Chopin’in evinde bir kış günü

0

Varşova’nın 54 kilometre batısında, hepi topu 65 nüfuslu küçük bir köy Zelazowa Wola. Kampinos Ormanları’nın ve Utrata Nehri’nin yanı başında… Besteci Chopin ve geçen yüzyılın efsanevi kemancılarından Henryk Szeryng’in doğum yeri olmasaydı, adını bile duymayacağımız köyü 2011’de, Chopin’in 200’üncü doğum yılı nedeniyle 120 bin kişi ziyaret etti. Geçen ay yolum bu köye düştü. Chopin’in doğduğu evin ıssız bahçesinde, küçük kavisler çizerek usul usul akan nehrin kıyısında, yeşilliklerin arasına gizlenmiş hoperlörlerden noktürnler dinleyerek yürüdüm… İdil Biret ve Gülsin Onay’ın, hatta genç Chopin’in konser verdiği balkonda oturup düşlere daldım.

Kurşuni bulutların ağaçların üstüne kadar indiği yağmurlu, puslu, karanlık bir kış ikindisiydi. Aylardan ocaktı. Yolumuz birbirini izleyen büyük elma ve armut bahçelerinden, geniş aralıklarla sıralanmış küçük köylerden geçiyordu. Otomobilin ön camına düşen yağmur damlalarını biteviye temizleyen silecekten başka hareket yoktu ortada. Köylerin sokaklarında insan da… Zaman zaman, karşı yönden gelen meyve yüklü TIR’larla karşılaşıyorduk. Son 20 yılda Varşova çevresindeki köylerin görünümü büyük oranda değişmiş, yapılar yenilenmişti. Geçmişin küçük, mütevazı ahşap evleri neredeyse tamamen ortadan kaybolmuş, yerini iki katlı, sevimli müstakil evlere bırakmıştı. Aralarda geniş araziler içinde yeni zenginlerin Amerikan mimarisiyle yaptırdığı iddialı köşkler görülüyordu. Elma bahçelerinde daha önce rastlamadığım türdeki yaşlı ağaçlar yapraklarını dökmüş, kökleri tepesinde tuhaf masal kahramanlarına benzemişti.
“Babamın köyü yakındaydı, Chopin’in doğduğu eve 1960’ların sonunda birkaç kez okul gezisiyle gitmiştim. 19’uncu yüzyıl stiliyle dekore edilmiş, güzel bir müzeydi. Okulda bizi Chopin’den bıktırmışlardı ama evi severdim” dedi direksiyondaki arkadaşım. “Geçen yıl restore ettiler, modern fakat ruhsuz bir müzeye dönüşmüş…”
1992’de Varşova’ya ilk gidişimde beni hemen kent merkezinde, Chopin’in kalbinin gümülü olduğu Kutsal Haç Kilisesi’ne götürmüştü. Şehirdeki diğer Chopin mekânlarını gezmiştik. O yıllarda döne döne Arthur Rubinstein’ın yorumuyla 21 Noktürn’ü dinliyordum. Prelüd, etüd ve baladlarını henüz keşfetmemiştim…
Sonrasında kente defalarca yolum düştü. Her seferinde o küçük köy evini görmek istedim. 1997’de Paris’te Pere Lachaise’yi gezerken mezarına rastlayınca, merakım iyice arttı. Her kış ocak ayında, özel bir kutlama için Varşova’ya gidiyor, Chopin Havaalanı’na iniyor, Chopin hayaliyle birkaç gün geçirip, yine aynı havaalanından kös kös İstanbul’a dönüyordum. Zelazowa Wola’daki ev kışın kapalıydı. Önceki yıl, Aydın Büke’nin yazdığı, yeni yayımlanan Chopin biyografisiyle gitmiştim. Evin önünde fotoğrafını çekecek, sonra kitaplığına bırakacaktım. Bu sefer restorasyon için kapatıldığını, yakınına bile sokulamayacağımı öğrendim…

Hani kundak ve emzik

Yola çıkmadan müzenin internet sayfasından kontrol etmiş olsak da, bu yıl da bir başka sürprizle karşılaşacağıma emindim… Nitekim yüksek duvarlarla çevrili bahçenin ana giriş kapısına vardığımda, kocaman bir kilit görünce hiç şaşırmadım. Dönüp, otopark görevlisine sorduk. “Giriş yandaki modern yapıdan” dedi yaz boyunca şaşkın turistlere yol tarif etmenin yorgunluğuyla. Müzenin futbol sahası büyüklüğündeki otoparkında birkaç araç vardı sadece.
Girişi boydan boya cam kaplı, yüksek tavanlı, ahşap döşemeli, tuğla duvarlı modern binaya girdiğimde sinema odasından Chopin belgeselinin sesi geliyordu. Genç bir çift çocuklarıyla izliyordu filmi. 50 zloti (25 TL) ödelip biletimizi aldık. Hediyelik eşya mağazasında en iyi Chopin yorumcularının CD’lerine, Lehçe, İngilizce, Fransızca biyografilere baktık. Elinin kalıbı ve ölüm maskından biblolar yapılmıştı. Fincan, kalem, broş, kartpostal, kolye… Chopin’li ne ararsanız vardı…
Bahçeye çıktığımızda, soldaki büyük camlı bina, derinden müzik dikkatimi çekti. 36 dekarlık bahçe yüksek tuğla duvarla çevriliydi. Girişteki iki yeni bina, nehirdeki iki köprü, Chopin’in doğduğu ev ve bahçe Amerika’daki müze evleri çağrıştıracak şekilde tasarlanmış, dekore edilmişti. Yüksek kayın ağaçlarının arasından tek katlı tarihi eve uzanan yolda bizi Chopin’in noktürnleri takip ediyordu. Ağaçlarda, kayaların altında hoperlör aradım bir süre. Oysa gözümün önündeydi. Birkaç metre arayla yerleştirilmiş, mantar şeklindeki yeşil Bose hoperlörler sesi hiç deforme etmeden, derinlik kazandırarak bahçeye yayıyordu. Bir sığırcık sürüsü sanki bu müziği dinlemeye gelmişti. Dallar arasına saklanıp, şakıyarak eşlik ediyorlardı.
Evin önündeki geniş havuz boşaltılmış, çiçek tarhlarında sadece çalı türü bitkiler kalmıştı. 1968’da Stanislaw Sikora’nın kumtaşından yaptığı hüzünlü büst yağmurdan kısmen yosun yeşiline boyanmıştı. Ahşap kapıyı açıp, içeri girdiğimde iskemlelerinde balmumu heykel gibi oturan iki kadın görevli hiç istifini bozmadı. Zemini ahşap, tavanı basık evin üst katı kapalıydı. Diktörtgen planlı yapının iki yanında yatak odaları, ortasında salon, kasa odası ve mutfak vardı. Modern yaklaşımla restore edilen yapının birbirine geçişli odalarına Chopin’in çağıyla ilgili panolar, fotoğraflar, bestecinin soyağacı yerleştirilmişti. Beşik, emzik, kundak, giysi, kişisel objelerin sergilendiği vitrinler yoktu ortalıkta. Salondaki cam bölmeye bestecinin elyazısı notalar, ortaya “Chopin’in Paris’te en az bir kez çaldığı tahmin edilen” bir piyano yerleştirilmişti. Boşluk ziyaretçinin hayal gücünü kışkırtıyordu. Farkına bile varmadan kundaktaki Chopin’i, kendisini Fransız’dan çok Polonyalı hisseden babasını, köşkün baş hizmetkârı annesini hayal etmeye başlıyordunuz.

Havada asılı notalar

Geniş balkon ve bahçeye açılan şömineli, loş salonda bestecinin yağlıboya büyük portresi ve yarım kuyruk piyano vardı sadece. Kış koşullarında bile bahçenin yeşilliği göz alıcıydı. Piyanoya doğru yürüdüğümde önündeki geniş kapı, balkona dizilmiş tahta izleyici koltuklarını gördüm. Demek ki o ünlü konserler bu balkonda veriliyordu. Chopin 20 yaşında geri dönmemek üzere Polonya’yı terk edip, Paris’e yerleşene kadar yaz aylarında burada çalışmış, konserler vermişti. Yedi yaşında başladığı polonezlerden ilk üçünü, 16 yaşında başladığı mazurkaları, noktürnlerden bazılarını burada bestelemiş, melodiler ilk kez bu duvarlarda yankılanmış olmalıydı.
Aynı piyanonun başına yaz aylarında pek çok ünlü piyanist oturmuş, konserler vermişti. Chopin’in tüm eserlerini dünyada ilk kaydeden İdil Biret, Chopin Onur Ödülü alan Gülsin Onay, genç kuşaktan Emre Şen burada konser verdiğini hatırladığım Türk piyanistlerden bazılarıydı.
Hava kararmak üzereydi. Merak ettiğim halde çıkıştaki ziyaretçi defterinin sayfalarını karıştıramadım. Sadece kısa bir not yazdım. Bahçeye çıkıp, balkondaki tahta iskemlelerden birine oturdum. Mayısın ilk hafta sonundan, eylül sonuna her pazar saat 11.00’den 15.00’e dünyanın dört bir yanından ünlü Chopin yorumcuları bu balkonda konser veriyordu. Bahçeyi seyredip, derinden gelen Chopin müziği eşliğinde geçmiş günleri hayal ettim.
Bahçeki taş kaplı yoldan nehre doğru iniliyor, modern köprüyle karşı yakaya geçiliyordu. Çevrede derinden gelen solo piyano ve kuş cıvıltılarından başka ses yoktu. Nehir bile usulca akıyordu. Yazın dünyanın dört bir yanından gelen genç müzikçilerin konser vermesi için küçük sahneler, nehrin kıyısında ahşap bir platform oluşturulmuştu. Herhalde haziranda gelsem bu bahçeden çıkmam çok zor olurdu.

İçime işledi

Hava kararıyordu. Sonbahardan kalan yaprakların kapladığı yolda müzik eşliğindeki turumu tamamlayıp kapıya yöneldim. Görevliye Henryk Szeryng’in evini sordum. Bir zamanlar Türkiye’de de konserler vermiş, hatta Avrupa’da birlikte turneye çıktığı kemancı Ayla Erduran’a âşık olmuştu… Görevli sanki Szeryng adını ilk kez duyuyordu…
Müzeden çıktığımda karşıdaki Chopin Otel’in Noel süslemeleri hâlâ yanıp sönüyordu. Köşedeki güzel görünümlü tarihi binayı gösterdi arkadaşım. “İçini çok seveceksin, dönüşe geçmeden birer kahve içelim” dedi. Balo salonlarını andıran yüksek tavanlı, ahşap zeminli, tek katlı lüks restorana girdik. ABD’nin Annapolis kentindeki tarihi yapıları hatırladım. Restoranın duvarları Chopin fotoğraflarıyla süslüydü. Büyük masalarda aileler pazar yemeği için buluşmuştu. Noel’in, yeni yılın coşkusu devam ediyor, kadehler neşeyle çınlıyordu. Cam kenarına oturduk. Dışarıda yağmur hızlanmış, hava kararmıştı. Geleneksel kıyafetler giymiş, zarif garson kız elinde elektronik aygıtıyla geldi siparişleri almaya. Arkadaşım acıkmıştı, Leh usulü işkembe çorbası içti. Ben ise bol köpüklü bir cappucino. Kulaklarımda prelüdler dönüp duruyordu. Bir an cebimdeki MP3 çaları çıkarıp, tarihi yorumlardan birini dinlemeyi düşündüm. Sonra vazgeçtim. İçimdeki sese kulak verdim. Günler, haftalar boyunca dönecekti bu müzik. Emindim…
(Serhan Yedig / 6 Şubat 2012 / Hürriyet)

DİĞER CHOPİN MEKÂNLARI

Chopin’in hayatının ilk 20 yılında, yaşadığı, konser verdiği tüm önemli mekânlar Varşova merkezindeki tarihi bölgede. 1817-27 arasında yaşadığı bina bugün Varşova Üniversitesi’ne ait. 1827’de, kız kardeşinin 14 yaşında tüberkülozdan öldüğü yapının ön cephesinde bestecinin büyük bir kabartma portresi bulunuyor. Aynı yıl taşındıkları diğer yapı bugün üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi. Ünlü besteci Karol Szymanowski’nin de başkanlık yaptığı Chopin Derneği 1935’te ilk Chopin Müzesi’ni kurmuştu. Savaş sonrasında müze Ostrogski Şatosu’na yerleşti. Geçen yıl müze yenilendi, genişletildi. Bu müzede bestecinin el yazması notaları, mektupları, fotoğrafları, son piyanosu sergileniyor. (chopin.museum/en/about/us)

EV AİLEYE FELAKET GETİRDİ

Chopin’in doğduğu 1810 kışında Zelazowa Wola köyünde hepi topu 11 taş, 12 ahşap ev vardı. Bir bankerin kızı olan Kontes Ludwika Skarbek ve mirasyedi kocası Kont Kacper bu evi 1798’de alıp, yazlığa dönüştürdü. 16 yaşında Lorraine’den ailesiyle Varşova’ya göçmek zorunda kalan Nicolas Chopin, yıllar sonra öğretmen oldu, Skarbek Ailesi’nin oğluna ders vermek üzere Zelazowa Wola’ya geldi. Kontesin uzaktan akrabası, köşkün kahyası Justyna Krzyzanowsi’ye âşık olup evlendi, bu köye yerleştiler. Ablası Ludwika’dan sonra çiftin ikinci çocuğu olarak bu köşkte doğdu Frederic. Yakınlardaki kilisenin vaftiz defterine göre 22 Şubat, ailenin iddiasına göre 1 Mart’ta.
Karısının servetini harcayan Kont Kacper, iflas edip ortadan kaybolmuş, aile öğretmen ücretini ödemekte zorlanmaya başlamıştı. 1810 sonbaharında Bay Chopin, Varşova Lisesi’nde iş bulunca, ailesiyle kent merkezindeki Saksonya Sarayı’na taşındı. Fakat Skarbek’lerle ilişkilerini kesmediler. Daha sonra doğan iki kızlarını da alıp yazları eski patronlarının evine gidiyorlardı. İlk piyano derslerini ablasından alan Frederic de onlarla birlikteydi. 13, 16 ve 20 yaşında tüm bir yazı, 1825 Noel’ini ve hemen ardından yeni yılı bu evde geçirdi. Kontesin oğulları Fryderyk ve Mihal 1825’te eve el koydu. 1834’te Mihal, at kılından yaptığı ilmikle kendini astığında Chopin çoktan geri dönmemek üzere Paris’e yerleşmişti. Ev defalarca el değiştirdi. 1920’de Chopin’in Evi Dostları Derneği araziyi satın aldı. 1930’da Chopin Komitesi’nin desteğiyle restorasyon başladı. Chopin’in Pleyel marka son piyanosu, bazı özel eşyaları getirtildi, ülkenin dört bir yanından gönderilen ağaçlar bahçeye dikildi. 1939’da açılan müze, aynı yıl Alman işgali sırasında yağmalandı. Bir süre işgalcilere karargâh oldu. 1949’da tekrar restore edilip, açıldı. Mülkiyeti, yönetimi 1953’te Fryderk Chopin Derneği’ne bırakıldı.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!