H. Ferit Alnar / Radyo dinleyicilerinden rica ediyorum, bizim konser başlar başlamaz düğmeyi çevirmesinler

0

1950’lerde Ankara Radyosu Senfoni Orkestrası’nı yöneten Hasan Ferit Alnar repertuvarı “anlaşılması kolay” eserlerden oluşturması yönündeki taleplerden bunalmıştı. Bir röportajda konuyu gündeme getiren gazeteciye içini dökmüştü: “Çoksesli musikiden zevk almak için, anlamak demiyorum, senelerle ölçülen bir gayret sarf etmek lâzımdır”. Ardından dinleyicilerden ricada bulunmuştu.

Garb müziğinde olduğu kadar Türk müziğinde de muvaffak olan az sanatkâr vardır. Fakat her iki sahada birden isim yapmak suretiyle başarı kazanmış bir sanatkâr varsa o da Ferit Alnar’dır.

Ferit Alnar bundan 20 küsûr sene evvel mühim bir alaturkacı olarak kendini tanıtmış, sayısız besteler yaptıktan sonra bir tekâmül merhalesi olarak kendini Garb müziğine vermiş ve az zamanda da bu sahada memleketimizin mühim elemanlarından biri olarak senfoni orkestrasının başına geçmiştir.

Ferit Alnar’ı Sıhhıye’deki apartmanında buldum. Kendisine ilk sualim şu oldu:

Radyo Senfoni Orkestrasının faaliyeti hakkında neler söyleyebilirsiniz?

— Orkestramız 1938 senesinde, daha Ankara Radyosu’nun açılışında vazife almış ve bu törende Dr. Pretorius idaresinde Mendelssohn’un 4’üncü senfonisini çalmıştı. Bundan sonra gelen ilk konseri ben idare ettim. O zamana kadar yalnız halk huzurunda konser vermeye alışık olduğumuz için mikrofon önünde büyük heyecan duyduk. Zaman geçtikçe bu heyecanımız azaldı ve buna mukabil konserlerimiz sırasında stüdyoda dinleyicileri arzu eder olduk. Hattâ salonda dinleyicilerin bulunması konserlerimizin kalitesine muhakkak iyi tesir yapmaktadır. Radyonun açılışından itibaren yalnız yaz mevsiminde 2 ay tatil yapmak üzere radyo konserlerini vermeğe muntazaman devam ettik.

Ne çalalım?

Programları yaparken hangi noktai nazara göre hareket ediyorsunuz?

— Umumi olarak bize, anlaşılması kolay eserler çalınması tavsiye edilir. Fakat acaba bunlar hangi eserlerdir? Acaba eserlerin hafif musiki literatüründen olması mı kastediliyor? Böyle anlayacak olursak konserlerimizin kısa bir zaman sonra duraklaması veya bir iki ay süren küçük bir repertuarı tekrar etmesi lâzım gelirdi. Biz büyük senfonik literatürün içinden eserler seçerken her şeyden evvel eserin güzel, tesirli ve renkli olmasına dikkat ediyoruz. Böyle bir eserin çok sesli musikiye biraz olsun alışmış bulunan kulaklara tesir etmemesi kabil değildir. O zaman böyle kimseler eseri anladıklarını söyleyeceklerdir. Şu halde anlaşılmak kelimesinin tesirli olmak, hoşa gitmek mânasına geldiği meydana çıkmış oluyor.

Radyo senfoni konserlerinin müzik terbiyesi üzerinde ne dereceye kadar müspet tesirleri olmaktadır?

— Şimdi çok nazik bir noktaya temas ettiniz. Çoksesli musikiden zevk almak için (artık anlamak demiyorum) senelerle ölçülen bir gayret sarf etmek lâzımdır. Pekiyi bilinir ki insanların dinlemekten hoşlandığı eserler az çok hafızasında olanlardır. Halbuki bir senfoniyi biraz hatırda tutmak bir şarkıyı ezberlemekten çok daha güçtür. Fakat buna mukabil insanın zevkine mal ettiği bir senfoniyi dinlerken duyacağı tatlı heyecan da o nispette büyüktür. Onun için bilhassa genç neslin işin kolayına gitmeyerek çoksesli musikiyi dinlemek hususunda, ileride karşılığını fazlasıyla alacağı bir alışma zahmetine katlanmasını çok temenni ederim. Aksi takdirde zaten çok mahdut olan dinleyicilerimizin sayısı kolay kolay artmayacaktır.

Bizim gayemiz halkın zevkine göre çalmak değil, o zevkin tekâmül yolunda ilerlemesi için nâçiz bir yardımda bulunmaktır.

Besteci eserini kimin için yazmalı?

Halkın zevkine göre çalmak icap etse radyo programlan ne şekle girerdi, sualine cevap vermek lâzım gelirse şu hikâyeyi anlatmak isterim: Devlet Konservatuvarı tarafından yapılan halk şarkısı derlemelerine 1939 senesinde ben de iştirak etmiştim. Dinar’da bir gece kahvede köylülerle oturmuş konuşuyorduk. Ankara Radyosu’nda bu esnada Çaykovski’nin bir senfonisi çalıyordu. Köylülerin en ileri gelenine sorduk:

— Nasıl ağa, bunu beğendin mi?

— Vallahi, bir şey anlamadım.

Hayret etmedik. Biraz sonra fasıl heyetine sıra geldi. Bu sefer daha iyimser olarak nasıl bulduğunu sorduk ve yine aynı cevabı aldık. Fasıl bitince Âşık Veysel’in Sivas türkülerine ait plâkları çalınmağa başladı.

— Eh, ağa buna ne dersin, dedik.

— Vallahi bundan da bir şey anlamadım!

Bütün alaturka-alafranga- halk musikisi dâva ve münakaşalarının büyük şehirlerde oturanlardan en çok 500 bin kişi arasında yapıldığını hatırlayalım. Bu 500 bin içerisinde çoksesli musikinin dinleyicileri ne kadar olabilir? Bu hale göre Türk bestekârları çok sesli yeni Türk musikisini kimler için yazsın?

Konser başlayınca düğmeyi çevirmeyin

Bizim konserlerimizi sevmeseler bile nefret etmeyecek duyguda olan radyo dinleyicilerinden şunu rica ederim: Konser başlar başlamaz hemen düğmeyi çevirmesinler. Belki baş tarafını beğenmeseler bile sonunda hoşlarına gidecek bir parça vardır. Veyahut zamanla alaka duymadıkları bu musikiden bir şeyler anlamaya başlayacaklar, hiç değilse çocuklarının kulak terbiyesi bakımından fena bir şey yapmış olmayacaklardır.

(Ankaralı / 17 Şubat 1950 / Akşam gazetesi / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

Share.

Leave A Reply

error: Content is protected !!