Yorgo Bacanos / Ümmü Gülsüm uduma aşık oldu Kahire’de kalmamı istedi, vatanımdan ayrılamazdım, reddettim

0

Udi Yorgo Bacanos, çocuk yaşında sahneye çıkmış sonrasında virtüözitesini geliştirerek sürdürmüştü. 1917’de piyanoyu geleneksel Türk müziğine sokmayı denemişti. 50 yaşında yapılan röportajda kısaca hayatını anlatıyor.

Assolistlerin “vazgeçilmez” ud üstadı Yorgo Bacanos, sahnede sanatını icra ederken hayli ağırbaşlı olmasına karşılık, özel hayatında son derece neşeli, hoşsohbet bir sanatçıdır… Nitekim Bacanos Apartmanı’ndaki sohbetimize daha yeni başladığımızda, ailesinden söz ederken;

– Dedem, dedi, klârnet çalardı… Lavtacı Lambo Efendi pederimdi. Kemençeci Aleko (“Gel ey denizin nazlı kızı”nın unutulmaz bestecisi) ağabeyim. Paraşko, dayımın oğludur. Eee armut dibine düşermiş… Ben de küçük yaşta uda gönül verdim.

Gözümü hayata açtığım gün, kulağımı da Türk musikisinin nefis nağmelerine açtım… Beş yaşındayken babam bana bir ut yaptı… Vakti gelip mektebe başlayınca, derse karşı hevesim olmadığını anladım. Dayım, kemani Vasilaki kalorifer işleriyle meşguldü. Onun yanına girdim… Fakat bir akşam üstümün başımın perişanlığını babama gösterince:

– Sende adam olmaya niyet yok… Ben sana bir meslek tut; musikiyle de zevk için uğraş dedim ama, sende başka işe karşı heves yok, dedikten sonra duvarda asılı duran lavtasını alıp bana ilk musiki dersini verdi… Notayı da Karnik Germiyan’dan öğrendim.

İlk işimde bir yıl parasız çalıştım

Yorgo denince, insanın aklına bir udi olarak, tabanca veya makineli tüfek sesini andıran bir icra tarzı geliyor. Yalnız bu icra, tabancadaki monotonlukta değil, ondaki nitelik ve berraklıkla kıyaslanabilecek bir icradır. * Cinuçen Tanrıkorur

1912’de en iyi saz Eftelapos’ta idi; bir sene parasız olarak orada çalıştım. Bir sene sonra gazino sahibi bana bir ut hediye etti. Burada üç sene çalıştım…

Sonra “Gülistan Gazinosu”na geçtim. Daha sonra da muhtelif yerlerde çalıştım. 1917’de biraz piyano ile meşgul oldum..

Ve alaturka saza ilk defa piyanoyu ben koydum. Daha sonra piyasadan kendimi kurtarmak istedim… Zira gazinolar musiki bakımından beni tatmin etmiyordu. Onun için Konservatuar icra Heyeti kadrosuna geçtim. Açıldığı zamandan beri de İstanbul Radyosu’nda çalışıyorum.

Bu sanat hayatınız; biraz da özel hayatınızdan söz eder misiniz?

– Ne gibi?

Kaç yılında, nerede doğdunuz? Demin söz arasında “1921 tevellütlüyüm” dediniz!… Aklım bu sözünüze takıldı kaldı!…

– 1921 mi?!… Bir yanlışlık olmuş!… 1900 yılının 21 Eylül’ünde doğmuşum. Ah, keşke 1921de doğsa idim!… Gençlik gibi iyi bir şey var mı hiç!…

Şimdi de gelelim aşklarınıza!

– Haa anlatayım: Gençliğimde çok güzel bir kızla evlenmek istiyordum…

Annemle. ağabeyim, bir gün Büyükada’daki Ayayorgi Tepesi’ne gidiyorlar. Orada birçok âileler var… Bizimkiler bir kız beğeniyorlar… Akşam, çalıştığım Küçük Çiftlik Gazinosu’na gelerek bana haber veriyorlar…

Bir gece kız da ağabeyisiyle bahçeye geldi. Beni çok beğendiğinden nişanlandık… Amma ben kendisini sevemediğimden ayrıldık… İkinci bir defa daha nişanlandım… Ondan üç ay sonra ayrıldım.

Bir gün patapi almak için bir dükkâna girdim. Patapiyi, yâni halı silkeceğini muayene ederken dükkândaki kız bana:

– Bununla kime vuracaksınız? diye takıldı… Güldüm…Güldü… Gülüştük…

Kız o kadar hoşuma gitti ki hemen izdivaç teklif ettim… Adresimi isteyip kararını birkaç gün sonra bildireceğini söyledi…

O zaman “Mulen Ruj”da çalışıyordum. Adresimi verdim… iki gün sonra telefon edip muvafakat ettiğini bildirdi. Nişanlandık… Ama bir meseleden dolayı, Atatürk’ün vefat ettiği gün ondan da ayrıldım. Ve nihayet şimdiki karım Despina ile evlendik… Evlenir evlenmez asker olup balayını Konya’da yaptım!… Sonra tekrar İstanbul’a döndüm… Hayatımdan memnunum… Boş zamanlarımı evde eşimle geçiririm.

Vatanımdan ayrılamayacağım için Gülsüm’ün teklifini reddettim

Sizin aileden, benim bilmediğim Türk musikisiyle meşgul olan başka Rumlar da var mı?

– Hayır yok.

Biraz da bestelerinizden söz eder misiniz?

– Mâhûr makamında “Hâlâ kanayan kalbimi aşk âteşi dağlar”; hüzzam makamında “Sevdası henüz sinemde göynüm gibi sağdı”; kürdili hicazkâr makamında “Neş’eyle geçen ömrümü eyvah heder ettim”;uşak’tan “Tatlı elâ gözlerinle kararttın gözlerimi”; hüseyniden, geçen gün Safiye Ayla’nın radyoda okuduğu “Bir yaz gecesi Çamlıca mehtabına gel”, hicazkâr’dan “At elinden şu çiçek destesini, ver şu eli”; hicazkâr kürdî’den “Titriyor lebler müheyya buseye ey şivenaz”; segâh’tan “Çöktü artık bir perişanlık hayâlhâneme”; hüzzam’dan “Gülmedim, güldürmedin; bilmem kabahat kimdedir”; sultanıyegâh’tan “Her nameyi ruhum içiyor, mest oluyor çal”; acem aşiran’dan “Dalınca gözüm gözüne suna” gibi birçok besteler.

Sohbetimize son vermeden, Ümmü Gülsüm’le olan mâceranızı da biraz anlatır mısınız?

– 1930’da Kahire’ye davet üzerine gittik … Bana orada “Udun en büyük ustası” diyerek iltifatlar ediyorlardı!… Hususi toplantıda ben taksim yaparken Ümmü Gülsüm’ün gözünden yaşlar aktığını gördüm. Ertesi gün evine davet etti. .. Gittim… Uduma âşık olduğunu söyledikten sonra, Mısır’da kendisiyle birlikte kalmamı ısrarla teklif etti. .. Oradaki kontratım bitince vatanımdan ayrılamayacağım söyledim… Ve gözyaşları içinde beni memleketime yolcu etti!…

(Sermet Sami Uysal / 8 Nisan 1950 / Perde dergisi)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!