Ülkem Özsezen / Müziğimde etnik öğelere yer yok

0

Berklee diplomalı piyanist Ülkem Özsezen, ilk albümü Ghost’s Note’u kaydetmek için mezuniyetinden sonra tam 9 yıl uygun koşulların oluşmasını beklemişti. Zaman kavramıyla hesaplaştığı Milliday ise ilkinden 3 yıl sonra geldi. Fırsatı değerlendirip 26 yıllık müzik serüvenini konuştuk.

Klasik müzik öğrenimine kaç yaşında başladınız, kimlerle çalıştınız?
– 12 yaşında özel piyano dersi almaya başladım. İlk öğretmenim kornocu, müzikolog Mustafa Saka’ydı. Daha sonra Hakan Abit ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın (İDSO) klavsencilerinden Nil (Menteş) Ülgener’in öğrencisi oldum. Bir yandan da İstek Vakfı Özel Uluğ Bey Lisesi’nde normal öğrenimime devam ettim.
Dedenizin CSO flütçüsü ve konservatuvarda öğretim üyesi, ağabeyinin ise İsmet İnönü’nün çello hocası olduğu belirtiliyor biyografinizde. Peki, birinci derecedeki yakınlarınızın müzikle ilgisi hangi boyuttaydı?
– Annem bankacıydı, müzikle ilgili olmasa da beni bu konuda çok desteklemiştir. Ailenin tek çocuğuydum. Babam ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda öğrenim görmüş, San Grafik’in ortaklarından ve işi icabı sanatın her dalıyla iç içe. Geniş bir klasik müzik plak arşivi, kütüphanesi vardı. Birlikte plak dinlerdik. Her hafta İDSO’nun konserlerine giderdik. Sezonun tüm operalarını izlerdik. Bu birikim benim ilk kompozisyon eğitimimdi.

Caz virüsünü Cüneyt Sermet’in kitabı bulaştırdı

Caz virüsü kanınıza ne zaman ve nasıl girdi?
– Klasik müzik çalmayı seviyordum. Geniş bir repertuvar oluşturmuştum. Fakat içimden gelen müziği çalmak istiyordum. 15 yaşında, babamın kitaplığında Cüneyt Sermet’in “Cazın İçinden” adlı kitabını buldum. Okumaya başladım. Öyle ilginç anekdotlarla anlatıyordu ki caz tarihini, bahsettiği sanatçıları ve müziklerini merak etmeye başladım. 1990’ların başında plak bulmak çok zordu. Kasetlere kayıt yaptırırdım. Cüneyt Sermet’i okudukça, merak ettiğim albümleri bulmak için Beyoğlu’ndaki Lale Plak’a koşardım. Peşine düştüğüm ilk piyanist Lennie Tristano’ydu. Albümünü defalarca dinledim. Piyano başında sololarını çalmayı denedim. Ardından Thelonious Monk, Duke Ellington, Bill Evans’ın albümleri geldi. Kitabı izleyerek adım adım bilgimi geliştirdim. Bu arada Jazz Dergisi yayımlanmaya başlamıştı. Her sayısını ilgiyle okurdum. Özellikle Körleme köşesinde yer alan albümleri satın alıp inceler, dergideki yorumlarla karşılaştırırdım. Ailemle gittiğim BİLSAK Caz Festivali’nin konserleri de beni çok etkilemiş, caza yönelmemde önemli etmen olmuştu.
Hangi noktada klasik eğitimi bırakmaya karar verdiniz, klasik müzikte size yetersiz gelen neydi, aileniz kararınızı nasıl karşıladı?
– İstanbul Üniversitesi’nin Su Ürünleri Mühendisliği bölümüne girmiştim. 1997’de Jazz Dergisi’nde Umbria Jazz Clinics hakkında bir yazı okudum. Yazarını arayıp konuştum. Berklee Koleji’nin öğretim üyeleri Umbria Caz Festivali kapsamında 3 haftalık atölye çalışması düzenliyordu. Başvurdum ve atölye çalışmasına katıldım. Cazla ilk doğrudan temasımdı. Trompetçi Greg Hopkins, gitarcı John Scofield’ın atölye çalışmasına katıldım. İcralar üzerine analizlerini dinlediğimde, cazın akademik bir boyutu olduğunu kavradım. Perugia’da caz kulüplerine gittim. Bu arada, daha sonra ortak çalışmalar yapacağımız klarnetçi Zülfikar Bagirov ile tanıştım. Orkestra şefi Elşad Bagirov’un oğluydu, benim gibi caz tutkunuydu… Türkiye’ye dönüşte klasik müziği bırakmaya karar vermiştim. Bunu aileme bildirdiğimde babam karşı çıktı, fakat bir süre sonra kabul etti. Ayşe Tütüncü’nün tavsiyesi üzerine Timur Selçuk Çağdaş Müzik Merkezi’nde, Ali Perret ile caz piyanosu ve caz armonisi çalışmaya başladım. Berklee mezunu olması benim açımdan büyük avantajdı, çünkü bir süre sonra Boston’a gitmeye karar verdim.

Müzik fuarında Berklee’yi temsil ettim

Ali Perret’le çalışma programınız nasıldı, eğitimin dışında konserlerde, kulüplerde çaldınız mı?
– Perret çok kafa dengi bir kişilikti. İlk günümüzde “Caz ve doğaçlama öğretilemez derler, sihirli, gizemli bir yetenek olduğunu söylerler, bu doğru değildir, caz ve doğaçlama öğrenilebilir” demişti. Ondan çok şey öğrendim. Haftada iki saat ders alıyordum. Önemli caz eserlerinin notalarını inceleyip analiz yapardık. Ev ödevleri verirdi. Evde çok yoğun çalışmaya başladım. Armonik analizler yapıyordum. Stride tekniğini kavramak, akor şifrelerini çözmek bir yılımı aldı. Bu arada dinlediğim cazcılar üzerine sohbet ederdik. Bana yeni isimler önerirdi. Örneğin Randy Weston’ı onun sayesinde tanımıştım. İki yıllık çalışmanın sonunda, bebop ve doğaçlama tekniğini kavradım, müziğe bakış açım değişti. Klasik piyanist kimliğim gitti, yerine caz müzisyeni geldi. 1999’da Bilgi Üniversitesi’nin Caz Bölümü’nü kurduğu dönemde Berklee’ye başvurdum.
Kabul edilme süreciniz nasıl gelişti?
– Evde 15 dakikalık bir kaset kaydedip gönderdim. Caz standartları, blues ve teknik pasajlar içeriyordu. Ayrıca armoni ve müzik bilgimi içeren formlar, referans, başvuru mektubu vardı zarfta. Okula kabul edildiğim bildirildi. Boston’a gitmeden 10 gün önce 19 Ağustos depremi oldu. Sevdiklerimi endişeli bir ortamda bırakmak bana çok zor gelmişti. Ardından okula alışma sürecinde zorlandım. Seviye sınavında öyle yetenekli öğrencilerle karşılaştım ki, gözüm korktu. Evet solfej, armoni, analiz bilgim iyiydi ama bu yetmiyordu. Burs başvurusu bile yapmadım. Berklee’de öğrencilerin yüzde 60’ının eğitimi yarım bırakıp ayrıldığını biliyordum. İlk yıl elenmemek için günde 10 saate kadar piyano çalıştım. Okulun piyanistlere ayrılan piyano odaları saat 03.00’e kadar açıktı, sonrasında 24 saat açık olan ana binanın salonlarına geçip sabaha kadar çalışmak mümkündü. Bir yıllık mücadeleden sonra kendimi güvende hissedebileceğim, iyi öğrenciler arasına girebileceğim düzeye geldim.
Okulda dikkat çekmenizi sağlayan ilk başarınız neydi?
– Boston Müzik Fuarı’nda okulu temsil edecek beste için yarışma açıldı. Klarnetçi Zülfikar Bagirov da benden bir yıl sonra okula başlamıştı. İkili için yazdığım eser yarışmayı kazandı. Fuarda okulu temsil ettik. Bu arada bazı prodüktörlerden müziğimizi sampling amacıyla kullanmak üzere teklif aldık. Ardından okulun salonunda konserler vermeye başladım. Grup kurduk. Bütün bunlar beni rahatlattı. İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduğum için aldığım bazı derslerden muaf tutulmanın da yardımıyla 4 yıllık okulu 2,5 yılda bitirdim. 2002’de diplomamı alır almaz İstanbul’a döndüm.

Türkiye’ye dönme kararım hocam JoAnne Breckeen’ı şaşırtmıştı

Karşılaştığınız ya da hocanız olan müzikçilerden hangileri verdikleri ipuçlarıyla müziğe bakışınızda önemli değişikliklere yol açtı?
– Kompozisyon öğretmenimiz Ken Pullig’in müzikte dramatik yapı oluşturma konusunda anlattıkları benim için çok önemliydi. Yaptığımız besteleri seslendirip, kaydedip, sınıfta hep birlikte analiz ediyorduk. En sevdiğim dersti. Pullig, zamanınız kısıtlı olduğunda beste yapmak gerektiğinde nasıl davranmak gerektiğini öğretmişti. Bu tür ilginç pratik ipuçları veriyorlardı. Çok sevdiğim saksafonculardan Dave Liebman’ın atölye çalışmasını hiç unutmuyorum. Enstrümanıyla doğaçlama yaptı ve melodilerle çizdiği resmi tahmin etmemizi istedi. Herkesin farklı bir yorumu vardı. Meğer yaşlı bir ağacı çizmiş. Sınıfta birkaç kişi müziği dinlediklerinde aynı duyguya kapıldığını söylemişti.
JoAnne Breckeen’la ne kadar birlikte çalıştınız, ufkunuzu açan önerileri oldu mu? Cüneyt Sermet, çok nota kullanan bir piyanist olmakla suçlar Breckeen’ı, yaklaşımı sizi nasıl etkiledi?
– Derslere başlamadan önce bulabildiğim tüm albümlerini dinlemiştim. Fakat benim için McCoy Tyner ya da Brad Mehldau gibi her adımı takip edilmesi gereken bir piyanist değildi. Yakından dinlediğimde fikrim değişti. Piyano sınıfında birebir ders yaptık. Yüksek lisansta beş öğrencisinden biriydim. Bu dersler gerçekten çok zordu. Ağırlıklı olarak eski, yeni albümlerin analizlerini yapıyorduk. Haftada 3 saatten 1,5 yıl birlikte çalıştık. 60’lı yaşlarda olmasına karşın müthiş bir kulağa sahipti. Sert bir kişiliği vardı. Öğrencilere karşı kibardı. Sınıfta çalarken ya da üçlüsüyle çalarken dinlemek gerçekten ufuk açıcı oldu benim için. Çok nota kullansa da müthiş bir derinliği vardı müziğinin. Olağanüstü ifade biçimleri, buluşlar duyabiliyordum. McCoy Tyner’dan etkilenip, aksak ritmlere, pentatonik pasajlara odaklanmış, buna kendi özelliklerini de katarak müziğini oluşturmuştu.  Bizleri kendimize en uygun stili seçme konusunda yönlendirdi.
Berklee’den mezun olduktan sonra elinizdeki referanslarla neden şansınızı New York’ta denemediniz?
– Aynı soruyu JoAnne Breckeen da sordu. Hatta hayret ettiğini söyledi. Okulu erken bitirmememi önerdi. Ben ise kararlıydım. Bunun birkaç nedeni vardı: 11 Eylül olayı yaşanmıştı. Pek çok caz kulübü kepenklerini kapattı. İstanbul’da beni bekleyen bir sevgilim ve ailem vardı. Hepsinden önemlisi olgun bir cazcı olmak için New York’ta olmaya gerek yoktu. Hem Berklee’de hem de dünyada büyük bir teknolojik dönüşüm yaşanıyordu. İyi müzikçinin dünyanın herhangi bir noktasından sesini duyurması mümkündü.

Çatal, bıçak gürültüsünden daha az sesle çalan protokol piyanisti

Öğrencilik döneminde pek çok müzikçi gelir elde etmek için alışılmadık ortamlarda konser verir. Örneğin arpçı Şirin Pancaroğlu süpermarketlerde çaldığını anlatmıştı. Sizin bu güne kadar çaldığınız en sıra dışı mekan hangisiydi?
– Türkiye’ye dönüşte askere alındım. Silahlı Kuvvetler Armoni Mızıkası’nda görevliydim. Protokol müzisyeniydim. O dönemde Türkiye’nin ABD ile Irak’a müdahalesi tartışılıyordu. Tezkere süreci yaşanıyordu. Muazzam bir prokol hareketliliği vardı, benim de terhis tarihim yaklaşmaktaydı. Üst düzey komutanların, yabancı konuklarla önemli görüşmeler yaptığı protokol yemeklerinde İzmirli kontrbasçı arkadaşımla çaldık. Bizden, salondaki çatal, bıcak sesinden yüksek çalmamamız isteniyordu… Çok ilginç günlerdi…

Eğitimciliği denediniz mi, örneğin özel ders verdiniz mi?

2010’da Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı’nda Caz Ana Sanat Dalı oluşturulmasına karar verilmişti. Okul resmen açılmasına, öğrenci kabul etmeye başlamasına rağmen, bir eğitim müfredatı henüz oluşturulamamıştı. Bölümün yöneticisi Prof. Erol  Erdinç ve Silahlı Kuvvetler Armoni Mızıkası’ndan arkadaşım, sonradan Devlet Konservatuvarı Müdürü olan, Prof. Metin Munzur bu eksikliği görüyor ve bölümü biran önce yerleştirebilmek  için çaba sarfediyorlardı. Onların teşvik ve destekleriyle burada öğretim görevlisi olarak caz piyano, caz armonisi ve ensemble dersleri  vermeye başladım. Bölüm kurulurken müfredat eksikliği dolayısıyla bu müfredata özgü hoca seçimi konusunda da pek bir ilerleme sağlanamamıştı. Elçilik vasıtasıyla Amerika’dan vibrafoncu bir hoca getirtilmiş ise de, ancak bir ay gibi kısa bir süre kalıp yurduna dönmüştü. Ben de okuldaki çalışmalarımı derslerin yanısıra özellikle okula özgülenmiş müfredat ve bir metodoloji geliştirebilmek konularına yoğunlaştırmıştım. Ne var ki, Istanbul- Ankara arasında gidiş gelişler; ders gün ve saatlerine uyum sağlayabilmenin güçlüğü; ailemin ve aile şirketimin İstanbul’da olması dolayısıyla keyif de aldığım bu süreci bir kaç sömestr sonra sonlandırmak zorunda kaldım.

Ankara’dan sonra caz eğitimine ilgim sürdü. Özgün caz eğitimi metodolojisi oluşturmak için araştırmalara devam ettim.2012 – 2014 arasında Berklee’den arkadaşlarım Murat Asil, Eren Gümrükçüoğlu, Şenol Küçükyıldırım ve piyanist Aydın Esen’in eşi vokalist Randy Esen ile birlikte CazEvi adında özel bir sanat merkezinde böyle bir programı hayata geçirmek fırsatı bulduk. Her yaş grubundan caza meraklı öğrencilerimiz oldu. Geliştirdiğimiz “Kişiye özel caz eğitimi” Türkiye’de bir ilkti. Imkanlar dahilinde başarılı oldu. Bu program ile  kendini yetiştiren bir öğrencimiz Amerika’da önemli bir caz okuluna girme başarısı elde etti.

Türkiye’ye dönüşte bestelerinizi kaydetmek konusunda pek aceleci davranmadınız. Neredeyse 9 yıl sonra çıktı ilk albümünüz. Neden?
– Kuşağımın caz müzisyenleri henüz ortaya çıkmamıştı… 2008’den sonra çıktılar. İlkokul arkadaşım Ozan Musluoğlu’yla Facebook’ta karşılaştım. “Coincidence” albümünün prodüktörlüğünü üstlendim. Kayıt aşamasında son anda bazı sürprizler oldu. Örneğin İmer Demirer “İzmir’den İstanbul’a harika bir saksofoncu geldi” dedi ve Engin Recepoğulları’nı tanıştırdı. O da aramıza katıldı. San Grafik oldukça gelişmiş bir ses stüdyosuna sahipti, kayıtları, mix ve masteringi orada gerçekleştirdik. Ardından Önder Focan “36mm Biometric” albümünün yardımcı prodüktörlüğünü teklif etti. İstanbul’da konserler verdim. 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında “Bir Şehir Hikayesi-Konstantiniyye-İstanbul” konserinin proje koordinatörlüğünü üstlendim…
İstanbul’un çok kültürlü müzik geçmişiyle karşılaşmak sizi nasıl etkiledi, size neler kazandırdı?
– Bu projede İstanbul üzerinde sosyolojik ve kültürel anlamda derin izler bırakan müzikal yapılar kronolojik bir sırayla sunuldu. İcrada 1500 yıllık süreçte ortaya çıkan enstrümanlar kullanıldı. Bu projenin kayıtları Boston’da Amerikalı akademisyen müzisyenlerle gerçekleşti, konseri Cemiltopuzlu Açık Hava Sahnesi’nde yine aynı müzisyenlerle yapıldı. Bu projede İstanbul’un müzikal derinliğini, ruhunu derinlemesine ve kültürel katmanlar içerisinde araştırma ve çözümleme imkanı buldum. Ayrıca eski müzik aletlerinin tınılarını keşfetme olanağına kavuştum, çok değerli akademisyen ve müzisyenlerle tanıştım. Teknik anlamda, uluslararası çapta büyük bir konser organizasyonuna nasıl hazırlanılır, provalar, aşamalar nelerdir, uzun soluklu performanslar, geniş ve karmaşık bir kayıt süreci nasıl yönetilir, bunu deneyimledim.

Telaşım yok, her yıl bir albüm yayımlamam gerekmez

İlk albümün zamanının geldiğini gösteren işaret fişeği neydi?
– Elimde eski, yeni besteler vardı. Albüm kaydedecek durumda olduğumu hissettim. Herhangi bir telaşım yoktu. Hâlâ aynı fikirdeyim. Her yıl bir albüm yayımlamam gerekmiyor. Önce birlikte çalışmaktan zevk aldığım arkadaşlarımı bir araya getirdim. Ozan Musluoğlu, Ferit Odman ve Engin Recepoğulları ile kayıtları yaptık. Sonra temayı seçtim: Albüme ismini veren “Ghost’s Note”. Kayıt ve miksaj, mastering bir ayda tamamlandı, yayımlandı.
Bu albümde kompozisyon ve icra açısından hedefleriniz nelerdi, ne kadarına ulaşabildiniz, doğaçlamanın oranı neydi?
– Bu albümde müzikal tarzımı yansıtan, yüksek düzeyde kompozisyonlara yer verdim. Okul döneminde yazdığım, sonradan üzerinde değişiklik ve geliştirmeler yaptığım besteleri ve son dönem yazdığım biraz daha modern tarzdaki çalışmalarımı albüme koydum. Tabii caz müziğinde doğaçlama oldukça fazla yer tutuyor, müzisyenlere bu anlamda kendilerini gösterme ve nefes alma imkanı sunan tarzda düzenlemeler yaptım.
 Ghost’s Note’a ne gibi tepkiler geldi, üstünden bir süre geçtikten sonra dinlediğinizde eksik/fazla neler fark ettiniz; bunlardan ne gibi dersler çıkardınız?
– Bu albüm ile ilgili çok olumlu tepkiler aldım. Müzikal anlamda bestelerin hayat bulduğunu ve dinleyici ile arasında bir bağ oluştuğunu hissettim. Kayıt aşamasına kadar hazırlıklı olmanın, provalar kadar müzisyenler arasındaki uyumun üst düzeyde olmasının da önemli olduğunu düşündürüyor bana bu albüm…
2014’te, bir yandan TÜSAK gibi bir yasayla ülkenin önde gelen sanat kurumları yok edilmeye çalışılırken, konservatuvarlar ve üniversiteler dershane düzeyine indirilmek üzereyken, AKM’nin kapısına kilit vurulmuşken, cumhurbaşkanımızın söylediğine göre parlamenter demokrasi rafa kaldırılmışken size hangi güç yeni bir albüm hazırlamak için moral verdi?
– Titanik faciasını anlatan meşhur filmde bir yaylı sazlar dörtlüsü vardır. Gemi batana kadar müzik yapmaya devam ederler. Bu olay gerçektir, hatta son çaldıkları parçalar bile bellidir. Müzik hep devam ediyor bizim için. Sanırım kaptan, mühendisler ve tayfayla birlikte aynı gemiye aitiz biz.
Yeni albümünüz Milliday’in eksenini oluşturan zaman kavramıyla alıp veremediğiniz nedir? Örneğin Erkan Oğur, çağdaş yaşamın hayatın ritmini aşırı derecede yükselttiğini, bunun bireylerin hayatı kadar müziği de olumsuz etkilediğini söylüyor. Yaşamda ve müzikte zamanı yavaşlatıp detayları ortaya çıkarmak gerektiğini söylüyor. Ağıtların bile oyun havası gibi çalınıp söylenmesinden yakınıyor. Ya siz?
– Bir süredir evrenin dönüşümü ve zaman üzerine okuyorum. Kuantum fiziği üzerine çalıştım, Stephen Hawking’i, Raymond Kurzweil’i okuyup tezleri üzerine düşündüm. Discovery TV’deki belgesellerde bilinç ve hafıza üzerine yapılan yeni araştırmaların sonuçlarını izliyordum. Tüm bunlar beni zaman ve kitaplarda rastladığım milliday kavramı üzerine düşünmeye sevk etti. Günün binde biri kadar zaman kesitinde o kadar çok şey oluyor ki… Sahnemi bu küçük zaman kesitine kurdum. Günlük yaşamın koşturmacası arasında, anlık düşler kuruyoruz, anılarla geçmişe sürükleniyoruz. Farklı duygusal iklimlerden geçiyoruz. Kimi zaman geçmiş, gelecek ve şimdi aynı süreçte bir araya geliyor. Sonra bunlar unutulup gidiyor. Milliday’da bu kesitleri bir araya getirdim. Beş parçayı besteleyip yaklaşık altı ay Nardis konserlerimizde çaldıktan sonra stüdyoya girdik. Diğer parçalar bu sürecin kısa zaman öncesinde oluştu. Venedik’li sanat yönetmeni Matteo Scorsini de Milliday konseptine uygun bir kapak tasarımı gerçekleştirdi.

Programlı müzik yapmıyorum

Bestelerinizin günlük hayatla, anı ve izlenimlerle doğrudan bağlantısı var mı?
– Programlı müzik yapmıyorum. Öyküler anlatmak, melodilerle resimler çizmek gibi amaçlarım yok. Fakat bu albümdeki birçok beste günlük hayat ve anılarımla ilintili. Örneğin Within Green, çocukluğumdaki bir orman yürüyüşünden izlenimler. Essaouira ise Fas yolculuğunda karşılaştığım okyanus kıyısındaki kalenin yarattığı duyguyla ilgili. Tom Sawyer, bir roman kahramanının müzikal portresi olmasa da, okurda yarattığı duyguların yansıması. Mice Kingdom, metro kazısı sırasında Boston’ı basan lağım farelerinin yarattığı irkilmenin ifadesi…
Bu albüme grup üyelerinin katkısı, içindeki doğaçlama oranı nedir?
– Caz öncelikle bir grup müziği. İcra sırasında enstrümanların grup üyelerinin iç diyalogları müziği zenginleştiriyor. Düzenlemelerde grup üyelerine özgürlük alanları bırakırım. Düzenlemelerde ortalama olarak grup üyelerinin payı yüzde 30’a ulaşıyor. Bazı parçalardaki doğaçlama oranı neredeyse yazılı müzikle eşit.Bu albümün şekillenmesinde saksofoncu Engin Recepoğulları, gitarcı Eren Gümrükçüoğlu, basçı Alper Yılmaz, davulcu Ekin Cengizkan’ın yaratıcı enerjisinin de önemli payı var.
Caz çoğunlukla kulüp atmosferinde nefes alıyor, gelişiyor. Sizi kulüp konserlerinde seyrek görüyoruz, neden?
– Aile şirketimizde sorumluluklarım var. Düzenli olarak çalışıyorum. Müziğe ancak akşam zaman ayırabiliyorum. Yanımda hep portatif klavye ve dizüstü bilgisayar taşırım. Günlük koşturma sırasında aklıma takılan bir şey olursa bilgisayarımı açıp çalışırım. Hiçbir yeni fikir olmasa da her gün klavye başına otururum, kimi zaman 15 dakika, kimi zaman 3 saat çalıştığım olur. Bu benim için kulüp konserlerinden daha verimli çalışma yöntemi. Ayrıca grubumla provalar yaparız.
Yurtdışındaki festivallere katılma konusunda bir çabanız var mı?
– Henüz bu festivallere albümlerimi gönderebilecek zaman bulamadım.

Avrupa cazına yakınım

Müziğinizin şu anda ulaştığı koordinatları vermeniz gerekse…
– Yıllarca Chopin, Schumann çalmış bir piyanistim. Bu birikim müziğime yansıyor. Kendimi Avrupa cazına daha yakın hissediyorum. Müziğimde etnik öğelere şimdilik yer yok.
Neden?
– Etnik, otantik öğeler çok üst seviyede tekniklerle, soyutlamalarla kullanılmalı. Eğer müzikçi bu düzeyde değilse, etnik malzemeye hiç dokunmamalı. Çünkü ortaya çıkan ürünlerin ne caza ne de halk müziklerine hayrı dokunuyor.
Üçüncü albüm için herhangi bir tema, ya da oluşan bir fikriniz var mı?
– Elimde çok sayıda beste var. Uygun zamanı, birlikte çalacağım müzikçileri bekliyorlar. Uygun bir tema bulduktan sonra yeni albümün çalışmalarına başlayacağım, fakat bu konuda acelem yok. Geçenlerde Beyoğlu’ndaki Lale Plak’a uğramıştım. Hakan Atala’yla sohbet ederken babasının verdiği öğütten bahsetti. “Oğlum dükkanda öyle müzikler çalacaksın ki içeriye giren müşteri gayrı ihtiyari ayağıyla ritm tutmaya başlayacak” demiş. Şimdi böyle güçlü ritmik yapısı olan bir albüm hazırlamayı düşünüyorum.

Synesthesia Quartet: Ozan Musluoğlu, Ülkem Özsezen, Tamer Temel, Ekim Cengizkan. Yeldeğirmeni Kültür Merkezi konserinden.

Planladığınız ve gerçekleştirmek istediğiniz yeni bir projeniz var mı?

– Müzik teknolojisi yönünden kültürel bağlamı da olan yukarıda anlattığım kuantum mekaniği; zaman kavramı gibi konularla, ses aralıkları, mikrotonal seslerin orijini ve yerel akort sistemlerini birlikte ele alan kapsamlı ve kurumsal bir proje üzerinde çalışıyorum. Önümüzdeki zamanlarda göreceksiniz bu konu bilhassa Türkiye’nin bulunduğu coğrafi zemin üzerinden çok tartışılacak, uluslararası çapta ilgi uyandıracak.
Zihninizi müziğin dışında neler besler, hobileriniz?
– Jazz Dergisi’nde önceleri bir hobi olarak başladığım “Körleme” röportajları zaman içinde benim için neredeyse profesyonel bir iş konusu haline dönüştü. Beş seneden beri çok sayıda müzisyenle “Körleme” gerçekleştirdim, hâlâ devam ediyorum. Önemli müzikçilere ya da caz severlere ne çaldığımı göstermeden caz albümlerini dinletiyorum. Çalan sanatçıları tahmin etmelerini istiyorum, bu arada dinledikleri müzikle ilgili yorumlarını alıyorum. Ayrıca dergiye caz konulu bulmaca hazırlıyorum. Berklee’de film müziği dersleri de aldığım için, film seyredip analizini yapmayı seviyorum. Ünlü yönetmenlerin kendi filmleri ve film yapımı hakkında görüşlerini anlattıkları videoları takip ediyorum şimdilerde… Kurgu benim için önemli bir kavram,  kimi zaman müziklerim içerisine de buradan bazı öğeler katabiliyorum. 10 yaşında bir kızım var, bilgisayar oyunlarını çok seviyor, piyano da çalıyor. Onunla birlikte bazen piyanoda doğaçlama bir şeyler çalmak ve bilgisayar oyunlarına katılmak da benim için her zaman çok keyifli  bir uğraş.
(Serhan Yedig / 17 Temmuz 2015 / Hürriyet’te özetlenerek yayımlanmıştır)

© Tüm yayın hakları saklıdır.

Linkler

Ülkem Özsezen’in kişisel web sayfası

 

Share.

Leave A Reply

twelve − 10 =

error: Content is protected !!