözlere odaklanıyor, şarkıyı ve şarkıcıyı önemsiyor, bu nedenle sözlerin dramatik açıdan güçlü icra edilmesi eserin benimsenmesini sağlıyor.

İlk üç albümün repertuvarından ne kadarını sahneye taşıyabildiniz?

– Arzu ettiğim sayıda konser gerçekleştiremedik. Özellikle “Düşlerimin Toprağı” bu açıdan şanssızdı. Repertuvarı ne yazık ki iki arada bir derede kaldı… Ne klasik ne de popüler kategorisine sokulabildi. Pera’daki son konserimde Nesrin Kazankaya’nın hazırladığı program şarkıların öykülerine odaklanmıştı ve bu öyküler birbirine bağlanıyordu. Beni en mutlu eden konserdi. Sanıyorum bundan sonra bu yaklaşımla konserleri sürdüreceğim.

İbrahim Yazıcı şan biliyor, sevgiyle eşlik ediyor

Son üç albümünüzde piyanoda bir orkestra şefi oturuyor. Maestronun piyanosu eşliğinde şarkı söylemek sopranoya neler kazandırır, neler kaybettirir?

– Orkestra şefinin şancı üzerinde büyük bir otoritesi vardır. Söylediğine harfiyen uymak gerekir. Oysa, İbrahim Yazıcı konservatuvar yıllarından yakın arkadaşım. 1990’larda Mozart’ın Sihirli Flüt operasında ilk kez şeflik yaptığında ben de Pamina rolünü söylüyordum. Onunla çalışmak bana büyük güven veriyor. Sırtımı güçlü bir kayaya dayamış kadar rahatım. Duygularımız ve müzik algılarımız birbirine çok yakın. Öylesine yakın ki, birlikte bir yarışma izlediğimizde birincilerimiz, ikincilerimiz aynı. Kimi zaman günde birkaç kez telefonlaşıyoruz ve sadece müzik konuşuyoruz. Bu iletişim sahnede de devam ediyor. Yani maestronun otoritesi karşısında ezilmek yerine desteğiyle şarkı söylüyorum. Zaten maestronun iyisi şancıyı dinlemesini bilendir. Orkestrayı şancıya göre yönlendirir. İbrahim Yazıcı, şan biliyor, şarkıcıları tanıyor, şarkıcıları seviyor ve bu sevgiyle eşlik ediyor. “Biliyor musun”a kadar hep kendi hislerim, kişisel doğrularım doğrultusunda hareket etmiştim. Bunca yıllık çalışmadan sonra, son albümde İbrahim’in neredeyse tüm önerilerini yerine getirdim.

Turgay Erdener’le çalışmanın zorlukları ve avantajları neler?

– Alanında otorite kabul edilen yetkin bir müzikçiyle çalışmak büyük avantaj. Tanıştığımızda konservatuvarda öğrenciydim, o ise benim öğretmenim olmamakla birlikte ADK’da ders veriyordu. İlk yıllarım müzikal açıdan kendimi ona beğendirmek çabasıyla geçti. Sonrasında müzik yaklaşımından, beğenilerinden etkilendim. Buna rağmen, eleştirilmeyi göze alarak, arzu ettiklerimi gerçekleştirmekten geri kalmadım. Besteci ve yaşam arkadaşım olarak hep yanımdaydı. Örneğin endişelerimden arınmam konusunda yardımı önemlidir. Huzurlu kişiliği bana güven verir. Tek sorun birlikte çalışırken kendi zamanlamasıyla hareket etmesi, son dakikaya kadar beklemesi. Eser zihninde netleştikten sonra silgi kullanmadan senfoni yazar. Fakat o noktaya kadar sabırla beklemek gerekir. Turgay çok zor beğenir. Herkes bilir ki düşüncesini gerekçeleriyle birlikte net olarak söyler. Direkt eleştirisi karşısındakini sarsmakla birlikte, öyle kibarca ifade eder ki kimse ona kırılmaz. İbrahim Yazıcı’yla verdiğimiz konserlerin en acımasız eleştirmeni odur. Kendimizi bir türlü beğendiremeyiz.

İşin sırrı Türkçe

Fotoğraf: Arda Aktar

İki yıl önce, “Biliyor musun”un provaları sırasındaki bir sohbetimizde “sopranonun popüler müziği nasıl söylemesi gerektiği konusunda uzun uzun düşündüm” demiştiniz. Ne sonuca vardınız?

– Her parçanın kendi özgün yapısına göre ele alınması ve icra edilmesi gerekiyor.

Şan tekniği şarkıyı sıradanlıktan kurtarıp üstün sanat kategorisine taşıyor, bununla birlikte günlük hayatın içtenliğinden uzaklaşma riskini gündeme getiriyor. Öte yandan operadan çıkıp şarkıların, türkülerin dünyasında çok gezinmek de soprano açısından tehlikeli olmalı. Siz çözümü nasıl buldunuz?

– Çözüm Türkçeye odaklanmakta… Operacılar Almanca, İtalyanca söylermiş gibi Türkçeyi ele aldığında şarkı samimiyetten uzaklaşıyor, dinlenilmez hale geliyor. Türkçenin kendi sesi bana bu konuda doğru yolu gösterdi.

Yeni eserler yazılması, bunlardan repertuvar oluşturma konusundaki öncelikleriniz neler?

– Türkçeyi iyi kullanan, yüreğinin sesiyle yazan, içten müzik üreten bestecilere öncelik veriyorum. Çağdaş müzik özel ilgi alanım. Seslendirilmemiş, söylenmemiş yeni eserleri bulup çıkarmayı seviyorum.

İlk seslendirmesini ya da kaydını yaptığınız şarkıların sayısını biliyor musunuz?

– Toplam sayı üzerine hiç düşünmemiştim. Geçenlerde Fazıl Say’la sohbet ederken aynı soruyu yöneltti. Dört albümde en az 50 şarkı söylediğimi varsayıp “Yepyeni bir repertuvar, bu çok önemli” dedi…

Yalçın Tura’nın “Ümitsiz”i gibi eserler herhalde daha önce seslendirilmiştir.

– Bu şarkı sinema için yazılmış fakat filmde sadece müziği kullanılmış. Müziğini daha sonra Cihat Aşkın da yorumladı. Fakat şarkı formatında seslendirilmemişti.

Seslendirdiğiniz şarkılarda çağdaş şairlerin şiirleri öne çıkıyor. Bu tercih size mi ait, şiir odaklı şarkı söylemenin getirdiği sorunları nasıl aşıyorsunuz?

– Birkaç yıl önce Behçet Aysan Şiir Ödülleri törenine katılmıştım. Tanıştığım kimi şairler eserlerinin bestelenmesini pek tercih etmediğini, eserin iç sesinin yeterli olduğunu söyledi. Kimileri ise bundan mutlu olduğunu ifade etti. Eserlerini seslendirdiğim şairlerin çok heyecanlandığını, mutlu olduğunu görüyorum. Örneğin Ataol Behramoğlu şiirlerinden şarkıları dinlemekten çok hoşlandığını söylemişti. Sanatlar birbirine değdiğinde çığ etkisi yaratıyor bence. Şiir şarkıyı çoğunlukla güçlendiriyor. Çalıştığım bestecilerin tamamı klasik müzikçi. Klasik müzikte şarkı formu dünya edebiyatının önde gelen şairlerinin dizeleriyle birlikte düşünülür. Çalıştığım bestecilerin tümü şiirlerini kendi seçiyor. Sadece Yalçın Tura sözlerini de yazıyor. Şiir bende bambaşka duygular yaratır, metnin iç sesi ilham verir, dolayısıyla icrada üslup belirlememi kolaylaştırır.

Muammer Sun’dan Yalçın Tura’ya, Kamran İnce’den Fazıl Say’a pek çok çağdaş bestecinin eserini seslendirdiniz. Sizi en çok zorlayan kimdi? En rahat kiminle çalıştınız?

– Hepsi bana güvendi ve icrada özgür bıraktı. Üslubum konusunda ikna etmem gerekmedi. Sonucu görüp eleştiren de olmadı. Örneğin Cem İdiz’e eserini geleneksel Türk müziği üslubuyla seslendirmek istediğimi söylediğimde “nasıl istersen” demişti. Kaydı dinlediğinde şaşırmış ve çok memnun olmuştu. Kamran İnce, Sıdıka Özdil’le çalışmalarımız beni çok mutlu etmişti. Selman Ada’yla çalışmak hiç kolay değildir, buna karşın sorun yaşamadık. Özet olarak bestecilerle aram iyi. Yaklaşımımı yaratıcı buluyorlar.

Kanada’dan Karacaoğlan

Son iki albümün arası beş yıl. Neden bu kadar beklediniz?

– Sağlık problemi atlattım. Bu vesileyle kendimi dinleyip hayatımı gözden geçirdim. Acele edip, hiçbir şeyi yarına bırakmama duygusunu yaşadım. Bu arada çağdaş Türk bestecilerinin eserlerine odaklanan bir albüm hazırlamak amacıyla notaların arasında boğuştum. 2017 sonunda stüdyoya girip çok hızlı kaydettik.

Repertuvar nasıl oluştu?

Turgay Erdener‘in “Göle Yas”ı ve yeni bestesi “Yerçekimli Karanfil” vardı elimde. Cem İdiz’in tüm şarkılarını alıp inceledim. Operada birlikte çalıştığımız Melahat İsmail ile ameliyatımdan bir gün önce korrepeditasyon yaptık. O gün “sana bir beste yapacağım” dedi. Ertesi gün “Hasret”le geldi. Prodüktörüm Bülent Forta’nın yönlendirmesiyle bir türkü yorumu ekledim: “Dut Ağacı.” Babür Tongur’dan Karacaoğlan teması üzerine düşünmesini rica etmiştim. Yaşadığı Kanada’dan “Gurbet Ele Düşen Aşık”ı gönderdi. Repertuvar şekillendikten sonra hareketli bir parça gerekince yine Melahat İsmail’i aradım. Yine çok hızlı çalışıp, ertesi gün “Onar Mısra”yı iletti. Provalara başladığımız gün İbrahim Yazıcı’nın evinde Fazıl Say‘la karşılaştım. Bana yeni şarkılarını çaldı. “Güz”ü seçtik.

“Biliyor musun”da klasik kemençe, balaban, kanunla geleneksel, kontrbas, davul, saksofonla caz, piyano, keman, çelloyla klasik üçlü eşliğinde söylüyorsunuz. Üç farklı müzik iklimi pek çok şarkıda kesişiyor. Bu durum sesinizi nasıl etkiledi?

– Hayal ettiğim çeşitlilik bu… Kimi dinleyicide çorba izlenimi yaratabilir. Beni çok iyi etkiledi, tam istediğim gibi oldu.

Bu albüm konsere taşınacak mı?

– Grubun tamamını toplamak zor olmakla birlikte, bunu başaracağım ve konserlerimize muhtemelen bahar aylarında İstanbul’dan başlayacağız.

Geçen yıl “Can Kırık-ları” adlı oyunda kendi yaşamınızdan bir kesiti canlandırmıştınız. Tiyatro deneyimi size neler kazandırdı?

– Kendi gerçeklerimle izleyici önünde yüzleşmek, defalarca tekrarlamak zordu. Bununla birlikte sahne hakimiyetimi önemli ölçüde artırdı. Oyunculuk hoşuma gitti. Kapasitemin üstüne çıkabileceğimi gördüm.

Geçen yıl Ankara Dans Filmleri Festivali’nde çektiğiniz Yorgancı adlı kısa filmle ödül aldınız. Nerden aklınıza geldi film çekmek?

– İki yıl önce dans filmleri festivalinde tüm filmleri izlemiştim. Etkilendim ve bir sonraki yarışmaya bir film çekmeye karar verdim. Dansa her zaman merak duydum, dansa yakın oldum, hatta söylediğim şarkılarla eşlik ettim. Konserlerimde dansçı kullandım. Filmi çekmemdeki amaç, modern dans ve balede Avrupa’nın bize getirdiği estetik standartlara sıkışıp kalmanın yanlış olduğunu hissetmem. Anadolu’nun dans gelenekleri de çok önemli. Örneğin köçek geleneği neredeyse yok olmak üzere. Erkek oryantal dansı gibi erkek mesleği yorgancılık da kaybolmak üzere. Bu düşünceden yola çıkarak ikisini bir araya getirdim. ADOB Modern Dans Topluluğu’ndan Eren Kutlu’nun da oryantal danslara ilgisi var. Bu konuda birlikte çalıştık. Yorgan üstündeki motiflerden, incelikten, yumuşaklık ve sıcaklık duygundan yola çıkarak 3,5 dakikalık video filmin koreografisini oluşturduk. Senaryoyu Şirin Aktemur’la yazdık. Ve filmi bir yorgancıda çektik. Bu çalışmamız kasım ayında Goethe Enstitüsü’nün yarışmasında İlhan Berk Sanat Ödülü’nü aldı. Turgay Erdener de En İyi Film Müziği kategorisinde ödül aldı. Bu kısa film bir başlangıç oldu. Film çekmenin zorluklarını gördüm. Fakat cazibesine de kapıldığımı söylemeliyim.

Bundan sonraki projeleriniz neler?

– Çağdaş müzik beni cezbediyor. Çağdaş müzik olmasa bile elektronik altyapılı eserler seslendirmek istiyorum. Ayrıca Can Kırık-ları’nın yazarı Şirin Aktemur aynı yaklaşımla, benim yaşamımı ön plana alarak bir eser yazıyor. Bahar aylarında sahneleyeceğiz.

Bu sezonda Ankara Devlet Operası’nda rol alacak mısınız?

– Binadaki onarım henüz bitmedi. Bahar aylarında tamamlanacağı söyleniyor. Geçen sezondan “Zorba” devam edecek. Henüz kesinleşmemekle birlikte iki yeni oyunda rol alacağım: Muhlis Sebahattin Ezgi’nin “Ayşe” opereti ve “Damdaki Kemancı” müzikali…

(Serhan Yedig / Şubat 2019 / Andante)

Operacı, öğretmen, tiyatrocu ve amatör sinemacı

Selva Erdener (52), Ankara doğumlu. Çocukluk çağında şarkı söylemeye başladı. Gazi Üniversitesi Müzik Eğitim Fakültesi’nde ön lisansını tamamladıktan sonra 1983’de Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na girdi. Nurdan Özar ile şan, Müfide Özgüç ile lied ve oratoryo yorumu çalıştı. Mezuniyetinden sonra 1989’da Ankara Devlet Operası’na katıldı. Cosi Fan Tutte, Don Giovanni, Don Pasquale, Sihirli Flüt, Faust, La Boheme, Şen Dul, Alibaba ve Kırk Haramiler, İstanbulname, Kerem, Zaide opera ve operetlerinde rol aldı. Moskova Radyo Senfoni Orkestrası, CSO, İDSO, İZDSO ve diğer kentlerin devlet senfoni orkestraları eşliğinde konserler verdi. İtalya, ABD, Danimarka, Macaristan, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Kargızistan, Makedonya, Estonya, Tacikistan Estonya ve KKTC’de sahneye çıktı. 2011’de besteci Wim Henderickx’in Medea isimli eserinin Antwerpen’deki prömiyerinde Medea’yı seslendirdi. 2013’te Hollanda turnesine çıktı. Aynı yıl eser Venedik Bienali ve Rotterdam’daki “Yeni Opera Günleri”nde de sahnelendi. Turgay Erdener’in Afife bale süitinin, Kamran İnce’nin Requem Without Words adlı eserinin, Goran Bregoviç’in film müziği Mustafa’nın kayıtlarında yer aldı. 2015’te Josef Tratner’in Divan Türkische Sofafahrten ve Mehmet Şafak Türkel’in Burdur Gölü’ndeki kurumaya dikkat çekmek amacıyla hazırladığı Göle Yas belgeseline katıldı. 2017-2018 sezonunda Şirin Aktemur’un beş kadın sanatçının yaşamından kesitleri sahneleştirdiği Can Kırık-ları oyununda kendi yaşamını canlandırdı. Geçmişte beş yıl Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve dört yıl Başkent Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda ders veren sanatçı 1987’den bu yana besteci Turgay Erdener’le evli.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!