Yahya Kemal / Musikimizi Zaharya gibi Rumlar, Isak gibi Musevîler, Nikos gibi Ermeniler en millî bir dereceye çıkarmışlardır

0

Sermet Sami Uysal, 28 Ağustos 1955 sabahı şair Yahya Kemal’i Taksim’deki Park Otel’de ziyaret eder. Saat 10.00’da başlayan müzik ve edebiyat sohbeti iki saat sürer. 1912’de Tanburi Cemil’le tanışmasını, icralarını dinlemesini müzik beğenisinin oluşmasında önemli adım kabul eden Kemal, bir arada yaşama kültürünün geleneksel Türk müziğinin gelişimindeki rolüne dikkat çekip şu değerlendirmeyi yapıyor:  “Denilebilir ki bu memleketin ahalisinin mûsikide göze çarpan birliği eğer her şeyde olsaymış, çok başka bir millet olurmuşuz.”

Yahya Kemal’in şiirlerinde mûsiki belli başlı temalardan biridir. Halta bazı şiirlerinin isimlerinde bile mûsiki ve onunla ilgili ifadelere rastlanır. Meselâ: Gece Bestesi, Akşam musikisi, Mohaç Türküsü, Deniz Türküsü, Güftesiz Beste, Mahurdan Gazel, Tanburî Cemil’in Ruhuna Gazel, Derin Beste, Itri, Eski Mûsiki ve Kar Mûsikileri… Bilhassa sonuncusu “ses”le memleket arasındaki derin ilgiye örnektir:

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı..,
Yüzlerce ağızdan, koro hâlinde, devamlı…

Bir erganun ahengi yayılmakta derinden…
Duydumsa da zevk almadım İslav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta…
Tanbûrî Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle…
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle…

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık…
Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık..!

Eski müziğimizin başardığı sentezi eski şiirimiz başaramadı

Yahya Kemal’in musikimize karşı duyduğu derin bağlılık acaba ne zaman başlamıştı? Bu sohbetimizde ilkin bu hususu öğrenmek istedim. Şâir:
– Evvelâ, dedi, 1912 de İstanbul’a döndükten sonra iyi bir tâlih eseri olarak Tanbûrî Cemil Bey’i tanıdım. Bu sanatkârın, tanbur, kemençe, rubab ve lavta ile çaldığı peşrevleri, besteleri, semaileri ve şarkıları dinledim. Itrî’ye, Hâfız Post’a, Seyyit Nuh’a, Zaharya’ya, Tanbûrî İshak’a, Sadullah Ağa’ya, İsmail Dede’ye, Şâkir Ağa’ya hayran oldum… Şüphesiz bunda, Tanbûrî Cemil’in çalışının kuvvetli bir tesiri vardır. Eski büyük bestekârlarımızın, en iyi eserlerini dinlemek arzusu günden güne kalbimde yer tuttu. Millî bir ruhun tam ifadesinde mûsiki ön safta gelir. Bizim sanatlarımızda en sonra mükemmeliyet arzeden musiki olmuştur. En sonra doğduğu içindir ki diğer büyük sanatlarımız yavaş yavaş öldükleri halde mûsiki devam etmiştir. Gerçi 50 – 60 seneden beri o da vahim bir inkiraz halindedir. Lâkin halkın hâlâ onu sevmesi büsbütün ölmediğine delâlet eder.
Mûsikimizin şiirimize nisbetle fâikiyeti âşikârdır. Derhal göze çarpan fark, eski şiirimizde olmayan sentezin (terkip) musikimizde olmasıdır. Eski şiir bir türlü başlar, başka bir türlü devam eder, gene bambaşka bir türlü biter. Mûsikimizde ise bunun tam zıddına olarak beste, sıkı bir terkip halindedir. Yani mükemmel bir eserdir. Musikimizin şiirimize ikinci bir fâikiyeti entellektüel olmaması ve yerli halkın iştirak etmesidir. Fârisi bilmeyenler eski şiirimizi anlamaz. Halbuki mûsikide hiç Fârisi bilmeksizin, yalnız mûsikiye iptidâi bir vukufla mazhar olmak anlamaya yeter. Şiir ve musikimiz ikisi de İslam medeniyetinin İran cephesinden geldiği halde, birini şiir, dâimâ Farisî divana âşinâ olmak, iyi bir vukuf sahibi olmağa mecburiyet hâsıl etmiş, halbuki ikincisi, yani mûsiki, İranî olan her şeyle zamanla rabıtasını kesmiş, kendi memleketimizin ve milletimizin havasından ilhamını almıştır. İşte Zaharya gibi Rumlar, İsak gibi Musevîler, Nikos gibi Ermeniler en millî bir dereceye çıkmışlardır. Denilebilir ki bu memleketin ahalisinin mûsikide göze çarpan birliği eğer her şeyde olsaymış, çok başka bir millet olurmuşuz.

Rusları örnek alıp müziğimizi geliştirebiliriz

Bizim mûsikimiz ve Garp mûsikisi hakkındaki fikriniz?
– Mûsiki iki cinstir: Melodi üzerine müesses olan, armoni üzerine müesses olan. Bizim mûsikimiz melodi, Avrupa mûsikisi armoni üzerine müessestir. Avrupa mûsikisinin, bu itibarla muazzam faikiyeti müsellemdir. Zâten bu günkü neslin içinde mücadele ettiği tezat bundan ileri geliyor… Kader bizi vaktiyle, İslâm medeniyetinin mûsikisinde bir iş görmeye şevketmiş. O işi de hârikulâde görmüşüz. Demek ki Türk dehası, Şark âleminde nasıl bir kudret gösterdiyse, bu günden sonra Garp mûsikisinin tekniğini ve metotlarını alarak gene büyük bir iş başarabilir. Ancak bu bir tekâmüle muhtaçtır. Bir hamlede olmasının ihtimali yoktur.
Garp mûsikisine temessül edilirse, çok büyük bir iş görmüş olan başta Rusları zikredebiliriz. Onlar Büyük Petro’dan, ta I. Nikola’ya kadar, 150 sene Garp mûsikisinde tilmiz kaldılar.. Ancak 1850’den sonra yerli havayı fethemeye başladılar. Tam millî Rus zevkinde hârikulâde bir mûsiki yaratarak Avrupa âleminde birdenbire birinci safta parladılar.

Geleneksel müziğimizi kendi tabiatı içinde korumalıyız

Biz Itrî’den İsmail Dede’ye kadar olan mûsikimizi, kendi tabiatı içinde aynen muhafaza etmeliyiz. Çünkü mimarimiz, şiirimiz, yazı sanatımız gibi fevkalâde bir eserdir ve millîdir. Onu şimdiden sonra da çocuklarımıza öğretmeliyiz, çaldırmalıyız, dinletmeliyiz. Lâkin şimdiden sonra Garp mûsikisinin teknik metotları ile bir Türk mûsikisi, tıpkı Rus mûsikisi gibi, vücuda getirmeye bakmalıyız… Belki eski mûsikimizi hatırlamak bu inkılâp için de işimize yarar. Yâni millî hislerimizi ifade için kuvvetli bir ilham kaynağı olur. Netekîm bu inkılâp şiirimizde vâki olmuştur. Yeni Türk şiirinden bir eser mâzinin şiiri ile alâkası kesilmiş bir şey gibi görünmez.

Mahurdan Gazel’deki “zevrakçe”yi düzeltmekten vazgeçtim

Sonra Yahya Kemal’in hayli ilgi uyandıran Mâhurdan Gazel’inden söz açıldı. Bu şiirde bir çok hata bulunduğu sanılmıştır ve bu yüzden de hakkında hayli yazılar yazılmıştır. Bunlardan bir kısmını şâire sordum:
Mahurdan Gazel’deki zevrakçe kelimesini bazıları hatalı buluyor. Zevrak: sandal, zevrakçe ise sandalcıktır; “Hiç sandalcıkta üç çifte (üç çift kürek) olur mu?” diyorlar. Bu husustaki fikriniz?
– Mâhurdan Gazel, 1908’de, Paris’te söylediğim bir parçadır. İstanbul’a döndükten sonra birçok kari’lerin ezberine geçti. Ezberleyenler arasında yaşlı başlı şahsiyetler vardı. Ezcümle: Abdurrahman Şeref Bey, Atâ Bey, pâdişâhın seryâveri Sâlih Paşa ve Cemil Molla hatırıma geliyor. O zaman bu gazeldeki zevrakçe kelimesine itiraz edildiğini işittim, itiraz bana da haklı göründü. Ve bu mısraı başka bir şekilde tashih ettim. Tashihi de Abdurrahman Şeref Bey’e gösterdim. İtirazın nâbemahal olduğunu ve zevrakçe kelimesinin tam yerinde kullanıldığını, zevrak kelimesinin Farisî’de ve İran göllerinde küçük bir gemi kılığında olan büyük kayıklara ıtlak edildiğini, Boğaziçi’nde müstâmel ince, nârin kayıklarla bunun münasebeti olmadığını binaenaleyh mısraı değiştirmemin doğru ve haklı olmayacağını musırrane serdetti. O tarihte yâni 1914 – 16 senelerinde, zevrakçe kelimesini kimi doğru, kimi yanlış kullanılmış buluyordu… Kayık meselelerini geniş bir vukufla bilen mâruf kitapçı Karadenizli Hulûsi Efendi bir zevrakçenin 3-5 hatta 15 çifte olabileceğini iddia eti. Ve Sultan Abdülaziz’e âit padişah kayığından bahseden bir yazıda “Zevrakçe-i Hümayun” tâbirinin, resmî ifade ile geçtiğini matbu olarak gösterdi. Ben de tashihten vazgeçtim. Yoksa tashih edip: “Atladı narin zevake” diyebilirdim.

Fağfurdan çeşme de olur, kaşane de!

Bir de bu şiirdeki fağfur kelimesi dikkati çekiyor. Mâlûm, fağfur Çin’de senelerce süren bir ameliyeden sonra elde edilen çok kıymetli bir topraktır. Onun bir fincanı bile pahalıdır. Öyle olunca fağfur kâşâne nasıl olabilir?
– Fağfurun istimali bizde Çin çinisi mukabili kullanılmıştır. Binaenaleyh fağfurla kaplı çeşme olur, duvar olur, tabiî bina da olur; ama temeli hâriç. Aklıma Nâbi’nin fağfurla alâkalı bir mısraı geldi: “Aldı fincân-ı Kütahiye yerin fağfurun” Mâdem söz Mâhurdan Gazel’den açıldı, haydi onu bir defa daha okuyalım:

Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atıp Lâhur’dan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan

Nerdübarlar bûsiş-i nermîn-i dâmâniyle mest
İndi bin işveyle bir kaşâne-i fağfûrdan

Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye
Geçti sandım mâh-ı nev ayîne-i billurdan

Halk-ı Sa’dâbât iki sahil boyunca fevc fevc
Vâ’de-i teşrifine alkış tutarken dûrdan

Cedvel-i Sim’in kenarından bu avazın Kemal
Koptu bir fevvâre-i zerrin gibi mahûrdan.

Vakit ilerlediği için, gazelin okunuşu bitince. Şâire veda ettim.
(Sermet Sami Uysal / 1959 / Yahya Kemal’le Sohbetler, Kitap Yayınları Tanıtmalar Bölümü: 1)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!