Adnan Saygun’un son öğrencilerinden Hasan Uçarsu, “Daha çok beste, daha çok müzik” yaklaşımıyla yola çıkıp 20’li yaşlarda önde gelen ulusal kompozisyon yarışmalarında kazandığı ödüllerle dikkat çekmişti. Kısa ve yoğun orkestra eserlerinin yanı sıra çeşitli formlarda yazdığı oda müzikleri yurtdışında da alkışlanmış, Yo-Yo Ma gibi önemli virtüözlerce seslendirilmişti. Uçarsu, 50’li yaşlarında koro, orkestra ve solistleri kullandığı uzun, görkemli eserlere yöneldi. 2018’de “Troya’dan Çanakkale’ye” başlıklı oratoryosunu, 2020’de Beethoven’ın anısına “Toprak Sever İnsanları Birer Birer”i tamamlayıp cumhurbaşkanlığının talebiyle AKM’nin açılışı için Sinan operasını yazdı. Fırsatlar ve sağlığı elverdiğince opera alanında çalışmayı sürdüreceğini söyleyen Uçarsu, “Hedefim genç bestecileri daha çok yazmaya teşvik etmek” diyor.
– 21. yüzyılda opera klasik Batı müziği içinde geniş kitlelerle buluşmayı başaran tek müzik alanı. Bu durumda operanın özelliklerinin de etkisi var tabii. Geçmişte de böyleydi. Bugün de böyle. Son 50 yılda Batı sanatı yaratıcılık ve fikir anlamında ciddi bir körelme, kuraklık yaşıyor. Olduğu yerde döndüğü hissini veriyor. Uygulamada böyle olmayabilir fakat yaratıcı alanda tespitim bu yönde. Çünkü insani özellikler, insanlarla ilişkiler, insani amaçlar tamamen gözardı edilip yerine dar alanda, teknik, laboratuvar benzeri bir sanat anlayışı takip ediliyor. Zaten bu durumu hayatın tüm alanlarında görüyoruz. Sanat bunun dışında değil. Hayatla ilgili yeni önerilerin, ufuk açan yaklaşımların yerine pozisyonunu korumak için çabalıyor. Tüm sanat alanlarında olduğu gibi opera da bunu yaşıyor. Üst konumunu korumak amacıyla hayatta karşılığı olmayan, bana zorlama gelen suni bir yeninin peşinde. Poz kesme, “mış” gibi yapma hali sürüyor. Batı’da günümüzün opera bestecisi teşviğini opera dinleyicisinden almaktan çok, ki bu durum yüz yıl önce kayboldu, kurumlardan, vakıflardan, sanat konseylerden alıyor. Bu müesseler üzerinden yeni eserler yazılıyor. Fakat ortaya çıkan birkaç temsillik operalar. Buna yakından şahit olduğum iki örnek verebilirim: La Scala’nın siparişiyle 2006’da İtalyan besteci Fabio Vecchi, Yaşar Kemal‘in “Teneke” oyununu operaya dönüştürmüştü. Bunu Yaşar Kemal‘den duymuştum, daha sonra kayıtlarını bulup dinledim. Komisyon Türkiye’den bir yazarın operatik bir oyununu aramış ve bulmuş. Güzel bir konu seçtikleri halde eser sadece birkaç kez sahnelendi. Diğer örnek, hâlâ hayatta olan, 20.yy’ın önemli Macar besteci Gyorgy Kurtag’ın yaklaşık 10 yıllık çalışmayla bestelediği eseri: Beckett’ın “Fin de Partie / Oyunun Sonu” adlı oyunu üzerine La Scala ve Amsterdam Operası’nın ortak prodüksiyonuyla önce İtalya’da sahnelendi. 2019 Martı’nda Hollanda’daki ilk temsilini izlemiştim. Beckett oyununda 20.yy insanının bunalımını, acılarını, sefaletini sahnedeki iki kişinin diyaloglarıyla sergiliyordu. Eser Hollanda’da birkaç temsilden sonra rafa kaldırıldı.
10 yıldır hazırlanıyordum
2019 baharında Troya’dan Çanakkale‘ye başlıklı oratoryonuz üzerine konuştuğumuzda, bu eserin verdiği şevkle ilk operanızı yazmaya başlayacağınızı söylemiştiniz. Oratoryoda kazandığınız hangi deneyimler size ilk operanızın tasarlanması ve yazımı sürecinde ışık tuttu?
– Evet, öncelikle bana büyük bir şevk verdi. Oratoryoda teknik açıdan önemli deneyimler kazandım: İnsan sesi, koro ve solistin bir araya getirilmesi özel teknik beceri gerektiriyor. Solistlerden biri de bağlamaydı üstelik… Diğer önemli nokta uzun soluklu bir eserde söz-müzik ilişkisini yönlendirmekti. Bu sorunları eseri bestelerken çözdüm. Arayışlarım beni ister istemez bir dramatik süreç oluşturmaya yönlendirdi. Sözlerle dramatik süreci birlikte götürmenin yollarını araştırırken önemli bir birikim oluşturdum. Aslında operayla oratoryo birbirinden çok farklı. Oratoryo dekorsuz, kostümsüz operadır, sözü pek doğru değil. Tamperamanı, doğası, açılımı farklı. Oratoryoda fikir yoğunluğu, içsellik ön planda. Operanın sürati farklı, olay akışıyla duygusallık yaşanıyor. Bu nedenle sadece ilk belirttiğim konulardaki deneyim opera yazımında etkili oldu. 10 yıldan uzun süredir kendimi opera bestelemeye hazırlıyorum. Konservatuvardaki lisansüstü derslerime “Analetik Opera” dersini koydum. Çok sayıda iyi kaynaktan yararlanarak, pek çok operanın analizini master ve doktora düzeyindeki kompozisyon öğrencileriyle yaptık. Operaya yönelik yatırımım, ön hazırlığım bu ders sayesinde oldu.
İlk operanızı Troya üzerine yazmayı planlarken teknik ve üslup açısından alanında yeni anlatım biçimleri, avangart yaklaşımlar denemeyi planlamış mıydınız? Cumhurbaşkanlığının talebiyle Mimar Sinan’a yönelmeniz gerektiğinde ilk operanızda kullanmayı düşündüğünüz fikirleri kısmen de olsa bu esere taşıdınız mı?
– Teknik ve üslup açısından yeni anlatım denemek konusunda ön fikrim yoktu. Genellikle libretto geldikten sonra, metin bana ne söylüyorsa, bu fikri en iyi nasıl ayağa kaldırabilirim, müzik dünyamın içine çekip yönlendirebilirim, diye düşünüyorum. Buna göre hareket ediyorum. O operayla Sinan birbirinden çok farklı. Fakat Sinan operasında libretto yazarına önceden bazı öngörülerimi bildirmek fırsatını buldum. Metni hazırlarken bunları dikkate aldı.
En büyük tecrübe ansambl
Mimar Sinan’ın konu seçilmesi size müzikal açıdan hangi yeni kapıları araladı? Neler keşfettiniz? Sizi en çok şaşırtan, etkileyen kişisel keşfiniz ne oldu?
– Mimar Sinan konusu seçildiğinde, dönemi de düşünüp geleneksel sazlarımızı da kullanabileceğim bir yapı kurgulamayı düşünüyordum. Hatta dönemden günümüze ulaşan birkaç eseri dinleyip analiz ettim. Fakat libretto elime geçtiğinde geleneksel sazları sürece ekleyebileceğim koşulları yaratamadım. Yama gibi kullanmaktansa vazgeçtim. Bu nedenle eser daha önce tahmin ettiğim müzikal kapıları aralayamadı. Fakat librettonun yazım sürecinde koro konusunda öncelikli taleplerim vardı. Şantiye atmosferinde işçiler korosu arzu etmiştim. Bertan Rona yazdı, eserin güzel sahnelerinden biri böylece ortaya çıktı. Bunun dışında, farklı karakterlerin bir arada, eş zamanlı söylediği üçlüler, dörtlüler arzu etmiştim. Besteleme sürecinde kişisel keşiflerim de bu alanda oldu. Çünkü besteci durup dururken vokal dörtlü yazmaz. Bunlar operaya ait fonksiyonlardır. Dolayısıyla Sinan operası bana böyle bir tecrübe kazandırdı. Farklı karakterlerin eş zamanlı söyledikleri ansamblları yazmak konusunda önemli deneyim kazandım. Bunu deneyebileceğim başka bir müzik ortamı yoktu.
Bertan Rona ile yollarınız nasıl kesişti? Librettonun besteciyi zorlayacak yoğunluğu, diyalogların zenginliği sizin tercihiniz miydi?
– Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin Hanımefendi’ye libretto yazabilecek bazı isimleri vermiştim. Aralarından Bertan Rona seçildi. Metnin içeriğine müdahale etmedim. Fikri açıdan zengin diyaloglar beklemekle birlikte daha önemlisi koro konusuna hakim bir besteci olarak bu sahneleri arzu etmiştim. Klasik operatik fonksiyonlar, yani ana karakterlerin birkaç aryası, solistlerden üçlü- dörtlü gruplar halinde söyleyeceği sahneler talep etmenin ötesinde etkim olmadı.
Bestelenme sürecinde sizi en çok hangi unsurlar zorladı?
– Solistlerin aynı anda söylediği üçlü, dörtlü gruplar… Farklı duyarlılıkları yansıtacak bu tür topluluklara müzik yazmak konusunda hiçbir tecrübem yoktu. Zorlandım. Buna rağmen eserin başarılı bölümleri arasında değerlendirebilirim. Diğer zorlayıcı unsur zamanlamaydı. Aslında gayet rahat çalıştım. Son aylarda, eserin mekanik süreci beni çok yordu. Uzun zaman ara vermeden aynı konuya yoğunlaşmanın olumlu yönleri var: Eseri, konuyu içselleştiriyorsunuz. Bununla birlikte beste tamamlandıktan sonra, çok uzun bir çalışmanın ardından mekanik süreçler yıpratıcı oluyor. Biraz daha vaktim olsaydı bu aşamada daha rahat çalışabilirdim.
Önce kısaltıldı, sonra ek yapıldı
Eser tasarladığınız genişlikte orkestra ve şan kadrosuyla mı seslendirildi yoksa kadroya göre uyarlamak zorunda mı kaldınız?
– Evet, eser tasarladığım genişlikte orkestra ve şan kadrosuyla gerçekleştirildi.
Sahnelenme sürecinde ya da prömiyer sonrasında eserde değişiklik yaptınız mı? Gelecekte yapmayı düşünüyor musunuz?
– İki perdelik, 112 dakikalık bir eser. Fakat ilk ve ikinci akşam protokol konseri olması ve güvenlik nedeniyle tek perdede sahnelenmesi istendi. 90 dakikaya indirmemiz talep edildi. Ben de müziği 94 dakikaya indirdim. 18 dakikalık kesinti oldu. Sinan’ın ilk aryası ve Sinan’la Kanuni’nin konuşmalarından vazgeçildi. AKM sahnesindeki dekor değişimini sağlayan mekanik sistem devreye girmemişti. Dekorlar elle taşınacaktı. Buna fırsat vermek amacıyla birinci ve ikinci tablo arasına iki dakikalık müzik, diğer bölümlere toplam 9 dakikalık arya eklendi. Eklerin bir kısmı önceki tablo sonundaki bölümlerin tekrarlarından oluştu. Aslında bir yandan kısaltma yaparken, diğer yandan dekor değişiminin zorlamasıyla eser tekrar uzadı. Gelecekte de değişiklik yapmayı düşünmüyorum. Beklentim gelecekte iki perde olarak, kesintisiz oynanması. Bu durumda araya eklenen bölümler de çıkacak.
Türkiye’de pek çok sanat eseri, Tanpınar‘ın deyişiyle, “sükut suikasti” ile karşılaşır. Oysa sizin eseriniz hakkında epeyce fikir beyan edildi, yazı yazıldı. Sizi çok şaşırtan, etkileyen oldu mu içlerinde?
– Tanpınar’ın bu sözünü biliyorum. Ne yazık ki Türkiye’nin tipik durumu bu… Evet, eserle ilgili pek çok yazı yayımlandı basında. AKM açılışı, eserin geniş kapsamı, cumhurbaşkanlığınca istenmiş olması gibi unsurlar Sinan’ı bir opera eseri olmasının çok ötesindeki noktaya yerleştirdi. Eser çoğunlukla bu çerçevede değerlendirildi. Opera olarak yeterince değerlendirilmedi. Yazılanlar arasında beni şaşırtan pek bir şey olmadı. Yazarlar ait oldukları kültür çerçevesinden esere yaklaştı.
Ergüven, Tarhan’ın eserini uyarlıyor
Mimar Sinan operasının bestelenme süreci size ileriye yönelik ne gibi esinler verdi, hangi yeni eserlerin nüveleri zihninizde belirdi?
– Büyük bir tecrübe kazandım. Evet çok sayıda operanın derinlikli analizini yapmıştım, oyunlardan türetilen librettolarda oyun-libretto ilişkisi üzerine çok çalışmıştım… Buna karşın eser tamamlandığında, öncesindeki kişi değildim. Ardından ilk kez prodüksiyon mutfağında yer aldım. Rejinin ilk aşamalarından, yani piyano eşliğinde birkaç solistin çalıştığı dönemden itibaren ekibin sahneleri nasıl yarattığını ilk kez gözlemledim. Eşsiz bir tecrübeydi. Müzikal tadın çok ötesinde ifade etmekte zorlanacağım estetik haz aldım. Orkestra ve korolar katılmadan, ses zenginliği ortaya konmadan önce, bir piyano ve üç sesle eserin çekirdeğinin ortaya çıkarılması, dramatik aksiyonu oluşturan ifadelerin, konumlamaların belirlenmesini izlemek çok etkileyiciydi. Prova öncesindeki ben ile bugünkü aynı kişi değil kesinlikle. Üzerimde bıraktığı derin etkiyi, kazandığım tecrübeyi muhtemelen ilerideki eserlerimde değerlendireceğim. Eserin ilk sahnelenmesi ve ardından yaşadıklarım da önemli bir deneyimdi.
Opera yazmayı sürdürecek misiniz?
– Evet, fırsatlar ve sağlığım elverdiğince sürdüreceğim. Mehmet Ergüven şu anda Finten’i librettoya dönüştürüyor. Ayrıca Sinan’ın temsilinden sonra operayla yakından ilgili iki kişi benim için libretto yazacağını söyledi.
Şu anda elinizde, yakın gelecekte gün ışığına çıkacak eser var mı?
– İki eserim var: İki yıl önce, pandemi başladığında İstanbul Müzik Festivali için Beethoven Yılı nedeniyle, Beethoven temalı koro ve orkestra için bir eser yazmıştım. Bestecinin doğa ve insanla ilişkisini ele almaya çalışıp Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Yeşeren Toprak” şiirini koro ve orkestra için besteledim. “Toprak Sever İnsanları Birer Birer”, pandemi nedeniyle icra edilemedi. Gelecek yıl haziran başında, festivalin açılışında seslendirilecek. Yine pandeminin başladığı günlerde Amerikalı çellist Lisa Caravan’ın talebi üzerine çello ve piyano için yazdığım eser de seslendirilmemişti. Caravan “Elif dedim, be dedim” türkü düzenlememi epey zamandır çalıyordu. Ders verdiği Eastman’dan bulduğu kaynakla, bundan önce ve sonra seslendirilecek iki düzenleme daha yapmamı talep etmişti. Tamamlayıp “Üç Anadolu Güzellemesi” adını koydum. Yakında seslendirilecek.
Ahmet Haşim’e şarkı seti
50’li yaşların ortasındasınız. 60’a ulaşmadan varmak istediğiniz ne gibi hedefler, gerçekleştirmek istediğiniz ne gibi hayalleriniz var?
– Her besteci gibi hedefim, hayalim var tabii. Her zaman olumlu düşünen, mücadelesini sürdüren bir kişilikte olmama karşın kaderci yapıdayım galiba. Üç sene, beş sene sonrası için kesin hedefler vermek istemiyorum. Hayat kişinin karşısına pek çok sürpriz çıkarıyor. Tek söyleyebileceğim: ısrarla çalışmaya, üretmeye devam edeceğim. Her besteci gibi zihnimde farklı sesler, farklı ortam için müzikler dönüp duruyor. Talep geldiğinde bunlar ortaya çıkacak. Örnek vermek gerekirse, çok uzun zamandır Mehmet Akif’in şiirinden Çanakkale Destanı’nı bestelemeyi düşünüyordum. Troya konusunda talep gelince bunu değerlendirdim. Muhtemelen gelecek bahara kadar dinleneceğim. Ardından bestelemek istediğim konulara döneceğim. Mesela şiirlerinden Ahmet Haşim Şarkıları seti hazırlamayı planlıyorum…
(Serhan Yedig / 1 Aralık 2021 / Andante)
Program notlarından
Sinan’la fikri anlamda çok güçlü gönül bağları kurdum
2019 yılının yaz aylarını Sinan üstüne yazılan çok sayıda kitabı, oyunu ve senaryoyu okuyarak geçirdim. Bu okumalar sırasında Sinan’ın ömrünün sonuna doğru hatıralarını anlattığı Sâi Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan Tezkiretü’l-Bünyan (Yapılar Kitabı) yazmasında karşılaştığım şu sözleri beni çok derinden sarstı. ‘’Ustamın eli altında, tıpkı bir pergel gibi bir ayağım sabit olarak, merkez ve çevreyi gözledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü arttırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak, bilgi ve görgümü arttırdım. Yine İstanbul’a dönerek, zamanın ileri gelenlerinin hizmetinde çalıştım…’’
Yaşadığım sarsıntı sözlerin içeriğinde değildi. Ben de yıllardır kendi müzik anlayışımı tanımlarken Sinan’dan bîhaber pergel metaforunu kullanmaktaydım. Sinan’ın bu sözünü okuyunca, aramızda yaklaşık 450 yıl fark olmasına rağmen, düstur ve fikir olarak aynı konumda olduğumu gördüm. Bizler, modern çağın insanları özellikle yoğun teknolojik gelişmelerin tesiriyle kendimizi önceki zamanlardan daha üstün, daha gelişmiş olarak algılıyoruz. Buna rağmen zihnimiz, fikir üretimimiz, hayata bakışımız, insanı ve hakikati kavrayışımız açısından çoğu zaman çok daha sığ durumda olduğumuzun pek de farkında olamayabiliyoruz. Aynı benzetmeyi Sinan’ın 4,5 asır önce yapmış olmasını derin bir sarsıntıyla fark edişim maddi olarak bizleri ayıran zamana rağmen onunla fikri anlamda çok güçlü gönül bağları kurmama neden oldu. O andan başlayarak besteleyeceğim Sinan operasının kaderinin tümden değiştiğini fark ettim. Sinan’ı çok daha farklı bir boyutta kendi içimde algıladım, yaşadım ve yaşattım. Sinan ile aramda çağlar ötesine ulaşan bir duygudaşlık oluştu. Eserin bestelenme aşamasında bu duygusal bağ çok daha gelişip derinleşti. Neredeyse onunla tekvücut haline geldim. Öyle ki Sinan operasını bestelerken yaşadıklarım ile Sinan’ın Süleymaniye’yi yaparken yaşadıkları, içinde bulunduğumuz durumlar özünde büyük benzerlikler gösterdi. Bu yazdıklarımı okuyanlar kendimi Sinan ile bir tutmak gibi bir saygısızlık içinde olduğumu düşünebilirler. İlk bakışta bu düşüncelerinde pek de haksız sayılmazlar fakat böyle bir fütursuzluğu aklımın ucuna getirmem mümkün değildir. Büyük sanatçıları kendime örnek almanın, onların davranışlarından, hayat ve eserleri karşısındaki tutumlarından dersler çıkarmanın ötesinde başka hiçbir bir niyetim olamaz.
Ses dünyam tarihin derinliklerine uzanan piramit gibidir
Müzik anlayışımı aktarmakta kullandığım pergel benzetisinde pergelin çivili ayağını yani sabit ayağımı memleketime, bu toprakların ses dünyasına saplarım. Bu ses dünyası tarihin derinliklerine uzanan piramit gibidir. Yolu eski çağlardan başlayıp Itri’den, Dede Efendi’den geçerek, Cumhuriyet dönemi bestecilerimize, ustam Adnan Saygun’un, Cemal Reşid Rey’in müziğine bağlanıp yöresel halk müziklerimize, dini müziğimize, marşlar ve operet geleneğimize dek açılıp genişler. Bu sabit ayağın yanındaki diğer hareketli ayak uzağa yakına, yukarı aşağı her yöne açılıp kapanmasıyla uzakta olan müzik kültürlerinden merkezi zenginleştirip ona katkı sunacak olanları değerlendirip toplayarak üslubum ve müzik dilimde kendime has terkipler yoluyla bir araya getirir. Sinan operasında yukarıda sözünü ettiğim müzik anlayışım duyulacaktır. Eser boyunca sahnelerin ve dramanın gerektirdiği oranda ses dünyalarının kişisel prizmamdan işlenip geçen hallerini apaçık yaşamak mümkündür.
